Yener Orkunoğlu yazdı | Hegel’in dinamik evreni: Varlık, hiçlik ve oluşun diyalektiği

Yeni bir dünya düzenine ve muhtemel bir kaos dönemine doğru geçildiğine dair görüşler ileri sürülüyor. Oluşmakta olan yeni-dünya düzeninin ontolojik yapısını anlamak için kavramsal araçlar gerekli.

Bu nedenle, son dönemlerde akademik çevrelerde ve entelektüel dünyada Hegel felsefesine yönelik ilginin büyük bir ivmeyle arttığına tanıklık ediyoruz. Bu canlanmanın arkasındaki en temel neden, onun felsefesinin merkezinde yer alan “bağlantısallık” ve “bütünselcilik” görüşlerinin, her şeyin birbirine ağlarla bağlı olduğu günümüz dünyasında giderek daha fazla kabul görmesidir.

Hegel’in yaşadığı dönem, eski feodal düzenden kapitalizme geçişin yaşandığı bir geçiş dönemiydi. İşte bu dönemde Hegel, kendi felsefi sistemini yavaş yavaş kurmaya başlar. Hegel, bu bütünsel sistemi inşa ederken öncelikle inanca yer açmak amacıyla insan bilgisini sınırlayan ve bütünsel hakikati kavramaktan vazgeçen Kant’ın felsefesini sert bir şekilde eleştirir; aklın mutlak (bütünsel) hakikati kavrayabileceğini savunur. Ardından, özne ile nesneyi ya da doğa ile tini birbirinden tam anlamıyla koparan Fichte ve Schelling’in düalizmini diyalektik bir süreçle aşarak, her şeyi yaşayan bir bütünlük içinde birleştiren bir filozof olarak öne çıkar.

Hegel’in felsefesindevarlığın öznelleşmesi” teması, sisteminin merkezi ve en önemli fikirlerinden biridir. Çünkü gerçeklik, yalnızca bir Töz (madde, cevher) değil, aynı zamanda bir Özne’dir. Bu görüş, Hegel felsefesinin kalbidir. Hegel’e göre varlık (Töz), durağan bir madde değildir; kendini geliştiren ve tarihsel süreçte kendi bilincine varan aktif bir öznedir. Bu görüş, son derece önemlidir ve her şeyi maddeleştirerek ve metalaştırarak araçsallaştıran kapitalist modernitenin içkin bir eleştirisini içerir. Doğayı ve insanı, harcanacak ‘hammadde’ veya ‘araç’ olarak gören kapitalist moderniteye karşı bir eleştiri getirmiş oluyor Hegel. Fakat “varlığın öznelleşmesi” konusunu ayrı bir yazıda daha ayrıntılı ele alacağım.

Düşünce dünyasının kısırlaştığı günümüzde, felsefi düşüncenin çok gerekli olduğu inancıyla, önümüzdeki birkaç hafta boyunca Hegel’in felsefesini ve kurduğu ilk sistemi anlatmaya çalışacağım. Ardından meşhur Tinin Fenomenolojisi ve Mantık Bilimi gibi temel konularını ve onun tarih-coğrafya, sanat anlayışını kısaca ele alarak bu devasa düşünce dünyasını birlikte keşfedeceğiz. Fakat bu yazımda, Hegel sisteminin üçlü yapısını kısaca açıklamak istiyorum.

Hegel felsefesi denildiğinde akla genellikle karmaşık, anlaşılması güç ve adeta başka bir dilde yazılmış gibi metinler gelir. Ancak Alman filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in aslında yapmaya çalıştığı şey şudur: Hegel, evrenin, insan aklının ve tarihin nasıl hareket ettiğini, nasıl geliştiğini ve her şeyin birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu açıklamak istiyor.

