Daha önceki yazımda Hegel’in öznellik anlayışına ve doğa ile toplum diyalektiği arasındaki temel farklara değinmiştim. Metnime devam etmeden önce, konunun daha iyi anlaşılması adına o yazımın kısa bir özetini sunmak isterim:
Yazımda öncelikle Marx sonrası Marksizm’in idealizm kaygısıyla materyalizme aşırı vurgu yapmasını ve bunun sonucunda iradenin, fikrin ve olumsuzlama gücünün küçümsenmesini eleştirmiştim. Bu indirgemeci yaklaşımın önüne geçebilmek için Hegel’in sistemine başvurarak onun doğa, insan ve toplum diyalektiği arasında yaptığı ayrıma dikkat çektim.
Hegel’de öznellik, yalnızca insan bilincine sıkıştırılmış bir kavram değildir; aksine varlığın kendi iç çelişkisiyle gelişip özneleşme sürecini ifade eder.
Burada pek çoğumuz için ezber bozan bir durum söz konusudur: Günümüzde “öznellik” denildiğinde aklımıza hemen insan, zihin veya toplum gelir; dolayısıyla doğada da bir öznellikten bahsetmek ilk anda çoğumuza oldukça yabancı ve aykırı gelebilir. Oysa Hegel, tam da bu noktada radikal bir adım atarak öznelliği bilincin tekelinden çıkarır.
Metnimde doğadaki öznellik ile bireysel öznellik konusunu inceleyerek kısaca şunları ifade etmiştim.
- Doğadaki Organik Öznellik (Bilinçsiz Öznellik): Hegel, öznelliği bilinç ile sınırlandırmaz. Doğadaki canlılarda (bitki ve hayvan) içsel bir amaçlılık ve olumsuzlama gücü vardır. Tohumun filizlenip meyveye dönüşmesi ya da hayvanın dürtüleriyle hareket etmesi bir tür öznelliktir; ancak bu öznellik tamamen bilinçsiz, donmuş ve doğanın dışsal koşullarına bağımlı bir öznelliktir.
- Öznel Tindeki Bireysel Öznellik: İnsanın doğadan koparak bilince ve öz-bilince ulaştığı aşamadır. Efendi-Köle diyalektiğindeki tanınma mücadelesi ve aklın doğuşuyla birey kendi özgürlüğünü kavrar. Doğadaki öznellikten farklı olarak bilinç içerir ancak henüz içsel ve bireyseldir.
Bugünkü yazımda ise bireysel Öznellikten, Toplumsal Öznelliğe (Nesnel Tin) geçişi açıklayacağım ve bireysel ve toplumsal öznelliği içererek aşan mutlak tin konusunu kısaca ele alacağım. Ve en nihayetinde bu üç öznellik türü arasındaki diyalektik ilişki ile derin gerilimleri ele alacağım.

Öznel tinden nesnel tine geçiş
Sübjektif Tin aşamasının sonunda birey, özgür bir iradeye sahip olduğunu anlar. Ancak bu özgürlük henüz yalnızca içsel, soyut ve bireyseldir. Bireyin içindeki bu özgürlük fikri, dış dünyada toplumsal ve kurumsal bir gerçeklik kazanmadıkça eksik kalır. Bu zorunluluk, Tini Objektif Tin evresine taşır.
Sübjektif Tinden, Objektif Tine geçişi mümkün kılan nedir?
Sadece zihninde veya niyetinde “ben özgürüm” diyen bireyin özgürlüğü kanıtlanmamıştır. Özgür irade, kendisini dışsal nesnel dünyada görünür kılmak, eyleme dökmek ve nesnelleştirmek zorundadır. Bireysel iradelerin bir araya gelerek ortak normlar, yasalar ve kurumlar oluşturmasıyla birlikte özgürlük, artık tek bir kişinin zihninde değil, toplumsal yapının bünyesinde “objektif” bir boyut kazanır.
