İSTANBUL (Medyascope) – Transatlantik’te ABD’nin Ortadoğu’daki rolü, İsrail’le ilişkileri, Çin’in yükselişi ve yapay zekânın yaratabileceği riskler değerlendirildi. Ömer Taşpınar, dünyanın artık üç kutuplu bir yapıya evrildiğini söylerken Gönül Tol, ABD’nin yumuşak gücündeki gerilemeye dikkat çekti.
Ruşen Çakır’ın sunduğu Transatlantik programında Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, ABD’nin Ortadoğu’daki rolü, İran savaşı sonrasında değişen dengeler, İsrail-ABD ilişkileri, Çin’in yükselişi ve yapay zekânın küresel siyaset üzerindeki etkileri üzerine konuştu.
Gönül Tol, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran savaşı nedeniyle zor bir durumda kaldığını ve savaşı başlatmış olmaktan pişmanlık duyduğunu söyledi. ABD’nin dünyadaki rolünü yeniden değerlendirmesinin Trump’la başlamadığını belirten Tol, sürecin Irak’ın işgali ve Afganistan’daki başarısızlıkların ardından başladığını ifade etti.

“Amerika hâlâ en güçlü ülke ama eskisi kadar belirleyici değil”
Tol, “Amerika sonrası dünya” tartışmasının ABD’nin tamamen güç kaybettiği anlamına gelmediğini vurguladı. ABD’nin ekonomik ve askeri açıdan hâlâ dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olduğunu belirten Tol, asıl değişimin diğer ülkelerin güçlenmesiyle ABD’nin göreli gücünün azalması olduğunu söyledi.
Çin’in yükselişiyle ABD’nin küresel ekonomideki ağırlığının azaldığını belirten Tol, askeri alanda da Washington’ın dünyanın farklı bölgelerinde istediği sonuçları elde etmekte eskisi kadar başarılı olamadığını söyledi.
Tol’a göre ABD’nin en belirgin kaybı ise “yumuşak güç” alanında yaşanıyor. Amerikan modelinin cazibesinin ve ülkenin uluslararası itibarının Trump döneminde daha da zayıfladığını belirten Tol, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu bölgesel savunma girişimlerini de ABD’ye bağımlılığı azaltma arayışının göstergeleri arasında saydı.
Tol, buna rağmen ABD’nin Ortadoğu’dan tamamen çekildiği görüşüne karşı çıktı. Irak ve Afganistan’daki askeri varlığın zirve yaptığı dönemlere kıyasla bölgede Amerikan askerlerinin sayısının ciddi biçimde azaldığını ancak ABD’nin hâlâ önemli bir askeri kapasiteye sahip olduğunu belirterek, mevcut dönemi “Amerikan tek kutupluluğu sonrası bir dünya” olarak tanımladı.
“Amerika, Çin ve Rusya üç kutup oluşturuyor”
Ömer Taşpınar ise ABD’nin Ortadoğu’dan çıkmak istediğini ancak bunun dünyadaki güç dengelerinin değiştiği daha geniş bir sürecin parçası olduğunu söyledi.
Taşpınar’a göre bugün askeri açıdan ABD, Çin ve Rusya’nın bulunduğu üç kutuplu bir dünya var. Ekonomik alanda ise ABD, Çin ve Avrupa Birliği üç temel güç merkezi olarak öne çıkıyor.
ABD’nin geleceğinin geçmişteki imparatorluklardan farklı olabileceğini savunan Taşpınar, ülkenin coğrafi konumu, göçmenlere dayalı kimliği ve demokratik sistemi nedeniyle diğer büyük güçlerden ayrıldığını söyledi. Ancak Çin’in ekonomik ve siyasi modelinin özellikle otoriter ülkeler açısından alternatif bir model haline geldiğini belirtti.
Taşpınar, ABD ile Çin arasındaki rekabetin önümüzdeki yüzyıla damga vuracağını ifade ederken, iki ülkenin Tayvan nedeniyle savaşa girmesinin “intihar” olacağını söyledi.
Yapay zekâ için “kıyamet” uyarısı
Programın son bölümünde yapay zekâ tartışıldı. Gönül Tol, yapay zekânın yalnızca iş kaybı ve teknoloji şirketlerinin denetimi açısından değil, demokrasi açısından da ciddi riskler taşıdığını söyledi.
Deepfake videolar ve sahte haberlerin yanı sıra gerçek görüntülerin de “yapay zekâ ürünü” denilerek inkâr edilebilmesinin demokratik sistem için ciddi bir tehdit olduğunu belirten Tol, yapay zekânın siyasi propagandayı kişiselleştirme ve sosyal medyada gerçekte olmayan toplumsal destek algısı yaratma kapasitesine dikkat çekti.
Ömer Taşpınar ise yapay zekânın otonom hale gelmesi ve kontrol dışına çıkması ihtimalinin ciddiye alınması gerektiğini söyledi. Yapay zekâ şirketlerinin yöneticilerinin dahi bu konuda kaygı duyduğunu belirten Taşpınar, ABD ile Çin arasındaki yapay zekâ yarışının savunma alanına taşınmasının riskleri artırabileceğini ifade etti.
Taşpınar, yapay zekânın verimliliği ve ekonomik büyümeyi ciddi biçimde artırabileceğini ancak devletlerin bu alanı düzenlemesi gerektiğini savundu. “İyi senaryo” ile “kıyamet senaryosu” arasında bir denge kurulması gerektiğini belirten Taşpınar, yapay zekânın kontrolsüz gelişmesinin savaş ve kitlesel yıkım riskini beraberinde getirebileceği uyarısında bulundu.
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoığlu Baykal
“Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız ve Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la birlikteyiz. Arkadaşlar merhaba.
Gönül Tol / Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Öncelikle, biraz Ortadoğu’yu konuşalım diyorum. Gönül, seninle başlayalım. İlginç bir şey oluyor, Amerika Birleşik Devletleri, Trump, Ortadoğu’ya kafasını uzatmış olmaktan sanki pişman gibi ve benim takip ettiğim kadarıyla, özellikle Suudi Arabistan’ın, Yemen’deki Husilere karşı mücadelesinde yeterince destek almadığı haberleri dolaşıyor. Ama onun dışında İsrail’le de birtakım sorunları var ve sanki, ABD biraz fazla kendi içine dönecekmiş gibi. Bu sadece ABD’de yaklaşan seçimlerle alâkalı bir şey olmasa gerek, ne dersin?