Hegel’e göre evren durağan bir yer değildir; sürekli hareket eden, kendi üzerine düşünen ve gelişim gösteren devasa bir organizma gibidir. Filozof bu bütünsel sürece “Geist” (Tin, yani Evrensel Akıl veya Tin) adını verir. İşte bu makalede, Hegel’in evreni ve düşünceyi açıklamak için kurduğu o meşhur sistemini, popüler basitleştirmelerin ötesine geçerek onun gerçek başlangıç üçlemesi olan Varlık, Hiçlik ve Oluş kavramlarıyla ele alacağız.

Hegel'in dinamik evreni
Yener Orkunoğlu yazdı | Hegel’in dinamik evreni: Varlık, hiçlik ve oluşun diyalektiği

Sistemin temel yapısı: Varlık, hiçlik ve oluş nedir?

Hegel’in felsefesini anlamanın anahtarı, onun “diyalektik” adını verdiği düşünme ve gelişme yöntemidir. Popüler kültürde bu yöntem genellikle “Tez – Antitez – Sentez” üçlemesiyle özetlenir. Oysa Hegel’in kendisi bu üçlemeyi kullanmayı reddettiği için bu tür bir sınıflandırma doğru değildir.

Hegel’in mantıksal sisteminin gerçek motoru Varlık (Sein), Hiçlik (Nichts) ve Oluş (Werden) arasındaki geçişkenliktir. Bu kavramlar, düşüncenin ve gerçekliğin en temel devinim yasasını oluşturur.

Diyalektik süreci, bu kez saf felsefi kavramları kullanarak bir tohumun hikâyesiyle açıklayalım:

  • Varlık (Başlangıç): Elimizde sadece bir tohum vardır. Bu, kendi içindeki tüm potansiyeli barındıran ama henüz belirlenmemiş olan “Varlık” aşamasıdır. Tohum sadece vardır; ancak henüz ne yaprağı ne meyvesi olduğu için içeriksel olarak boştur.
  • Hiçlik (Çelişki/Karşıtlık): Tohumu toprağa ekeriz. Tohum çürümeye, kendi formunu kaybetmeye başlar. Tohum artık tohum olmaktan çıkar; yani kendi “Hiçlik”ine, bir başka deyişle kendi olumsuzlamasına dönüşür. Ancak bu yok oluş, mutlak bir sıfır değil, yeni bir şeye gebe olan yaratıcı bir olumsuzlamadır. Burada hiçlik veya olumsuzlama, dönüşümü kasteder.
  • Oluş (Yeni Birleşim): Bu yok oluşun ve çatışmanın içinden yepyeni bir form doğar: Filizlenen bir ağaç. Ağaç, ne tek başına tohumdur (Varlık) ne de sadece çürüyüp giden bir maddedir (Hiçlik). Ağaç, bu ikisinin dinamik birleşimi olan “Oluş”tur. Oluş, varlık ve hiçliğin birbirine sürekli geçişiyle gerçeğin doğmasıdır.

Hegel felsefesinde hiçbir düşünce ya da varlık durağan kalmaz. Saf bir Varlık, belirlenimsiz olduğu için zorunlu olarak Hiçlik’e çöker; bu ikisinin dinamik geriliminden ise sürekli bir “Oluş” fışkırır. İşte Hegel’in tüm evrensel sistemi (Mantık, Doğa ve Tin) tam olarak bu üçlü döngüyle inşa edilmiştir.

Birinci aşama: Mantık felsefesi (Saf varlık)

Sistemin ilk basamağı olan Mantık Felsefesi, tam anlamıyla saf Varlık (Sein) aşamasıdır. Hegel için mantık, klasik anlamdaki kuru akıl yürütme kurallarından ibaret değildir. Burası, evrenin ve doğanın henüz somutlaşmadığı, her şeyin sadece “saf düşünce” ve “belirlenimsiz potansiyel” olarak var olduğu başlangıç noktasıdır.

Bunu bir mimarın zihnindeki henüz çizilmemiş, inşa edilmemiş bir köprü projesine benzetebiliriz. Mimarın zihnindeki bu fikir, henüz dışsal bir gerçeklik kazanmadığı için belirlenimsiz bir “Varlık” halindedir. Ancak köprünün tüm matematiksel kuralları, tasarımı ve fikri mimarın zihninde kusursuz bir şekilde mevcuttur.