Dolayısıyla sübjektif tinden objektif tine geçişin motor gücü esas olarak, Akıl ve İradenin (Wille) Dışsallaşma (Entäußerung) ihtiyacıdır.
Toplumda öznellik-nesnel tin:
Toplumsal Öznellik, Nesnel Tinde cisimleşen öznelliktir. Artık öznel tinin bireysel bilincini aşarak, Hegel’in sisteminde gerçek anlamda “toplum” olarak adlandırabileceğimiz alana geliyoruz: Objektif Tin (Objektiver Geist). Objektif Tin, bireysel bilincin ötesine geçerek, toplumsal kurumlarda, bir başka deyişle Hukuk, Ahlak (Moralität) ve Etik (Sittlichkeit) içinde cisimleşen öznelliktir.
Hegel bu üçlüyü kurarken, Ahlak ile Etik arasına keskin bir diyalektik gerilim yerleştirir; zira Ahlak, öznel iradenin iyi niyetine dayanır ki bu Kantçı ödev ahlakına tekabül eder, Etik, bu iyi niyetin aile, sivil toplum ve devlet içinde nesnel yasalara ve erdemlere dönüşmesidir. Hegel’e göre Ahlak henüz çelişkili ve soyuttur; asıl somut öznellik, Etik aşamasında ortaya çıkar.
Bu üç alan (Hukuk, Ahlak, Etik) , öznelliğin artık yalnızca bireyin içsel deneyimi olmaktan çıkıp, bireyler arası tanınma (Anerkennung) süreçleri ve nesnel kurumlar aracılığıyla gerçekleştiği düzlemdir.
Objektif Tin, bireysel bilincin ötesine geçerek, toplumsal kurumlarda, bir başka deyişle, Hukuk, Ahlak ve Etik alanlarda cisimleşen öznelliktir. Objektif Tini bu şekilde üç alana ayıran Hegel, bunları da kendi içinde şöyle kategorize eder: Hukuk (Mülkiyet, Sözleşme, Adalet); Ahlak (Kasıt, Niyet, İyi ve Kötü) ve Etik (Aile, Burjuva Toplumu, Devlet).
Burada öznellik, artık yalnızca bireyin içsel deneyimi değil, bireyler arası tanınma (Anerkennung) süreçleri ve nesnel kurumlar aracılığıyla gerçekleşir. Birey, ancak toplum içinde diğer özneler tarafından tanınarak gerçek bir özne haline gelir. Devlet ve yasalar, bireysel öznelliğin keyfiliğini aşarak evrensel bir öznellik düzeyine ulaşmanın araçlarıdır.
Bu nedenle Hegel, toplumu ve devleti, bireylerin üzerinde yükselen ama aynı zamanda onların özgürlüğünü gerçekleştiren bir “Töz” olarak görür. Nesnel tindeki öznellik, bireysel öznellikten daha kapsamlı, daha rasyonel ve daha özgürdür; çünkü burada birey, evrensel iradeyle özdeşleşir. Ancak bu özdeşleşme, bireyin yok olması değil, tam tersine onun en gerçek öznelliğine ilk kez kavuşmasıdır; çünkü Hegel’e göre özgürlük, ancak evrensel olanın içinde ve onun aracılığıyla gerçek olur.
Mutlak tin
Hegel sisteminde diyalektik hareket, nesnel tinin toplumsal ve hukuki kurumlarıyla sona ermez. Nesnel Tin, tüm bu kurumlarıyla birlikte hâlâ tarihsel ve dışsal sınırlılıklar taşır. Bu nedenle Tin’in özgürlüğü henüz mutlak değildir; çünkü yasalar ve devletler belirli bir zamanın ve koşulların ürünüdür. Bu tarihsel görelilikten kurtulup kendi özüne tamamen dönmesi gerekir. İşte bu görelilikten kurtulan Tin, kendini sanat, din ve felsefede olarak ortaya koyar.
Tinin kendi özüne ve mutlak özgürlüğüne ulaşması, öznellik ile nesnelliğin tam birliğini sağlayan “Mutlak Tin” (Absoluter Geist) düzleminde gerçekleşir. Bu düzlemde öznellik, artık sadece bireysel veya toplumsal değil, evrensel ve mutlak bir boyut kazanır. Özne ve nesne birliğinin zirvesi olarak Mutlak Tin, kendi hakikatini üç kademeli bir bilinç süreciyle kavrar. Bu üç kademe şunlardır: Sanat, Din ve Felsefe.
Sanat: Gerçeği duyusal tasarım ve biçimlerle (sezgi) sunar. Din: Buna içsel inanç ve temsil (sembol) düzeyinde ulaşır. Felsefe: Kavramsal düşünce aracılığıyla Tin’in kendini tam olarak bilmesini sağlar. Felsefede zirveye ulaşan öznellik, artık kendisini her şeyin mimarı ve hakikatinin kendisi olarak kavrayan “Mutlak Özne”dir.
Üç öznellik arasındaki diyalektik gerilim ve birlik
Hegel’in doğa, öznel tin ve nesnel tin arasında yaptığı ayrım, bir diyalektik süreklilik ve aşma (Aufhebung) ilişkisidir. Doğadaki öznellik (birinci katman), Tin’in kendi potansiyelini gerçekleştirmek için aşması gereken ilk, “yabancılaşmış” aşamadır. Öznel tindeki öznellik (ikinci katman), bu yabancılaşmanın farkına varan ve kendi özgürlüğünü kavrayan bilincin ortaya çıkışıdır; ancak burada özgürlük henüz içsel ve öznel olarak kalır. Nesnel tindeki öznellik (üçüncü katman) ise bu içsel özgürlüğün dışsallaşarak kurumlarda, yasalarda ve etik yaşamda gerçeklik kazanmasıdır; böylece öznellik, kendi karşıtı olan nesnellik içinde kendine döner ve tamamlanır.
Tin, doğayı inkâr etmez, onu içerir ve dönüştürür. Aynı şekilde nesnel tin de öznel tini inkâr etmez, onu toplumsal bir boyuta taşıyarak aşar. Bu, Hegel’in “ikinci doğa” kavramında açıkça görülür: Toplumda oluşan alışkanlıklar, gelenekler ve kurumlar, doğal olmayan (tinsel) kökenlerine rağmen, işleyişleri itibarıyla doğal bir zorunluluk ve otomatizm kazanırlar.
Ancak burada bir ayrıma gitmek gerekir: Hegel’de ‘ikinci doğa’ olarak adlandırılan alışkanlıklar ve gelenekler, Öznel Tin’in antropolojik aşamasına ait mekanik tekrarlardır; oysa Nesnel Tin’deki hukuk ve devlet kurumları, mekanik değil, rasyonel ve bilinçli işleyişe sahiptir. Dolayısıyla toplumsal öznelliğin mekanik yönü, bireyin içselleştirdiği alışkanlıklarla sınırlıdır; kurumların özü akıldır.
Dolayısıyla toplumsal öznellik bile tamamen bilinçli ve özgür değildir; kendi içinde bilinçdışı, mekanik ve doğal unsurlar taşır. (Hegel’de bilinçdışı konusu ayrı bir yazının konusudur).
Öte yandan öznel tin ile nesnel tin arasındaki gerilim de tıpkı doğa-tin gerilimi gibi diyalektiktir: Bireysel bilinç, toplumsal normlara uyum sağlarken kendi keyfiliğinden vazgeçer, ancak bu vazgeçiş onu özne olarak yok etmez, aksine evrensel iradeyle özdeşleşerek onu ilk kez tam anlamıyla özgür kılar. Bu nedenle Hegel’de öznelliğin en yüksek ifadesi, ne tek başına doğal organizmada, ne de tek başına bireysel bilinçte bulunur. Hegel açısından en yüksek ifade, etik yaşamın (Sittlichkeit) ve devletin içindeki nesnelleşmiş öznelikte, yani bireyin evrensel olanı kendi öz iradesi olarak tanıdığı o son katmanda ortaya çıkar.
Bu diyalektik hareket, üç öznellik düzlemini (organik, bireysel/refleksif ve nesnelleşmiş) daha kapsayıcı bir birlik içinde birleştirir. Bu üç ana düzlem ile her bir düzlemin kendi içindeki üçlü alt kategorileri (örneğin Öznel Tin’deki Antropoloji-Fenomenoloji-Psikoloji ya da Nesnel Tin’deki Hukuk-Ahlak-Etik) birbirine paralel değil, iç içe geçmiş daireler halindedir. Alt üçlüler, ana üçlünün açınımıdır; birbiriyle özdeş değil, ‘tikel’ düzeydeki tezahürleridir. Hegel’in bu üç katmanlı öznellik anlayışı, onun felsefesini hem doğa bilimleri, hem psikoloji hem de sosyal bilimler için eşsiz bir kavşak noktası haline getirir.
Sonuç
Hegel’de üçlü öznellik anlayışı—doğadaki organik öznellik, öznel tindeki bireysel bilinç öznelliği ve nesnel tindeki toplumsal öznellik—felsefi sisteminin organik bütünlüğü içinde birbirini tamamlayan ve aşan üç diyalektik duraktır. Doğadaki öznellik, bilinçsiz, içsel amaçlı ve kendinde; öznel tindeki öznellik, bilinçli, öz-bilinçli fakat henüz içsel ve bireysel; nesnel tindeki öznellik ise tanınma süreçleriyle kurulan, kurumlarda cisimleşen ve hem kendinde hem kendi için olan bir öznelliktir.
Bu üçlü yapı, Hegel’in modern özne felsefesine sunduğu en özgün katkılardan biridir: Buna göre özne; yalnızca düşünen ve eyleyen birey veya toplumdan ibaret olmayıp, doğadaki bilinçsiz potansiyelin kendi kavramını somutlaştırma sürecini de kapsar. Ancak bilince dayalı gerçek özneleşme, insanın bu sürecin farkına varmasıyla başlar ve bu bilincin toplumsal kurumlarda nesnel bir gerçekliğe dönüşmesiyle sürer. Dolayısıyla tam öznellik, ancak Tin’in doğayı ve tekil bireysel bilinci aşarak özgürlük, etik ve mutlak Tin düzeyine yükselmesiyle gerçekleşir. Bu yükseliş sürecinde doğa ve öznel bilinç, geride bırakılan ancak bünyeye katılarak dönüştürülen farklı bir boyut olarak varlığını daima korur.
Nitekim toplumsal kurumların tarihsel göreliliğini aşan Mutlak Tin (sanat, din ve felsefe), toplumsal özneyi en yüksek öz-bilinç seviyesine ulaştırarak iradenin ve düşüncenin eylemsel gücünü zirvede tamamlar.
Metnin başında dile getirilen Engels eleştirisine dönülecek olursak; Hegel’in bu üçlü öznellik şeması, doğadaki içkin amaçlı süreçlerle (organik öznellik) toplumsal-tarihsel süreçler (nesnel öznellik) arasında niteliksel bir fark olduğunu kanıtlar. Doğa bilinçsiz zorunlulukla işlerken, toplum bilinçli irade, tasarım ve eylemle işler; dolayısıyla Marx’ın mimar-arı benzetmesinde vurguladığı bu aktif bilinç unsuru, ancak Hegel’in öznel ve nesnel tin katmanlarındaki öznellik anlayışıyla felsefi olarak temellendirilebilir.
Engels’in doğa diyalektiğini topluma aktarırken bu katman ayrımını göz ardı etmesi, Marx sonrası Marksizm’i edilgen bir materyalist kaderciliğe iterken; bu yazıda ortaya konan üçlü öznellik modeli, iradenin ve fikirlerin toplumsal dönüşümdeki kurucu gücünü Hegelci sistem içinde sağlam bir zemine oturtur.














