İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Türkiye’de ciddi bir muhalefet krizi yaşandığını söyledi. Çakır, mevcut tabloda YENİ Parti’nin “tek başına muhalefet” konumunda bulunduğunu ancak bunun iktidar alternatifi olmak için tek başına yeterli olmadığını belirtti.
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, Türkiye’de muhalefet krizine dikkat çekti ve YENİ Parti’nin tek başına muhalefet konumunda olduğunu belirtti.
- Çakır, birçok muhalefet partisinin gerçek anlamda muhalefet yapamadığını ifade etti.
- DEM Parti, çözüm süreci nedeniyle iktidara yönelik eleştirilerini sınırlıyor ve bu yüzden tam anlamıyla muhalefet yapmıyor.
- CHP’nin mevcut durumu, bağımsız bir muhalefet yürütme yeteneğinden yoksun, diyen Çakır, tek başına muhalefetin avantaj ve dezavantajlar taşıdığını vurguladı.
- YENİ Parti, iktidara aday olduğunu gösterecek kapsamlı bir siyasi program oluşturmalı ve Ekim ayındaki kurultay önemli bir fırsat olabilir.
Ruşen Çakır, “YENİ Parti: Tek başına muhalefet” başlıklı yayınında Türkiye’de iktidarda olmayan birçok partinin gerçek anlamda muhalefet yapamadığını söyledi. Yeni Yol Grubu’ndaki partiler ile diğer muhalefet partilerinin çeşitli eleştiriler dile getirdiğini belirten Çakır, bunların “bir muhalefet olarak tanımlanmayı hak etmediğini” ifade etti.
Zafer Partisi ve İYİ Parti’nin çözüm sürecine yönelik itirazlarının tek başına muhalefet anlamına gelmeyeceğini söyleyen Çakır, Anahtar Parti’nin de daha çok ekonomi başlıklarına odaklandığını belirtti. Bu partilerin hiçbirinin iktidarı zorlayacak bütünlüklü bir siyasi hareket ortaya koyamadığını dile getirdi.
“DEM Parti muhalefetini askıya almış durumda”
Çakır, DEM Parti’nin güçlü bir tabanı ve örgütlenmesi bulunduğunu ancak çözüm süreci nedeniyle iktidara yönelik eleştirilerini sınırladığını söyledi. Sürecin başarıya ulaşmasını istediği için partinin iktidarla doğrudan çatışmaktan kaçındığını belirten Çakır, bu nedenle DEM Parti’nin de tam anlamıyla muhalefet yapmadığını ifade etti.
CHP’nin mevcut durumuna ilişkin değerlendirmelerde de bulunan Çakır, partinin bugünkü yapısıyla iktidardan bağımsız bir muhalefet yürüttüğünün söylenemeyeceğini dile getirdi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun grup toplantısında iktidarı eleştirebileceğini ancak bunun CHP’yi muhalefet partisi yapmayacağını dile getirdi.
“Tek başına muhalefet” avantaj da dezavantaj da olabilir

Çakır, bu tablo içinde YENİ Parti’nin “tek başına muhalefet” durumunda kaldığını söyledi. Bunun bir yandan iktidardan rahatsız olan seçmenleri çekme potansiyeli taşıdığını, diğer yandan ise partinin sürekli iktidarın baskılarıyla mücadele etmek zorunda kaldığı için siyaset üretmesini zorlaştırdığını ifade etti.
YENİ Parti’nin yalnızca iktidarın saldırılarına karşı kendisini savunmakla yetinmemesi gerektiğini belirten Çakır, iktidara aday olduğunu topluma gösterecek kapsamlı bir siyasi program ortaya koymasının önemine dikkat çekti. Ekim ayında yapılması planlanan kurultayın bu açıdan önemli bir fırsat olabileceğini söyledi. Ayrıca Türkiye’nin bir baskın seçim yaşayabileceğini belirten Çakır, “YENİ Parti’nin işi çok zor ama önü açık” dedi.
Hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve tabii ki iyi sabahlar.
Geçen hafta Ankara’da bir dostumla sohbet ederken bana çok güzel bir kavram hediye etti ve ben de ona dedim ki, ‘‘İlk fırsatta bunu kullanacağım.’’ Biraz gecikmeli de olsa kullanıyorum. Yeni Parti’yi tartışıyorduk. Çok yakından takip eden birisi ve bana Yeni Parti’yi tanımlarken, başlığa çıkarttığım ‘‘tek başına muhalefet’’ lâfını etti ve orada tabii ki ben büyük bir gazeteci heyecanıyla ‘‘Başlığı buldum’’ dedim. Aslında bu benim şu ana kadar Yeni Parti üzerine yaptığım yayınlarda — özellikle ‘‘Türkiye ittifakı mümkün mü?’’ yayınında da bunu özellikle işlemiştim — söylediklerime çok benzeyen bir durum. O da şu; çok iyi özetleyen bir kavram: Bana göre Türkiye’de çok ciddi bir muhâlefet krizi var. Aslında bir süredir birçok partinin muhalefet partisi değil, ‘‘iktidarda olmayan partiler’’ olduğunu söylüyorum. Çünkü bu partilerin iktidara yönelik çok ciddi birtakım çıkışları, hareketleri, eleştirileri, programları yok. Tabii ki bir şeyler söylüyorlar. Örneğin Yeni Yol Grubu, ki onlardan Gelecek Partisi kendini feshetti biliyorsunuz, grup toplantılarını izliyorum bazen, genel başkanların yaptıklarını dinliyorum ya da okuyorum, tabii ki özellikle ekonomi konusunda bayağı eleştiriler var; ama bunların hiçbirisi bir muhalefet olarak; yani itiraz olabilir, uyarı olabilir ama muhalefet olarak tanımlanmayı hak etmiyor.
Meclis dışında Zafer Partisi var, Anahtar Parti var. Bunlar da ayrı ayrı, özellikle Zafer Partisi son çözüm süreci üzerinden sert birtakım çıkışlar yapıyor. Ama bu da tek başına bence bir muhalefet olarak tanımlanamaz. Benzer bir durum İYİ Parti için de geçerli. Orada çünkü bir olayla ilgili bir duruş var. Ve burada çözüm sürecine karşı olmaları onları neden muhalif yapmıyor? Çünkü çözüm sürecine bir şekilde Cumhuriyet Halk Partisi, Yeni Yol Grubu gibi iktidarda olmayan partiler de destek veriyor, ölçülü de olsa. Örneğin komisyona girdiler vesaire. Dolayısıyla tek başına çözüm süreci konusundaki itirazlarına bakarak İYİ Parti’yi ve Zafer Partisi’ni muhalif olarak tanımlamak bence çok gerçekçi olmayacaktır. Anahtar Parti de çözüm sürecine karşı anladığım kadarıyla. Çünkü diğerleri gibi yüksek sesle bunu dile getirmiyor. Ve son dönemde Yavuz Ağıralioğlu’nun konuşmalarında daha çok ekonomi konularına ağırlık verdiğini görüyoruz. Ama bunların hiçbiri bütünlüklü bir toplumsal hareketi tetikleyecek çıkışlar değil. Bir diğer husus da şu: iktidarı tehdit eden şeyler de değil. Yani bir iktidar adayı değiller. İktidarı belki yıpratmaya aday olabilirler ama iktidar adayı değiller.
Muhalefet konusunda en ciddi mesele DEM Parti. DEM Parti’nin çünkü çok ciddi bir tabanı var, çok güçlü bir örgütlenmesi, kadroları var ve bu anlamda bu partinin muhalefet yapması iktidarı şu ya da bu şekilde zorlar. Ama çözüm süreci nedeniyle DEM Parti iktidara yönelik eleştirilerini, muhalefetini tam anlamıyla askıya almış durumda. Arada sırada dünün Cumhuriyet Halk Partisi’ne, bugünün Yeni Parti’sine yönelik yargı yoluyla yapılan birtakım baskılara karşı duruşları var, haklarını yememek lâzım; ama bu tek başına bir muhalefet olarak tanımlanamaz. Ne var orada çünkü? Giden bir olay var, başarıya ulaşmasını istedikleri bir olay var ama bunun başarıya ulaşabilmesi için Erdoğan’ı ürkütmemeleri gerekiyor. Yani hem çözüm sürecine angaje olup hem de iktidara karşı muhalefet yapmak DEM Parti için çok riskli ve yapmıyor. Geriye Cumhuriyet Halk Partisi kalıyor diyelim, düne kadar öyleydi ve şimdiki Cumhuriyet Halk Partisi’ne baktığımızda onun bir iktidar uzantısı olduğunu görüyoruz. Kılıçdaroğlu’nun ve birtakım isimlerin söyledikleri, arada sırada söyledikleri şeylerin hiçbir inandırıcılığı yok. Yarın galiba Kılıçdaroğlu yıllar sonra ilk grup toplantısını yapacak Meclis’te, öyle gözüküyor ve ben de orada izlemeyi düşünüyorum yıllar sonra Kılıçdaroğlu’nu. O grup toplantısında muhtemelen iktidara yönelik de birtakım cümleler olacak ama buradan Cumhuriyet Halk Partisi’nin muhalif bir parti olduğu sonucunu çıkaramayacağız. Böyle bir şey eşyanın doğasına aykırı. O da ne? Çünkü orada bulunmaları, o partinin başında olmaları iktidar sayesinde oldu. Eğer iktidarı kızdıracak bir şeyler yaparlarsa çok kolay bir şekilde tekrar kendileri o atandıkları yerden geri alınabilirler. Geriye bir tek Yeni Parti kalıyor. Tabii ki Türkiye İşçi Partisi başta olmak üzere birtakım sol partiler var ama bunların da çok fazla etkili olduğunu söylemek mümkün değil. Yeni Parti kalıyor ama Yeni Parti’nin önünde de tek başına muhalefet yapma durumuyla karşı karşıya kalıyor. Bu bir avantaj bir yönüyle. Çünkü iktidarda olmayan diğer partilere yönelen, onlara daha yakın olan seçmenin de ilgisini çekebilirler. İktidardan rahatsız olan kesimlerin tümünü, tek başına muhalefet yaptığı için çekebilir. Ama bir diğer yandan da takviyeye ihtiyacı var. Geçmişteki “Altılı Masa” acı örneği nedeniyle böyle bir şeye girişmeyeceklerini de biliyoruz. Onu da bir yere koyalım.
Şu hâliyle tek başına muhalif olmaları çok avantajlı gibi görünüyor. Fakat burada da şöyle ciddi bir sorun var: İktidarın saldırılarına karşı direnmekten, mücadele etmekten başka şeyler yapmaya çok fazla vakit bulamıyorlar diyelim, enerjilerini ayıramıyorlar. İktidarla siyasi bir tartışmanın içerisine girme şansları çok az; çünkü kendi canlarının derdine düşmüş bir hâlleri var. Şimdi en son yaşanan, İstanbul’da üç belediye başkanının AK Parti’ye transferi olayı mesela… Orada da baktığımız zaman Özgür Özel’den birtakım öfkeli çıkışlar görüyoruz. Bunların tamam bir anlamı var ama mesela Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu konularda yeni transferlerin önünü kesebilmesi için ne yapması gerekiyor? Her şeyden önce tek başına muhalefetten iktidara gidebileceğini göstermesi gerekiyor. Yani bu muhalefeti kendini savunma olayının ötesine taşıyıp, saldırıların hepsini tabii ki bir şekilde bertaraf etmeye çalışacaklar ama iktidar adayı olduğunu göstermesi, iktidara gelebileceğini göstermesi ve iktidara gelirse de Türkiye için iyi şeyler yapabileceğini göstermesi lâzım.
Bakın, 2002 sonundan beri Tayyip Erdoğan bu ülkeyi yönetiyor ve 24-25 yıllık bir bilanço var. Ve siz bu bilançonun üzerine bu ülkede iktidara talipseniz çok daha kapsamlı, çok daha iddialı olabilmeniz lâzım. 91 milletvekili ile kurulan Yeni Parti şu ana kadar bu konuda çok fazla bize bir şey göstermedi. Ama önümüzdeki günlerde üyeliklerin yapılmasıyla birlikte ve Ekim ayında yapmayı düşündükleri kurultaylarıyla birlikte iyice tekrardan kendisini kamuoyuna iktidar adayı bir parti olarak, yani yıllarca CHP’nin kaderi olan ‘‘muhalefete mahkûm’’ değil, iktidara talip ve iktidara en yakın parti olarak gösterebilmesi gerekiyor. Yani tek başına muhalefet olmak iyi bir şey ama “Size muhalefet çok yakışıyor” tepkisine yol açma ihtimalini de düşünerek iktidara gelmekte olduğunu, gelirse kimlerle nasıl geleceğini ve neler yapabileceğini artık herkese anlatabilecek ve toplumdaki iktidara yönelik tepkileri, muhalefeti kendisinde toplayabilecek bir enerjiye, perspektife sahip olması gerekiyor. Şu aşamada henüz erken tabii. Bunun işaretleri var ama zaman çok da fazla olmayabilir. Türkiye pekâlâ bir baskın seçim de yaşayabilir. İşi çok zor Yeni Parti’nin ama önü açık.
Bugün Türkiye’de çok fazla hak ettiği yeri bulduğunu düşünmediğim bir yazardan bahsetmek istiyorum: İrfan Yalçın’dan. Kendisini iki sene önce kaybettik, 90 yaşındaydı. Kitapları daha çok roman, başka alanlarda da eserler verdi ama daha çok romanlarıyla biliyoruz. Mesela “Ölümün Ağzı”, “Genelevde Yas”… Galiba Sinan Çetin “14 Numara” filminde buradan hareket etti diye biliyorum. “Fareyi Öldürmek” var. Benim ama en çok bildiğim, okuduğum 78-79; “Genelevde Yas” 78, “Ölümün Ağzı” 79, “Fareyi Öldürmek” 80… Onları okudum, sonraki kitaplarını okuduğuma emin değilim. Neden o tarihteki kitapları okudum? Çünkü o dönemde İrfan Bey’in Beyoğlu’nda bir kitapçısı vardı. Biz de Galatasaray Lisesi’nde okuyorduk. Edebiyatla ilgili solcu çocuklardık ve İrfan Yalçın Fransız filolojisi okumuş, Fransız — bizim gibi Frankofon — kültürüne de çok hâkim birisiydi ve kendisiyle çok güzel sohbetler ederdik. Bize çok güzel kitaplar önerirdi, tartışırdık ve bizi hiçbir zaman küçümsemedi. Çok önemsedi ve bize yol gösterdi. Ama bir süre sonra kitapçıyı kapattı, Ege’de bir yere yerleşti diye biliyorum ve uzun bir süre kendisinden çok da fazla haberdar olamadık. Galiba son kitabı 2014’te çıkmış, “Engerek” diye. Uzun bir süre, tabii yaşlanmıştı da, bir inzivaya çekildi diyelim, öyle diyelim. Hak ettiği ilgiyi gördüğünü asla sanmıyorum ama o mütevazı birisiydi. Hatırladığım kadarıyla yaşadığı hayatla barışık birisiydi. Kendisini rahmetle ve sevgiyle anıyorum. Bizlere çok katkısı olmuştur. İrfan Yalçın’ı okumadıysanız muhakkak okuyun.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.