Hegel buna “Kendinde Tin” (kendi içinde saklı duran akıl) der. Bu aşamada düşünce soyuttur. Henüz somutlaşmadığı, yani kendi karşıtıyla (hiçlikle) yüzleşmediği için kendi sınırlarını tam olarak bilemez. Sadece kendi içine kapalıdır ve gerçekte ne olduğunu anlamak için kendi dışına çıkmak, yani bir “oluş” sürecine girmek zorundadır.

İkinci aşama: Doğa felsefesi (Kendine yabancılaşma)

Saf düşünce, kendi potansiyelini gerçekleştirmek ve somut bir gerçekliğe kavuşmak için kendi zıddına, yani maddi dünyaya yönelir. İşte bu aşama “Doğa Felsefesi”dir. Doğa, aklın kendi saf zihinselliğini olumsuzlayarak (dönüştürerek), fiziksel, maddi dünyada cisimleşmesidir.

Burada akıl, doğaya dönüştüğünde kendi özgürlüğünü kaybeder ve kendi kendinin olumsuzuna (Hiçlik/Dışsallık) dönüşür. Doğa yasaları son derece katıdır. Bir taş yerçekimine karşı koyamaz; bir nehir yatağının dışına serbestçe akamaz. Bu yüzden Hegel doğayı, Tinin kendi özüne yabancılaşması, yani düşüncenin maddede kendi zıddıyla karşılaşması olarak tanımlar.

Mimar örneğimize geri dönelim: Mimar zihnindeki o saf projeyi (Varlık) hayata geçirirken, onu maddenin sınırlarıyla (Hiçlik/Sınırlama) yüzleştirmek zorundadır. Çimento dökülürken, demir bükülürken rüzgârla ve yerçekimiyle mücadele edilir. Düşünce, maddeyle karşılaşınca adeta kendi saf özgürlüğünden vazgeçer ve sınırlanır. Doğa felsefesi kendi içinde üçe ayrılır:

  • Mekanik: Maddenin en dışsal, en cansız halidir (uzay, zaman, hareket, yerçekimi). Taşlar sadece dışsal etkilerle hareket eder; içsel bir yaşamları yoktur.
  • Fizik: Maddenin nitelik kazanmaya başladığı aşamadır (ışık, ısı, kimyasal süreçler). Maddeler birbirini etkiler, reaksiyona girer.
  • Organik: Hayatın başladığı, doğanın nihayet canlandığı aşamadır (bitkiler ve hayvanlar). Burada doğa, kör bir makine olmaktan çıkıp kendi kendini organize eden canlı organizmalara dönüşür. Hayvanlarda artık duygu ve temel bir algı başlar; ancak hala tam bir özgürlük ve kendi üzerine düşünme yetisi yoktur.

Üçüncü aşama: Tin felsefesi (Oluş ve özgürlük)

Doğanın en üst noktasında, yani organik aşamanın zirvesinde insan tarih sahnesine çıkar. Bu olgu, doğa tarihi açısından son derece önemli bir dönemeçtir. Çünkü insanın ortaya çıkışıyla, evrensel akıl (Geist), doğanın o kör yasalarından sıyrılarak yeniden bilince, düşünceye kavuşur. İşte burası, Varlık ile Hiçliğin dinamik birleşimi olan en görkemli “Oluş” (Werden) aşamasını, yani “Tin Felsefesi”ni oluşturur.

Tin felsefesi, aklın doğadaki yabancılaşmasından (Hiçlik’ten) kurtulup kendi evine, yani özgür düşünce dünyasına geri dönüşüdür. Ancak bu dönüş, ilk aşamadaki (Mantık felsefesindeki) o soyut, belirlenimsiz “Varlık” gibi değildir. Artık doğanın sınırlarını ve çelişkilerini aşmış, olgunlaşmış, somut bir “Oluş” süreciyle kendini gerçekleştirmiş bir akıl vardır.

