CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na mahkeme tarafından mutlak butlan kararı uygulanması, siyasette kontrolsüz güç yoğunlaşmasının toplumsal yaşam ve siyasal ilişkiler için ne gibi tehlikeler oluşturduğuna dair tartışmaları da beraberinde getirdi. Cumhurbaşkanlığı sisteminin gerekliliği savunulurken ileri sürülen en önemli iddia, başkanlık sistemi ile ülkede daha iyi yönetilebilirlik sağlanacağı idi. Aradan geçen zaman ve son cumhurbaşkanlığı seçimlerinden beri gözlemlenen gelişmeler, yaşanan olaylar, bu konu üzerinde bazı temellendirilmiş yargılar oluşturmamıza olanak sağlıyor.
Toplumun mutlak butlan bağlamında gündeminde oluşan sorulara sadece politik ve hukuki açıdan değil, felsefi açıdan da açıklık getirmek gerekmektedir. Gündeme gelen en büyük problem, siyasi gücün tek elde kontrolsüz bir şekilde toplanmış olmasıdır. Felsefe bu konuda ne diyor? Bunu her şeyden önce modern çağın en büyük siyaset felsefecilerinden John Locke ile belirtmek gerekiyor.
Siyasi meselelerde, günlük hayatımız bununla dolu olsa da ve propaganda makinaları bize iyi niyeti tek geçerli kıstas olarak öğretmeye çalışsa da, iyi niyetli olmak, temel alınabilecek en yanlış ölçüdür. Siyasi meselelerin konusu hiçbir zaman iyi niyet değildir. Ahlakın konusu bile hiçbir zaman tek başına iyi niyet değildir. Fakat her zaman güçtür. Güce ne olacak, güç kaynağını kimden veya neden alacak, kime ne kadar verilecek? Locke‘a göre, siyasette cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir. Bir Alman halk deyiminde”güvenmek iyidir, önlem almak daha iyidir” denir. Bu en çok da siyaset için geçerlidir. Konuya yakından bakalım.
Hobbes, Locke ve güç problemi
Nedir öyleyse güç? En genel anlamıyla güç, eylem yetkinliği demektir. Locke, “Güç bir değişiklik yapabilme veya bir değişiklik kabul edebilme şeklinde iki yönlüdür” diyor. Locke, her ne kadar “değişiklik yapabilme” gücünü “etkin”, “değişiklik kabul edebilme” gücünü “edilgin” olarak tanımlasa da; güç her zaman etkindir. Hegelci açıdan düşünecek olursak, diğerine yaptığımızı kendimize de yaparız. Diğerinde yol açtığımız değişikliği kendimizde de yaparız. Eş deyişle kendimize kabul ettiremediğimiz değişikliği başkasına da kabul ettirememiz çok zordur. Eğer diğerinde meydana getirdiğimiz bir değişiklik var ise, bu değişiklik bizde de meydana gelmiştir. Farklı biçimlerde de olsa Hegelci açıdan kendinde köleliği kabul etmeden diğerini köleleştirmek mümkün değildir. Gücün iki yönlülüğünü bu anlamda almak gerekmektedir.
Modern felsefede asıl güç filozofu ünlü İngiliz filozofu Thomas Hobbes’tur. Friedrich Nietzsche ve Michael Foucault, bu konuda Hobbes’un birer kötü kopyası bile olamazlar. Hobbes, tüm insan ilişkilerini güç ilişkileri olarak çözümler. Hatta güçten kaynaklanan ün, şan ve şöhret gibi türevsel şeyleri bile güç kavramı çerçevesinde ele alıyor. İnsan ilişkilerini güçten arındırmak yalnızca tatlı ütopyalarda mümkündür. Gücün en temel özelliklerinden birisi, çığ gibi sürekli büyüme eğilimi içinde olmasıdır. Güç sürekli birikir ve yayılır. Bu, gittikçe yaşamımızın tüm alanlarını kontrol etmeye ve önlem alınmazsa giderek hepimiz için ahlaki bakımdan kırmızı çizgi olan mahremiyetin yok olmasına kadar varabilir. Güç doğru yönlendirilmezse, can için bile yok edici olabilir –ki can, Hobbes’a göre, en kutsal olandan daha kutsaldır.
Güç, Hobbes’a göre, eşitlik ilişkisinin bile temelini oluşturur, özgür olmak nasıl bir güç gerektiriyorsa, eşit olabilmek de bir gücün ifadesidir sonunda. Ama güç hep bir ast-üst ilişkisi çerçevesinde belirir. Gücün sürekli birikme ve büyüme eğilimi içinde olması nihayetinde gücün kendisi için de yıkıcıdır. Bu nedenle kendisini hep belirleme ve sınırlama ihtiyacı duyar. Fakat gücün ereğinde özgürlük varsa, güç yıkıcı değil, yapıcı ve yaratıcı olur. Güç kendisini gerçek anlamda kendi özgür yaratıcılığında gerçekleştirip, tüketir. Bu da gösteriyor ki toplumsal-politik güç iyi örgütlenirse ve iyiye kullanılırsa özgürlük tesis edilir. Güç, ne kadar sıkı örgütlenmiş olursa olsun, eğer yıkım getiriyorsa, kötü örgütlenmiş ve kötüye kullanılmış demektir. Hitler faşizminin ülkesi ve ulusu için ne kadar büyük yıkım ve felaketlere yol açtığını hatırlamak yeterlidir. Fakat güç olmadan esaretten kurtulmak da mümkün değildir.
Rousseau’nun özgürlük perspektifi
Felsefe güç sorunsalı karşısında bize ne önerir, filozofların bize bir önerisi var mıdır? Hobbes, kendisini siyasi olarak örgütlemiş bir toplumun gücünün kötü kullanımı sonucu kendi kendisini yiyip bitiren bir topluma dönüşmemesi için her şeyden önce iç uzlaşının ve iç barışın sağlanmasının gerektiğine işaret eder. Bunun için ise bolluk ve iyi ve adil bir paylaşım şarttır. Kıtlık ve kötü paylaşımdan kaynaklanan yoksulluk toplum için sürekli savaş demektir. Öyleyse temel olan toplumsal-siyasi örgütlenmenin sanatsallığı, içeriğinin, amacının ve araçlarının özgürlük olarak örgütlenebilmesidir. Jean-Jacques Rousseau, Türkiye Cumhuriyeti için de kurucu önemi olan bu filozoftur. “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde egemen olan halk ile yürütücü olan hükümet arasındaki güç ilişkisine dikkat çeker. Seçim bir hükümeti kurmak için yapılır. Bir hükümeti seçmek, kendisini bir güç olarak örgütlemiş olan toplumun gücünün ortak iyi için idaresini kurmak üzere yetkili kişileri seçmek demektir.
Rousseau, “Eğer hükümet toplumdan daha güçlü olursa, hükümet toplum karşısında keyfileşir” der. Toplum artık iflah olmaz, huzur bulamaz. Toplumun iç uzlaşısı ve iç barışı bizzat kendi iç ilişkilerinde kendisinin yarattığı güç dengesizliği nedeniyle tehdit edilir olur. Böyle bir toplumda insanlar sürekli tehdit altında ve korku içinde yaşamak zorunda kalır. Oluşmuş olan güçler dengesizliği sonucu hükümet yargıya ve yasamaya müdahale etmeye başlar ki, bu, Rousseau’ya göre, toplum için ölüm demektir. Mutlak butlan bağlamında yaklaşanın bir felaket olduğunu görmek zor değildir bu bakımdan.
Tarihsel hatırlatmalar
Soruna birkaç açıdan yaklaşmak mümkündür. Tarihsel bakımdan, politik yönelimden bağımsız olarak bir toplumda gücün bazı ellerde aşırı ve kontrolsüz bir şekilde yoğunlaşması her zaman yıkım ve felaket getirmiştir. Hitler Almanya’sında kontrolsüz güç yoğunlaşması istenen bir durumdu ve parti-devlet bütünleşmesi kısa sürede ülkenin bölünmesine kadar götüren yıkım ve felaket getirmiştir. Aynı şekilde Sovyetler Birliği’nde, Hitler Almanya’sının baskısı karşısında istenmeyen bir durum olarak oluşmuş olsa dahi; Nazizm yenildikten sonra gerekli reformlar yapılamadığı için aşırı güç yoğunlaşması ülkeye sonunda bölünme ve yıkım getirmiştir. Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları ülkesine ve halkına yıkımdan başka bir şey getirmemiş başka benzer sayısız örneklerle doludur. Sadece Güney Afrika’da “ayrımcılık” anlamına gelen ırkçı “Apartheid” rejimini, Franko faşizmini ve Kongo’yu, Salazar’ı hatırlamak geleceğe dair öngörü kazandırabilir. Hobbes, insanın özgürlüğünün sınırlanabileceğini, fakat hiçbir zaman yok edilemeyeceğini belirtir. İnsan özgür bir varlıktır ve doğada temellendirilmiştir.
Sovyetler Birliği 1992 yılında yıkıldığında Fidel Castro, Küba’da tek parti sistemini benimsemiş olsalar da, mealen, aynı yoldan yürümediğimiz için ne iyi etmişiz, diye yorumlamıştır. Castro’nun bahsettiği fark, Alman filozofu G.W.F. Hegel’in işaret ettiği, halkın bir bütün olarak etkinleştirilmesi problemidir. Nicolò Machiavelli, modern politika anlayışı ile feodal monarşist geleneksel politika anlayışı arasındaki farka işaret ederken, en çok da halkın politik konularda yetkinleştirilmesine ve prensin halk tarafından benimsenen meşru kamusal kişilik olması gerektiğini özellikle vurgular.
Ülkemizde durum nedir ve önlemler neler olabilir?
Ülkemizde son birkaç on yılda parti-devlet bütünleşmesi yönünde büyük adımlar atıldı ve ülkemiz tarihinde bilmediğimiz radikal adımlar atılıyor. “Cumhur İttifakı”nı oluşturan iktidar partilerinin onayı olmadan neredeyse bir kuş dahi uçamaz olmuştur. Fakat bu konuda bize bazı yargılar oluşturmamıza müsaade eden olumlu veya olumsuz sonuçlarını artık açıkça görmeye başlıyoruz. Örneğin her tarafta şikâyet konusu olan liyakatsizlik bir rastlantı değildir. Liyakatsizlik ülkemizi ve toplumumuzu yakalamış olduğu uygarlık seviyesinden çok gerilere çekmiştir.
Adalet sisteminin işleyişinde yaşanan büyük problemler, adaletin adil bir şekilde dağıtılmasını engellediği için suç işlemeye olan eğilimi artırmaktadır. Toplumda şimdiden iktidar partilerinden yana olanlar ve olmayanlar arasında büyük bir yarılma yaşanmaktadır. Bunun toplumun idare edilebilirliği bakımında bir ilerleme ve iyileşme olmadığı çok açık bir şekilde görülmektedir.
Bilindiği üzere ülkemizde 14 Mayıs 2024’te yapılan seçimlerden sonra mevcut durumda Meclis’te çoğunluğu almış görünen iktidar blokuna bir de olağanüstü yetkilerle donatılmış cumhurbaşkanlığı verilmiştir. Böylece aynı elde toplum tarafından hiçbir şekilde kontrol edilemez ve dengelenemez bir güç yoğunlaşması ve tekelleşmesi oluşmuş bulunmaktadır. Buna karşın sistemin kendi içinden bu güç yoğunlaşması sonucu oluşan patlayıcı durumu dengeleyecek herhangi bir mekanizma geliştiremediği çok açıktır.
Güç dengesizliğinden çıkış için ne yapılabilir?
Güç dengesizliği kendisini toplumun iktidar ve hükümet güçleri karşısında kendisine siyasal gücü belirleyebileceği ve kontrol edebileceği tüm olanaklarından mahrum kalmış olmasında gösteriyor. Bu durumda kendi “iyiliği” için idare etmesi amacıyla seçtiği kurumların ve hükümetin, yine kendisi için bir cendereye dönüşmüş bulunuyor. Güç iyi kullanılırsa özgürlük, kötüye kullanılırsa yıkım ve vahşet demektir. Bu durumdan çıkışın sadece parlamento içi aritmetiğin düzeltilmesiyle mümkün olduğunu söylemek artık mümkün görünmüyor. Yoğunlaşmış güç yıkıcı şiddete dönüşmeye başlamıştır. Buna karşı tek seçenek olarak halkın etkinleştirilmesi ve yetkinleştirilmesi gerekmektedir. Halkın, hükümet tarafında oluşan güç yığılması ve yoğunlaşması karşısında denge oluşturabileceği önlemlere ihtiyaç duyduğu iyice belirginleşmiştir. Ancak bu önlemler, toplumu olabilecek büyük felaketlerden koruyabilir.
Bu durumda gücün idaresi belki sorunsuz olmayacaktır. Zira güçler ayrımı ve güçler dengesi, güçler savaşını kontrollü kılma çabasının bir ürünüdür. Güçler savaşını ortadan kaldırma arzusunun değil. Fakat bu durum bizi güç yoğunlaşması sonucu muhtemel olan hızlı siyasi yürüyüş ile duvara toslamak yerine yavaş ve daha dikkatli yürümek ve sonunda tüm dünyada içinden geçtiğimiz zor süreci daha iyi idare etme olanağı sunabilir. Güçler dengesi herkesin daha dikkatli ve daha temkinli olmasını beraberinde getirecektir. Hiç kimse tüm ulusun “kursağına” tam olarak sinmeyen bir şeyi yapmaya yeltenmeyecektir.
Fakat güçler ayrımı ve güçler dengesi önermesi, yukarıdaki felsefi analizlerin gösterdiği gibi kalıcı bir çözüm önerisi değildir. Uzun erimli olarak toplumsal ilişkilerin içeriğini ve ereğini özgürlük olarak örgütlemenin yollarını, yöntemlerini ve araçlarını geliştirmek gerekmektedir.
Rousseau, insanlar arasında fiziksel ve ahlaki eşitsizlikler olduğuna dikkat çeker. Fiziksel eşitsizlik, herkesin farklı fiziksel kuruluşundan kaynaklanır. Bunların birer kapasite olarak alınması ve geliştirilmesi gerekmektedir. Fakat fiziksel farkların, tarihte ve modern toplumda olduğu gibi mülkiyet kurumuyla da ilişkilenerek ahlaki eşitsizliğe dönüşmemesi için gerekli düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.