Gönül Tol: Ruşen, söylediğin şeyin birkaç boyutu var. Birincisi, Trump pişman dedin; bence ona hiç şüphe yok. Bu savaşı başlatmış olmaktan pişmanlık duyuyor. Çünkü kendisini ve Amerika’yı çetrefilli bir duruma soktu ve ne yapacağını da bilemiyor. Hep konuştuğumuz gibi, aslında bu sarmaldaki üstünlük İran’ın elinde. Onu bir tarafa bırakalım. İkincisi, ‘’Amerika içine dönüyor’’ tartışması var. Üçüncü boyutu, Amerika’nın Ortadoğu’daki rolü nedir? Bunlar birbiriyle bağlantılı, fakat biraz da birbirinden ayrı şeyler.
Amerika içine mi dönüyor? Aslında Obama’nın nasıl seçildiğini, Obama’nın seçim kampanyasını düşünürsek, Obama yıllarından itibaren bunu çok net görüyoruz: Bir Amerikan halkı var; Irak işgaline, Bush yıllarındaki o çok agresif, militarist ve aslında başarısızlıkla sonuçlanmış politikaya tepki olarak bir izolasyonist kanat var ve bunun toplumdaki karşılığı gittikçe arttı. Obama da tam olarak bu toplumdaki hoşnutsuzluğu kullanarak “Artık bizim dünyada ulus inşa etme sürecimiz sona ersin. Biz kendi ulusumuzu inşa edelim, kendi köprülerimizi yapalım, kendi altyapımızı geliştirelim, kendi içimize dönelim” dedi. Dolayısıyla, Obama aslında böyle bir toplumsal kesimin sesiydi. Böyle bir refleks bugün de var. Geçen haftaki programda https://medyascope.tv/2026/09/08/25-yilinda-11-eylul-saldirilari-transatlantik-video/ bunu konuşmuştuk, bölgedeki ve dünyadaki rolünü, Irak’ın işgalini ve Afganistan’daki başarısızlıkları düşündüğümüzde, Amerikan halkı açısından bu başarısızlıklar, artık Amerika’nın dünyadaki rolünü sorgulatan şeyler olmuştu. “Biz dünyanın polisi olmak istemiyoruz artık, dünyada bu kadar aktif bir dış politika izlemek istemiyoruz” diyen ciddi bir toplum kesimi var. Bütün bunlar şöyle bir tartışmayı beraberinde getirdi: Post-American World denilen, yani ‘’Amerika sonrası bir dünyaya’’ adım atıyoruz artık. Ama bundan bence farklı şeyler anlayanlar var. Bir kesim, “Artık Amerika tamamıyla gücünü kaybetti, düşüşe geçmiş bir güç ve dünya, Amerika sonrasının adımlarını atıyor” diyor. Bu, bölge için de geçerli.
Bu bahsedilenden daha nüanslı bir resim var. Birincisi, bu, Trump’la başlamış bir süreç değil. Dediğim gibi aslında Irak’ın işgaliyle, 11 Eylül’den sonra başlamış bir süreç. Mesela 2008 yılında Fareed Zakaria’nın yazdığı “Post-American World / Amerika Sonrası Dünya” adlı kitabında, Amerika sonrası dünyanın kökleri aslında çok daha geçmişe uzandığından, fakat Trump’ın politikaları bu süreci hızlandırdığından bahhsediyor. Ama burada da şuna dikkat çekmek gerekiyor: Bence, ‘’Amerika sonrası dünya’’ derken, artık Amerika’nın güçlü olmadığını ya da mesela Çin’in Amerika’nın yerini aldığı bir dünyadan bahsetmiyoruz. Asıl değişim, ekonomik, askeri temel metrikleri kullanırsak, Amerika hâlâ dünyanın en güçlü ülkesi, fakat gücü eskisi kadar belirleyici değil, bunun altını çizmek lazım. Mesela ekonomide bunu çok net görüyoruz. Amerika’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle Soğuk Savaş sonrasındaki o dominant yeriyle kıyasladığımızda, ekonomiyi, askeri güç, yumuşak güç vesaire konularında pek çok düzeyde, Amerika’nın gücünün rölatif olarak düşmeye başladığını görüyoruz. Mesela ekonomi konusunda Amerika hâlâ dünyanın en büyük ekonomik ve teknolojik güçlerinden bir tanesi; dolar hâlâ küresel sistemin merkezinde, Amerikan finans piyasaları çok güçlü, işte yapay zekâda, inovasyonda Amerika’nın hâlâ ciddi bir üstünlüğü var. Ama diğer ülkeler yükseliyor. İşte bahsettiğim bu Fareed Zakaria’nın kitabında The Rise of the Rest dediği, yani diğer ülkelerin yükselmesiyle birlikte Amerika’nın rölatif gücünün düştüğünü görüyoruz. Mesela Çin yükseldi ve Amerika’nın küresel ekonomideki göreceli ağırlığı azaldı. Dolayısıyla mesele aslında Amerika’nın fakirleşmesinden çok, diğerlerinin güçlenmesi.
Askeri alanda da aslında benzer bir tablodan bahsetmek mümkün. Amerika açık ara dünyanın en büyük askeri gücü ve Çin’in sahip olmadığı devasa bir ittifak ağı var. Ama artık dünyanın her bölgesinde -buna Ortadoğu da dahil- istediği sonucu kolayca elde etmekte çok zorlanıyor Amerika. Askeri olarak da zorlanıyor. Mesela İran’ın askeri gücüyle Amerika’nınki kıyaslanamaz, fakat Amerika istediği şeyi dikte edebildi mi İran’a? Edemedi. Dolayısıyla askeri alanda da bir göreceli düşüş var; Amerika’nın, istediği şeyleri diğer ülkelere dikte edememe durumu var. Diğerlerinin yükselişi, mesela Çin, kendi yakın çevresinde Amerika’yla arasındaki askeri farkı ciddi biçimde kapattı. Ama belki de en belirgin gerileme, Amerika’nın yumuşak gücünde. Amerika’yı güçlü kılan, bir taraftan askeri gücüydü, ekonomisiydi, NATO’ydu, II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan sistemde oynadığı o dominant roldü. Fakat onu güçlü kılan en önemli faktörlerden bir tanesi de aslında rıza üretmesiydi; kurduğu ittifaklardı, dünyadaki ülkeler Amerika modelini takip etmek istiyordu, Amerika’yla ittifaka önem veriyorlardı ve bunun üzerinden ürettiği rıza ile Amerika, istediği sonuçları dikte edebiliyordu. Artık bu yumuşak güçte ciddi bir düşüş görüyoruz. Amerikan üniversiteleri, kültürü, teknoloji şirketleri hâlâ çok etkili olabilir, ama Amerika’nın dünyadaki itibarı ve Amerikan modelinin cazibesi gittikçe yara alıyor. Trump’ın politikalarıyla bu düşüşün çok daha keskin olduğunu görüyoruz.
Son olarak da şunu söyleyeyim: Amerika’nın uluslararası sistemin kurallarını koyma ve dediğim gibi diğer ülkeleri peşinden sürükleme konusundaki kapasitesi çok zayıflıyor. Bunun en iyi örneklerinden bir tanesi, ortaya alternatif ittifaklar çıkmaya başlaması. Mesela Ortadoğu’da Türkiye’nin, Suudilerin ve Pakistan’ın oluşturmaya çalıştığı savunma paktı var. Bütün bunlar aslında Amerika’ya olan bağımlılığı azaltıp alternatif ittifaklar kurma çabası. Bu da hem Amerika’yla ittifakın hem de Amerikan modelinin ve Amerikan’ın cazibesinin azaldığının emareleri.
Fakat ‘’bunlar ne kadar etkili?’’ diye sorarsan, onu da ‘’Amerika Ortadoğu’dan çekiliyor mu?’’ meselesine bağlayacağım. Mesela Mekke Anlaşması’nı gördük, değil mi? Bugün Suudi Arabistan Husilerin ciddi bir saldırısı altında ve bu ülkeler tam olarak o mekanizmayı hayata geçirmiş durumda değiller. Bu yeni bir anlaşma. Bu mekanizmanın hemen hayata geçmesini beklemek gerçekçi değil, doğru, ama bu bölgenin tarihine baktığımızda, bu tür bölgesel mekanizmaların, askeri ittifakların çok etkili olmadığını görüyoruz. O nedenle de hem Ortadoğu’da hem bölgede Amerika’ya bağımlılığının azaltılması iradesi var. Fakat bu hakikaten efektif bir oluşuma sebep olacak mı, o büyük bir soru işareti.
Son olarak da ‘’Amerika Ortadoğu’dan çekiliyor mu?’’ sorusuna gelirsek: 11 Eylül’ün hemen ardından gelen sürece kıyasla, evet, Amerika’nın çok daha az bir askeri varlığı var. Mesela Irak’ın işgalinin zirve döneminde Irak’ta 170 bin, Afganistan’da 100 bin Amerikan askeri vardı. Bugün toplam CENTCOM personeli 40 bin. Yani ciddi bir düşüş var. Ama yine de 40 bin hiçbir şey değil. Amerika’nın 20’ye yakın üste tesisi var. O yüzden Amerika’nın gücünün belki niteliği değişiyor, Irak’tan sonra olduğu gibi sürekli konuştuğu bir gücü yok. Mesela 7 Ekim’den sonra bölgeye konuşlandırdığı güçlerin bir kısmını Asya-Pasifik’ten getirdi. Ya da mesela İran saldırılarında zarar gören Körfez’deki Amerikan üslerinin büyük bir kısmından lojistiğini çekip Diego Garcia Adası’na, Hint Okyanusu’na yönlendirdi. Aslında Irak döneminden farklı olarak çok daha esnek bir askeri varlık var. Ama hâlâ ciddi bir Amerikan etkisi de var. O nedenle ben bugünkü dünyayı doğrudan “Amerika sonrası” diye tanımlamak yerine, Amerika’nın tek kutupluluğu sonrası bir dünya olarak tanımlamayı tercih ediyorum.
Ruşen Çakır: Ömer, Ortadoğu boyutundan Gönül bahsetti ama biraz İsrail’in oyununa gelmenin verdiği bir rahatsızlık da var mı sanki? Çünkü İsrail’in beklentileri, zorladıkları ya da Trump’ı çektiği bir tür tuzak sanki söz konusu. Ben buradan bakınca öyle görüyorum. Ne dersin?
Ömer Taşpınar: Doğru. Ortada Amerikan toplumunda İsrail’le ilgili öfke var, biz de bunu dile getiriyoruz. Ben 30 yıldır Amerika’dayım, buraya geldiğimden bu yana Amerikan toplumunda, Amerikan medyasında, Amerikan siyasetinde ilk defa bu kadar ciddi tepki görüyorum. Amerika’daki İsrail lobisinin de eski gücü yok gibi gözüküyor. İsrail’in Amerika üstünde etkisi tarihi olarak tabii ki Soğuk Savaş döneminden itibaren devam ediyordu. Ama bugün İran’la savaş aşamasına gelmiş olmasında ve bu savaşı kazanamıyor olmasında, Amerika’daki, dünyadaki petrol fiyatlarının artıyor olmasında İsrail’in bir rolü olduğu kabul ediliyor. “İsrail’in ipiyle kuyuya indik, niye böyle bir şey yaptık?” deniyor. Ama sonuçta buna Amerikan halkının da verdiği basit cevap “İnmeseydi o zaman” oldu. Trump İsrail’in bu lobisine ilk kez maruz kalmadı. İsrail, Amerika’nın İran’a saldırması konusunda bu lobiyi Bush’a da, Obama’ya da, birinci döneminde Trump’a yaptı, sonra Biden’a da yaptı ve en son, ikinci döneminde Trump artık zıvanadan çıkmış bir şekilde dış politikayı yönettiği için, etrafında ona doğru dürüst tavsiyeler verebilecek hiç insan kalmadığı için, bunun bir bedeli herhalde ara seçimlerde olacak. Bir de, Trump, Venezuela’daki Maduro operasyonunun getirdiği zafer sarhoşluğuyla aynı başarıyı İran’da da yaşayacağını zannetti. Amerikan halkı orada Trump’a ciddi olarak kızıyor. Eğer ekonomi böyle devam ederse, Trump’ın Başkan Yardımcısı JD Vance’in de Trump’la arasına yeterince mesafe koyamaması nedeniyle, tıpkı Kamala Harris’in Biden’la yaşadığı sorunlar gibi, 2028’de o da bundan etkilenecek.
Buradan Gönül’ün başlattığı ‘’Amerika kötü gidiyor ve Amerika sonrası bir dünyaya mı hazırlanıyoruz?’’ tartışmasına geçebiliriz. Amerika’nın Ortadoğu’dan çıkmak istediği kesin. Zaten 20 yıldır Afganistan ve Irak’la, Büyük Ortadoğu bölgesinde vakit ve para kaybettiğine inanıyor. Geçen hafta konuştuğumuz gibi savaşarak kaybetti, Çin ise savaşmadan kazandı. Böyle bir paradigma var karşımızda.
Bugün geldiğimiz noktada artık üç kutuplu bir dünyadayız, tek kutuplu bir dünyada değiliz. Soğuk Savaş bittikten sonra yaklaşık bir 5-10 yıl kadar acaba tek kutuplu dünyada mı yaşayacağız diye düşündük. Hele Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezleri, ‘’liberal demokrasiye ve kapitalizme alternatif bir şey yoktur’’ tezleriyle, ‘’Amerika’nın hegemonyasında Pax Americana / Amerikan Barışı’nın olduğu bir dünyaya mı gidiyoruz?’’ sorusu 11 Eylül’le zaten sona ermişti. Amerika tekrar Vietnamvari bir bataklığın içine girdi ve bu bataklıktan bugün İran nedeniyle hâlâ çıkamıyor.
Ama askeri olarak ortada, Amerika, Çin ve Rusya’nın mevcut olduğu üç kutuplu bir dünya var. Ekonomik olarak baktığımızda da Amerika, Çin ve Avrupa Birliği ile üç kutuplu bir dünya var. Üç ekonomik kutup ve üç tane de askeri kutup var. Her ne kadar Çin aradaki farkı kapatıyor olsa da, Rusya askeri ve küresel anlamda Çin’den daha önemli bir nükleer güç. Rusya bugün ekonomik olarak bir kutup yaratabilecek bir güç değil, ama askeri olarak bir güç.
Avrupa Birliği farklı bir model; sosyal demokrasi, refah devleti ve neoliberal politikaların dışında kamu sektörünün daha güçlü olduğu bir ekonomik model olarak ayrı bir kutup. O kutup, Amerikan ekonomisinden farklı bir yerde ve model olarak da hâlâ çekiciliği olan, Kanada’nın da içinde olduğu bir modeli.
Çin modeli dediğimiz şey ise bugün otoriter dünyanın rüyâsı. Çin olabilmek, otoriter kalkınmayla çift haneli kalkınma yaratıp, otoriter partiyi iktidarda tutmak. Buna ‘’performans meşruiyeti’’ deniyor. Çin’inki gibi otoriter sistemin performansı güçlüyse, meşruiyeti de güçlü oluyor. Bana göre, Erdoğan’ın, dünyadaki bütün otoriter sistemlerin de rüyası bu. Performanstan kastedilen, ekonomik performans. Eğer ekonomi olarak güçlüyseniz meşruiyet kazanırsınız, halk arkanızda olur. Türkiye bu paradigmadan tam olarak da çıkamamış durumda, 25 yıldır içinde olduğu bir sistem ve daha otoriterleşen bir Türkiye var karşımızda. Ama aynı zamanda performans olarak baktığımızda, dış politikada olsun, özellikle ekonomide olsun, halkın bir büyük kesimi her ne kadar enflasyon altında eziliyor olsa da, bundan 2-3 yıl önce hâlâ seçim kazanabiliyordu. Dolayısıyla burada da bir performans meşruiyeti söz konusu. Bu tartışmalar bütün dünyada var. Burada da ‘’Amerika herhangi bir imparatorluk gibi çökecek mi?’’ sorusu öne çıkıyor. Dünya tarihine baktığımızda, Roma İmparatorluğu, Büyük Britanya İmparatorluğu gibi imparatorluklar geldiler, yükseldiler ve çöktüler, Osmanlı, İspanya, Portekiz ve Fransa gibi büyük imparatorluk, hegemonya kuran güçler, bir süre sonra yükseldikten sonra duraklama devrine giriyorlar, çöküyorlar. ‘’Amerika da bir duraklama devrinde mi, çökecek mi?’’ soruları, bugünkü gündemimizin soruları. Gönül’e katılıyorum; her ne kadar gidişat Amerika açısından iyi olmasa da, henüz kesin bir değerlendirme yapmak için erken. Gönül’ün bahsettiği gibi ekonomik ve imaj olarak nispi, rölatif bir gerileme söz konusu.
Ama her şeye rağmen, Amerika’yı dünya tarihindeki diğer imparatorluklardan farklı kılan üç konu var bence. Onların altını çizerek hemen toparlamaya çalışayım: Bir tanesi coğrafya. İlk defa dünyanın süper gücü, Avrasya kıtasında değil. Tarihe baktığımızda bu büyük imparatorluklar genelde Avrasya kıtasından çıkmış. İlk defa Batı yarıkürede, coğrafya olarak Avrasya’ya, yani ağırlık merkezi eski dünyanın uzağında bir imparatorluk söz konusu. Avrasya’da savaşlara girmeden bu imparatorluğu kurmuş durumda. Özellikle Avrupa’daki dünya savaşları sonrasında (Avrupa kıtasının iki kez intihar etmesi olarak algılıyorum ben bunu, I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı, 100 milyon ölü) Amerika bir bakıma zorla giriyor bu savaşlara ve sonrasında bir hegemonya kuruluyor. Bu, Avrasya kıtasında ittifakları olan, etki alanları olan bir ülke. Ama coğrafya olarak kendisi buranın içinde değil. Dolayısıyla tam olarak da bu bölgelerin jeostratejik çatışmalarının içine girmeme lüksüne sahip. Çin Tayvan’ı almaya kalkarsa ve alırsa, bu, Amerika’nın sonunu getirmez, Vietnam’da bir savaş kaybederse, bu, Amerika’nın sonunu getirmez, Ortadoğu’da bir savaş kaybederse, bu, Amerika’nın sonunu getirmez. Amerika, ancak kendi toprakları üzerinde Britanya’nın, Roma İmparatorluğu’nun yaşadığı gibi bir saldırı yaşarsa sonu gelebilir.
Kendi içinden çöker mi sorusu beni diğer iki meseleye getiriyor: Kimlik ve sistem meselesi. Coğrafyada olduğu gibi, kimlik ve sistem olarak da farklı bir yerde Amerika. Kimlik olarak ilk defa dünyayı yöneten bu kadar güçlü bir ülkenin kimliği, etnik milliyetçilik üzerinde kurulu değil. ‘’Amerikalı olmak’’ etnik bir kimlik anlamında değil. Bu ülkeye bizim gibi genç yaşında gelen göçmenler, bir süre sonra bu ülkede Amerikalı olabiliyorlar. Amerikalı olmak etnik bir kimlik değil, bu, Amerika’nın çok önemli bir avantajı. Hiçbir imparatorlukta bu kadar yoktu. Roma’da biraz vardı ama Roma’da da devam etmedi, çünkü Roma bir imparatorluk ve diktatörlüğe döndü. Bu ne anlama geliyor? Amerika göçmen aldıkça, buraya göç geldikçe, dünyanın insan sermayesi Amerika’ya akmak istedikçe ve Amerika’daki üniversiteler güçlü oldukça, Amerika’daki sistem çökmedikçe, bu ülke kendini yenileyebiliyor, faşizan etno-milliyetçilik devreye girmiyor. Amerika’da oraya doğru tehlikeli bir gidişat var, ama hâlâ tam olarak Amerikalılığın etnik bir kategori olduğu bir Amerika’dan uzağız.
Üçüncüsü de sistem meselesi. İlk defa dünyayı liberal bir demokrasi yönetiyor. Bu, şu anlama geliyor; 4 yılda bir, 8 yılda bir iktidar değişiyor. Yani ülke bataklığa saplanıyor ama halk oy kullandığı için bir süre sonra hatalarından geri dönebiliyor. Eğer bu ülke bir diktatörlükle yönetiliyor olsaydı, belki hâlâ Irak’ta, Afganistan’da, Vietnam’da savaşıyor olurdu. Ama hatalar yaptığında, halk oy kullanıyor ve kendi refleksi, jeostratejik kültürü olan “Ne işimiz var oralarda?” diyerek, hatanın bir yerden sonra bitirilmesine sebep oluyor ve “Zararın neresinden dönersek kârdır” mantığıyla Amerika kendine geliyor. Demokrasi oluşu, kimlik olarak etnik olmayışı, coğrafya olarak da Avrupa’dan ve Avrasya’dan uzak oluşu nedeniyle, bana sanki diğer imparatorluklardan farklı bir imparatorluk olarak kalmaya namzet gibi geliyor Amerika. Ama tabii ki bu, ‘’Amerika dünyayı sürekli yönetecek’’ demek değil. Nispi bir gerileme söz konusu ve Çin’in nereye geleceğine bağlı.
Çin, evrensel açılardan güçlü olabilecek diğer bir model, çünkü otoriter kalkınma modeli dünyanın önemli bir kesimine hitap ediyor. Kapitalizm ve demokrasinin çok gücünün kalmadığı bir dünyadayız; Çin modeli Amerikan modeline bir alternatif olarak çıkıyor. Ama Çin’in dünyada yumuşak gücü ve etki alanı ve en önemlisi de askeri etki alanları Amerika’nınki kadar güçlü değil. Çin’in elinde bir NATO yok mesela. Çin’in kurduğu etki alanları, Amerika’nın müttefikler ağı ve askeri müttefiklerinin etki alanı kadar güçlü değil. Rusya ise bir çöküş içinde, orası kesin. Rusya zaten sistem olarak da petrol ve gaz üzerine kurulu bir sistem oldu. Çin modeliyle Amerika modelinin ekonomik olarak birbiriyle rekabeti ettiğini görüyoruz ve savaşa girerlerse, tehlikeli bir dönem olur bu. Ama Amerika’nın, Çin ve Tayvan nedeniyle bir savaşa gireceğini tahmin etmiyorum. Bu, Amerika için bir intihar olur. O nedenle Çin ve Amerika’nın, önümüzdeki yüzyıla, büyük güçler rekabeti çerçevesinde damgasını vuracağını düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Gönül, senin acelen var biliyorum, seninle şu yapay zekâ meselesini konuşalım ve seni yollayalım. Sonra biz Ömer’le aynı konuyu tamamlarız. Yapay zekâ şirketi sahiplerinden sürekli açıklamalar geliyor; sanki bir alarm durumu varmış gibi. İşin içerisine Trump da dahil oldu. Bir reklam mı yapıyorlar, yoksa gerçekten ciddi birtakım sorunlar mı var? Yavaş yavaş gündeme yerleşiyor bu tartışma, büyüyeceğe de benziyor. Ne olduğunu biraz özetleyebilir misin bize?
Gönül Tol: Ondan önce Ömer’in söylediği Amerika’nın düşen yumuşak gücüne ve Çin modelinin artan cazibesine dair kısa bir şey söylemek istiyorum. Yine özellikle Trump’la hızlanan bir süreç. 2025 yılında Amerikan üniversitelerine kaydolan yabancı öğrenci sayısında yüzde 17’lik bir düşüş olmuş. Amerikan üniversiteleri hâlâ dünyanın en popüler, en başarılı sayılan üniversiteleri. Fakat Çin, özellikle yabancı öğrenci çekme konusunda etkisini hızla artırıyor. ‘’Çin modeli nereye gidiyor?’’ tartışmasında bu yumuşak güç konusuna da değinmek oldukça önemli.
Yapay zekâ konusu, gerçekten regüle edilmemiş bir alan ve ciddi bir tepki de var. Amerikan toplumunda, özellikle 3-5 tane yapay zekâ şirketinin sektörü domine ettiği ve hiç regüle edilmeyen bu duruma karşı ciddi bir tepki söz konusu. Bu tepki sadece toplumun bir kesiminde değil, ideolojik olarak MAGA tabanında da yapay zekânın kontrol edilmesi gerektiğine dair ciddi bir talep var. Diğer taraftan, Bernie Sanders’ın temsil ettiği Demokrat Parti’nin progresif tabanında da böyle bir tepki var.
Yapay zekâ konusunu Çin’e bağlayacak olursak, mesela Çin’in avantajlarından bir tanesi, Çin’de yapay zekâya dair bu tür bir tepki olmaması. Amerika yapay zekâ konusunda hâlâ lider olmakla birlikte, Çin hemen arkasından geliyor ve onu yakalayabilir. Bu toplumsal tepkiyi ve onun etkisini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Mesela Çin’de yapay zekâ konusunda, Çin halkının bakış açısı bütünüyle farklı, çok daha fazla gündelik hayatlarına entegre etmiş durumdalar ve yapay zekâyı özgürlüklerini kısıtlayacak ya da iş olanaklarını elinden alacak bir tehdit olarak görmüyorlar. Oysa Amerikan toplumunda bu tür bir algı var. Ben bir süredir üniversitelerin mezuniyet törenlerinde yapılan konuşmaları takip ediyorum. Ünlü isimler büyük üniversitelerde yeni mezunlara konuşma yapıyor. Oradaki konuşmalarda en çok yuhalanan şeylerden bir tanesi, yapay zekâ konusu. Çünkü yeni jenerasyonun, üniversiteden mezun olmuş öğrencilerin “İşimiz elimizden alınacak” korkusu var. Dolayısıyla buna bir tepki söz konusu ve Trump üzerinde de bu regülasyonun artması gerektiği konusunda baskı var.
Ama onun ötesinde, bence yapay zekâ konusu faydalı bir tartışma. Her şeyden önce, yapay zekânın demokrasi için yarattığı çok ciddi tehditler var. Bu sadece deepfake videolar ya da sahte haberlerden ibaret değil. Bence asıl mesele, demokrasinin işlemesi için gerekli olan o gerçeklik duygusunu, güveni ve hesap verebilirliği zayıflatma ihtimalinin en büyük tehdit olması. Artık bugün neyin gerçek, neyin sahte olduğunu bilmiyoruz. Bu deepfake’ler o kadar gerçekçi ki ve bu tür videolar çok hızlı, çok ucuza üretilebiliyor. Ama bence daha da önemlisi, gerçek bir görüntü ortaya çıktığında da siyasetçiler çok rahat ‘’bu, yapay zekâyla üretilmiş’’ diyebiliyor. Dolayısıyla yapay zekâ sadece yalan üreterek demokrasiye zarar vermiyor, aynı zamanda gerçeği inkâr etmeyi de kolaylaştırıyor.
İkincisi, yapay zekâyla birlikte siyasi propaganda çok daha güçlü ve kişiye özel hâle gelebiliyor. Sonuçta propaganda sonuçta her zaman vardı, ama yapay zekâyla artık çok daha fazla insana çok daha hızlı erişebiliyorsunuz. Mesela Twitter’a giriyorsunuz, bu bot hesaplar sayesinde, sosyal medyada, aslında var olmayan bir toplumsal destek ya da öfke yaratılabiliyor ve bu, özellikle popülist liderler tarafından çok rahat manipüle edilebilecek, ayrıştırmayı derinleştirecek bir şey, ki bu sosyal polarizasyon da demokrasinin altını oyan şeylerden bir tanesi.
Beni endişelendiren bir diğer konu, yapay zekâ ve demokrasi bağlantısıyla alâkalı. İnsanlar artık hiçbir şeye güvenmemeye başlıyor. Demokrasinin, demokratik kültürün önemli gereklerinden bir tanesi, o ortak güven Toplumsal olarak birbirimize duyduğumuz güven, kurumlara duyduğumuz güven ve o güven etrafında demokrasi inşa edilebiliyor. Bu yapay zekâyla, o güvenin altı oyuluyor. Tabii yapay zekâ otoriter yönetimlerin eline çok güçlü araçlar veriyor; mesela Çin’in, Türkiye de dahil, Ortadoğu ülkelerine sattığı yüz tanıma, sosyal medya takibi, büyük veri analizi, otomatik sansür gibi bir sürü araç var ve otoriter liderler bu araçları çok efektif bir şekilde kullanıyor.
Başa dönecek olursak, tüm bu önemli kritik teknoloji, birkaç şirketin elinde toplanmış durumda ve bugün Amerika’da tartışılan şeylerden bir tanesi bu. Kongre’de, bunun regüle edilmesine dair taleplerle ilgili bir tartışma söz konusuydu. Bu taleplerin gittikçe arttığını görüyoruz. Sözlerimi bitiriyorum ve size iyi yayınlar diliyorum.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Gönül. Biz yapay zekâ meselesini Ömer’le kapatalım. Ben açıkçası yapay zekâ kullanmaktan ürküyorum. Biraz kullanayım dedim, beceremedim ve frene bastım. Sen aşina mısın?
Ömer Taşpınar: Evet, aşinayım. Biraz önce Gönül konuşurken ne diyeceğimi düşünüyordum ve yapay zekâdan yararlanayım dedim. Google’da Copilot var, hemen cevap veriyor. “Yapay zekâ dünyanın sonunu getirir tezi neye dayalı?” diye sordum, bana bir paragraflık bir cevap verdi: “Yapay zekânın dünyanın sonunu getirebileceği tezi temel olarak sistemlerin insan kontrolünden çıkması, kendi kararlarını almaya başlaması ve insanlığın çıkarlarıyla ters düşmesi senaryolarına dayanır. Bu argümanları savunan kesime literatürde artificial intelligence doomer (yapay zekâ kıyâmetçileri) denmektedir. Anthropic ve OpenAI gibi lider teknoloji şirketlerinden ayrılan bazı üst düzey araştırmacılar bile, kontrolsüz bir süper zekâ yarışının, önümüzdeki 10 yıl içinde insanlığı yok etme riskini yüzde 10’un üzerinde gördüklerini belirttiler.”
İşte sana bir paragraflık bir cevap. Bunu yapay zekâ kendisi söylüyor ve çok güzel anlatıyor. Diyor ki: Bu yapay zekâ, internet gibi bir şey değil, insan kontrolünden bağımsız olarak otonom hale gelme riski var.’’ Bu bir bilim kurgu filmi gibi, elden çıkan bir robot, bir Frankenstein’ın oluşması ve o Frankenstein’ın dünyayı yok etmeye doğru götürmesi. Bu böyle kötü bir bilim kurgu filmi gibi gelebilir ama geçtiğimiz hafta, zannediyorum Anthropic’in CEO’su bir yazı kaleme aldı. Bu şirket Pentagon’la çalışan çok önemli bir şirket ve Pentagon’la sorunları var. Çünkü Pentagon bu yapay zekâ şirketini daha ciddi, askeri ve savunma sistemlerinde kullanmak istiyor. Ama bu şirketin CEO’su ilginç bir adam ve “Bir moratoryum ilan etmeliyiz ve devleti, yapay zekâyı regüle etmeye çağırıyorum. Bağımsız denetçiler olsun bağımsız denetlemeler yapılsın ve belirli kurallar getirilsin. Aksi takdirde yapay zekâ nedeniyle gerçekten kontrolden çıkmış -bunlara yapay zekâ ajanları deniyor- bir sürü şirketin veri tabanını yok edebilecek, bu şirketleri uzun zamanda kendi istemleri dışında bazı şeyler yapmaya doğru götürebilecek bir yapay zekâ otonom yapısına doğru gidiyoruz; bunlar kontrolden çıkabiliyor” diyor.
Bundan yaklaşık 2 hafta önce, her ne kadar kontrol etmek isteseler de bir yapay zekâ şirketi, başka bir yapay zekâ şirketinin veri tabanını yok etti. Kendi aralarında bir savaşa girdiler ki burada bütünüyle komut dışında, kendi başına hareket eden bir yapay zekâ sistemi vardı ve veri tabanlarını yok etti. Benim okuduğum literatürde, bu, savunma sanayiine girdiğinde, yani Çin ve Amerika ‘’kim daha yüksek teknolojide silah yapacak?’’ yarışına girdiğinde, otonomlaşan yapay zekâ bir şekilde kontrolden çıkıp, eğer amaç daha hızlı, daha büyük kapsamda zarar verebilecek silah yaratmaksa, o silahların kontrolden çıkabileceği bir dünyaya gidebileceğimizi söylüyor.
Bu yazı yazıldıktan sonra, Anthropic’in CEO’su ‘’moratoryum ilan edelim’’ dedikten sonra, Silikon Vadisi’nde ‘’Oligopoli’’ dediğimiz en büyük beş altı yapay zekâ şirketi ne yaptılar biliyor musun? Bunların içinde Elon Musk da var. Hepsi bir araya geldiler ve “Haklı, biz de korkuyoruz” dediler. “Yüzde 10’dan daha büyük bir ihtimalle dünya, önümüzdeki 10 yıl içinde bir felakete, bir kıyamete doğru gidebilir, yani insan soyu tükenebilir” gibi dramatik bir şeyle çıktılar ortaya. Yüzde 10’luk bir ihtimalden bahsediyoruz. Bunu kabul edenlerden biri de Elon Musk ve bu bana göre çok önemli bir şey.
Peki, Amerikan Devleti ne yapıyor? Amerikan Devleti bu tartışmaların o kadar gerisinde ki… Trump ve Kongre, “Biz hazır değiliz böyle bir şey yapmaya. Böyle bir moratoryum, kapitalizmin yaratıcı gücünü, araştırma- geliştirmeyi, inovasyonu zorlar” dediler. Tabii bunun arkasında “Haydi diyelim biz Amerika olarak bunu yaptık, Çin duracak mı?” korkusu var. Çünkü Çin şu anda bu yapay zekâ modellerinde sadece birkaç ay geriden geliyor; birkaç aylık bir rötarla Amerika’nın elindeki çipleri, teknolojiyi takip ediyor. Yani çok geride değil, ciddi bir rekabet ve bir yarış var. Çin’in bu yapay zekâ yarışını kazanması, şu anda Amerika’da, özellikle Pentagon’un, devletin korkulu rüyası, Silikon Vadisi’nin o kadar değil. Silikon Vadisi bir şekilde kendi inovasyonuna, yaratıcı gücüne, araştırma-geliştirme gücüne güveniyor ve Çin’le mücadele edebileceğine inanıyor. Ama Çin’den daha çok korkan Amerika’nın devleti, özellikle de Pentagon. Dolayısıyla ortada bir yarış var. Bu bir nükleer silah yarışı değil, yapay zekâ yarışı. Bu yapay zekânın kontrolden çıkma riski var, kıyâmet senaryoları var. Bunları CEO’lar ciddiye alıyorsa halkın da ciddiye alması gerekiyor.
Şu anda yapay zekâ, ekonomideki verimliliği, robotizasyonu, teknolojiyi çok arttırabilecek bir şey. İyi senaryolarda her şey robotize olabilir; robotize olmuş bir dünyada tamirciler bile robot hâline gelir, evdeki hizmetçiler robot hâline gelir, insanların işsizlik sorunu olabilir ama robotizasyon nedeniyle verimlilik o kadar artar ki, o verimlilik artışı devletlere, halka daha fazla refah dağıtma, vergileri birazcık kontrol ederek herkese minimum bir asgari ücret sağlama imkânı sağlar ve işsizlikten kurtulabiliriz. Belki de bütün ekonomi yükselir. Bu senaryoların yanında bir de kıyamet senaryoları var; bunların arasında bir denge bulmak gerekiyor. Devletin kesinlikle çok daha ciddi olarak regülasyonuna ihtiyacımız var. Ama bu alan o kadar yeni bir alan ki. Sen bir gazeteci olarak, ‘’korkuyorum” diyorsun ki teknolojiye ne kadar hâkim olduğunu da biliyorum. Belirli insanlar korkuyor, girmek istemiyor. Ben akademisyen olarak, öğrencilerimin makaleleri kendileri mi yazdılar yoksa yapay zekâyla mı yazdılar, bunun cevabını henüz daha bulabilmiş değilim.
Ruşen Çakır: Geçenlerde siyasi bir konuda bir makale okudum, çok beğendim ve bir arkadaşımla paylaştım; “Bunu muhakkak oku” dedim. Arkadaşım “Makale güzel ama yüzde 70’i Claude’la yazılmış” dedi. Ben bilmiyorum tabii bunları. Bir de bu Kürt meselesi ile ilgili siyasi bir makale.
Ömer Taşpınar: O yüzde 70’ini, yani Claude orijinal fikirleri mi koymuş ortaya? Çünkü Claude’a “Benim kafamda şöyle bir makale yazmak var, şu noktaları vurgulamak istiyorum makalede” diyebilirsin ve o beş noktayı vurguladıktan sonra Claude sana o makaleyi 5 bin kelimelik şekilde çok güzel çıkarır.
Ruşen Çakır: Farkındayım. Ama ben kendimi bildim bileli hep yazıp konuşan biriyim. Özellikle YouTube olmadan önce hep yazmış birisi olarak, bu bana ağır geliyor.
Ömer Taşpınar: O makaleyi okuduğunda sana “Bu sanki bir makineden çıkmış” dedirtti mi?
Ruşen Çakır: Genellikle çalıştığımız alanlar olduğu için, bilmediğim, adını duymadığım birisinin böyle bir makale yazmış olabilmesine şaşırmıştım. Sen kendi alanını düşün mesela. İsmini hiç duymadığın biri çıkıp iyi bir yazı yazıyor. Bu kadar kaliteli bir şey yazan birisini en azından bir şekilde biliyor olman lazım. O yüzden şaşırmıştım. Yoksa ‘’makaleyi yapay zekâ yazmıştır’’ diye bir düşünce gelmedi. “Helal olsun, hiç tanımıyorum, konuya çok hâkim” dedim. Bir de, konuya hâkim olmanın dışında birtakım perspektifler var. Ama yine konuya ve aynı zamanda yapay zekâya hâkim, güvendiğim birisinin verdiği rapor karşısında tekrar baktığımda, “Galiba dediği doğru” dedim. Sonuçta makaleden soğudum. Sahici bir insan ürünü olduğuna emin olduğum metinlere daha fazla sıcak yaklaşabiliyorum, öteki türlü, aldatılma hissi duyuyorum.
Ömer Taşpınar: Evet. İki şey söyleyeceğim Ruşen. Bu aldatılma, soğuma ve “makineler tarafından her şey yapılıyor” hissi, zamanla, insanın kendi sesi, insanın kendi emeği, bir insanla telefonda konuşabilme, bir hizmeti bir robot yerine bir insandan alma, konularında daha önemli bir piyasa yaratacak. Makinenin robotun içinde olmadığı, insanın içinde olduğu bir hizmet, bankacılıktan tut da her türlü alana kadar düşünebildiğin bütün hizmet sektöründe daha anlamlı bir hâle gelebilecek. Bu bir arz-talep durumu olacak, çünkü senin gibi daha sofistike insanlar bunu alacaklar.
Ama bir de şu var; bu iş verimliliği çok artırabilir. Mesela Daron Acemoğlu bu konuda çok optimist değil. Yapay zekâ konusunda belirli korkuları, çekinceleri olan bir kişi. The Economist dergisi Daron Acemoğlu’na biraz da o yüzden saldırdı gibi geliyor bana. The Economist, yapay zekâ konusunda Pollyannacı olacak kadar iyimser, yapay zekânın her şeyi değiştirecek, internet gibi verimliliği çok artıracak bir devrim olduğunu düşünüyor. O nedenle, borsaların, ekonominin, finans piyasalarının bu kadar yapay zekâ nedeniyle bir balon yaşamasına bile, bir balon olarak bakmak istemiyor. Bunu gerçekten verimlilik üzerine oturtulmuş, metrikleri olan bir ekonomik kazanım olarak düşünüyor. Onlar da “Ya, bu gerçekten bir devrim ve insanın verimliliğini, piyasaların verimliliğini, ekonominin verimliliğini çok artırabilir” diyorlar.
Yani bir kıyamet günü senaryoları var, bir de, ‘’bu belki de teknolojik olarak gelebileceğimiz en önemli noktalardan biri’’ meselesi var. Ben kendimi ortada konumlandırıyorum ve biraz da Amerika ve Çin arasındaki askeri dengeleri takip ettiğim için, endişeliyim. Çünkü Amerika da Çin de nükleer konuda ve genel askeri konularda yapay zekâya çok bağımlı olarak gidiyorlar. Yapay zekâ otonom bir hâle gelirse, bunlara komut olarak “Yapabildiğin kadar yap, mutlaka Amerika’yı takip et, Amerika’dan daha fazlasını yap” dediğinde otonomlaşacak bir öldürücü güç, bir insanın vereceği bir komut dışında da delice bir şey yapabilir. Bunu geçen hafta Hugging Face denen veri tabanı olan şirketin, veri tabanının bütünüyle silinmesiyle gördük. Bu istenilen bir şey değildi. Yani insan istemi dışında otonomlaşan bir yere giderse bu,, işte o zaman gerçekten bir kitlesel savaşa doğru gidebilir. O senaryoları da ciddiye almak lazım. O yüzden yüzde 10 hiç de yabana atılacak bir ihtimal değil. Bunu, bu işten para kazanan, bu işlerin içindeki CEO’lar söylüyorsa, devletin ciddiye alması lazım. Ama maalesef öyle bir yerdeyiz ki, Amerikan Devleti şu anda Amerikan özel sektöründen daha geride bu konularda. Özel sektör devlete yalvarıyor, “Bunu regüle et, sana ihtiyacımız var” diyor. Ama özellikle Trump’ın içinde olduğu devlet, Biden’dan farklı olarak, bu konulara girmek istemiyor. Önce Silikon Vadisi bu nedenle Trump’a gitti, çünkü regülasyon istemiyorlardı. Ama bugün kendileri bile korkuyorlar. Yaklaşık 2 yılda bu yere geldiler.
Ruşen Çakır: Ömer, bir de şöyle de bir şey var: Trump regüle etmesi daha kötü olabilir.
Ömer Taşpınar: Trump regüle etmesin zaten. Trump devletin başında sadece komut verecek, “Şu işe regülasyon getirelim” diyecek, ama zaten getirmek istemiyor. Onun dünyasında ‘’vahşi bir kapitalizm var. Bu savaşı Amerika kazansın” şeklinde devam ediyor.
Ruşen Çakır: Allah sonumuzu hayır etsin diyerek bitirelim. Ömer Taşpınar’a, Gönül Tol’a çok teşekkürler. Transatlantik’e noktayı koyuyoruz. Hepinize çok teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.”