Tin felsefesinin motoru, akıl ve özgürlüktür. Akıl, nesne ile özne arasında köprü kurarak hem nesneyi özneleştirir hem de özneyi nesnelliğe yönlendirir. Bunu bir örnekle açıklamak istiyorum:

Bir sanatçının heykel yapma sürecini düşünelim. Mermer (nesne), başlangıçta kendi başına sessiz ve anlamdan yoksundur. Sanatçı (özne) ise kafasındaki fikri bu mermere aktarmak ister. Sanatçı mermeri yonttukça, mermer sadece dışsal bir taş olmaktan çıkar; sanatçının zihnindeki rasyonel fikrin somut bir ifadesi haline gelir. En sonunda ortaya çıkan heykelde, özne (sanatçının zihni) ve nesne (mermer) birleşmiştir. Sanatçı esere baktığında kendi aklını ve özünü görür. Hegel’e göre insanın dünya ile ilişkisi tam olarak bu yontma işlemidir.

Bu örnek, sanatçının aklını özgür bir biçimde kullandığını da gösterir. Hegel açısından tarih, özgürlük bilincinin gelişim tarihidir. Bilinci geliştiren ise akıldır. Akıl ile el ele veren özgürlük ise insan yaşamına anlam kazandırır. Özgürlük-Akıl-Yaşamın anlamı arasındaki ilişki, başka bir yazının konusu olacağı için, bu yazımda şimdilik bu kadarıyla yetiniyorum.

Hegel’in Tin felsefesi ise üç alandan oluşur: Öznel Tin; Nesnel Tin ve Mutlak (Bütünsel) Tin. Bunlar, kısaca şöyle açıklanabilir:

A) Öznel tin (Bireysel bilinç)

Bu aşamada akıl, tek tek bireylerin zihninde uyanır. Bu, sizin, benim veya herhangi bir insanın kendi iç dünyasıdır. Kendi kendimizin farkına vardığımız, düşündüğümüz, hissettiğimiz bireysel psikoloji alanıdır.

Öznel Tin de kendi içinde üçe ayrılır:

  • Antropoloji: İnsanın doğaya en yakın olduğu, bedensel dürtülerin, hislerin ve mizaçların etkisinde olduğu doğal ruh aşaması.
  • Fenomenoloji: İnsanın “ben” ve “öteki” ayrımını yaptığı, dış dünyayı algıladığı ve kendi bilincinin farkına vardığı aşama.
  • Psikoloji: İnsanın sadece algılamakla kalmayıp; hafıza, hayal gücü, irade ve düşünme gibi yüksek zihinsel süreçleri kullanarak özgür bir bireye dönüştüğü aşama.

Ancak tek bir bireyin özgürlüğü ve bilinci dünyayı açıklamaya yetmez. İnsanlar bir araya gelip toplumları, yasaları ve devletleri kurduklarında yepyeni bir boyuta geçilir.

B) Nesnel tin (Toplumsal ve kurumsal akıl)

Bireysel akıl, tek başına sınırlıdır. İnsanlar bir arada yaşamak, adalet sağlamak ve ortak bir yaşam kurmak için kurumlar üretirler. İşte bireylerin ortak zihninin, dış dünyada yasalar, ahlak kuralları ve devlet biçiminde somutlaşmasına Hegel Nesnel Tin adını verir.

Burası bizim sadece kendi kafamızın içindeki özgürlükle yetinmeyip, bu özgürlüğü dünyada kurumsallaştırdığımız alandır. Üç alt başlığa ayrılır:

  • Soyut Hak (Hukuk): Mülkiyet hakları, sözleşmeler ve yasalar. “Burası benim evim, şurası senin” diyerek sınırları çizdiğimiz, kuralları koyduğumuz ilk dışsal aşamadır.
  • Ahlaklılık (Moralite): Kuralların sadece dışsal yasalar olmaktan çıkıp, bireyin kendi vicdanında hissedilmesidir. “Yalan söylememeliyim çünkü bu benim içsel ödevimdir” diyen bireysel niyet aşamasıdır.
  • Etik Yaşam (Sittlichkeit): Burada bireysel vicdan ile toplumsal yasalar mükemmel bir uyum içinde birleşir. Artık yasalar bize zorla dikte edilen şeyler değildir; biz o toplumun doğal bir parçası olarak ahlakı yaşarız. Bu da sırasıyla Aile (sevgi birliği), Sivil Toplum (bireysel çıkarların ve işbölümünün olduğu alan) ve nihayetinde Devlet (bireylerin ortak iradesinin en üst düzeyde organize olmuş hali) şeklinde kendini gösterir. Hegel için devlet, bireysel özgürlüğün toplumsal düzeyde en yüksek seviyede gerçekleştiği bir çatıdır.

C) Mutlak (bütünsel) tin (Sanat, din ve felsefe)

Sistemin en tepe noktası ve nihai sentezi “Mutlak Tin”dir. Hegel, mutlak kavramını esas olarak bütünlük anlamında kullanır. Burada evrensel akıl (Geist), ne sadece tek bir insanın kafasındadır (Öznel Tin) ne de yasalarda ve devlet kurumlarındadır (Nesnel Tin). Mutlak Tin aşamasında evrensel akıl, kendi kendini tamamen sınırsız, zamansız ve en saf haliyle kavrar. Kendini ifade etmek için artık ne maddeye ne de yasalara ihtiyaç duyar.

Bu nihai kendini tanıma süreci de kendi içinde insanlığın ürettiği üç büyük alanla gerçekleşir:

  • Sanat (Sezgi/Görü): Mutlak olanın, gerçeğin ve güzelliğin fiziksel formlar (mermer, boya, ses) aracılığıyla duyusal olarak ifade edilmesidir. Michelangelo’nun bir heykeline baktığımızda veya Beethoven’ın bir senfonisini dinlediğimizde, aklın maddeyi nasıl aştığını ve ona nasıl ruh üflediğini doğrudan duyularımızla hissederiz. Ancak sanat hala maddeye bağımlıdır.
  • Din (Temsil/Tasarım): Sanatın o maddesel formlarının ötesine geçerek, gerçeği zihinsel imgeler, hikâyeler, semboller ve inançlar aracılığıyla kavramaktır. Din, insanın mutlak olanla olan ilişkisini kalbiyle, inancıyla ve kutsal anlatılarla kurduğu aşamadır.
  • Felsefe (Kavram): Sistemin nihai sonudur. Felsefe ne sanat gibi maddesel formlara ne de din gibi sembollere ve inançlara ihtiyaç duyar. Felsefe, aklın kendini “saf kavramlar” ve “saf düşünce” aracılığıyla, yani tamamen kendi diliyle, mantıksal olarak kavramasıdır. Hegel felsefesinde, felsefe tarihinin kendisi Tinin kendini tanıma yolculuğunun ta kendisidir.

Sonuç: Muazzam bir çember

Hegel’in dinamik sistemini incelediğimizde, karşımıza düz bir çizgi değil, devasa bir çember çıkar. Sistem, Mantık felsefesinde belirlenimsiz bir “Varlık” olarak başlar; Doğa felsefesinde “Hiçlik” yani madde biçiminde kendine yabancılaşarak sınırlarını keşfeder ve Tin felsefesinde insan bilinci üzerinden tüm bu çelişkileri aşan muazzam bir “Oluş” süreciyle tekrar kendi evine döner.

Yolculuğun sonunda akıl, artık kendi potansiyelini tamamen gerçekleştirmiş, tarihin süzgecinden geçmiş ve kendini tam anlamıyla tanımış olarak evine ulaşmıştır.

Hegel bize şunu fısıldar: İçinde yaşadığımız evren, her bir çatışmasıyla, her bir tarihi olayıyla, sanatı, bilimi ve felsefesiyle aslında tek bir büyük bütünün, kendini anlama ve özgürleşme mücadelesidir. Ve bizler, bu evreni anlamaya çalışan insanlar olarak, aslında evrenin kendi kendini anlama sürecinin en önemli parçalarıyız.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş