Yener Orkunoğlu yazdı: Burjuva hümanizminin çıkmazı

Burjuva hümanizmi, tarihsel süreçte karanlık bir çağı kapatan ve insanı dogmaların prangalarından kurtaran devrimci bir görüş olarak ortaya çıktı ve selamlandı.

Bu akım, Ortaçağ’ın tanrı merkezli evren anlayışına karşı bir başkaldırı olarak doğmuş ve insanı temel ölçü kabul ederek modern dönemin temellerini atmıştır. İnsan, “her şeyin ölçüsü” diyerek, insanlık için büyük bir çığır başlattı. İnsanı özne haline getirerek, insanlık için büyük gelişmelere zemin hazırladı. Bunları inkâr edemeyiz. Bu nedenle Ortaçağ’a göre, burjuva hümanist görüş, bir ilerlemeyi temsil eder. Hümanizmi sadece bir “insan sevgisi” öğretisi olarak okumak, onun asıl varoluşsal ve bilgi felsefesiyle ilgili iddiasını gözden kaçırmaktır.

Ancak günümüzün sosyal, ekonomik ve ekolojik krizleri ışığında bakıldığında, bu “insan merkezli” duruşun beklenen evrensel barışı ve refahı getirmekten uzak olduğu görülmektedir. Hatta bir zamanlar ilerleme olan hümanizmin bugün sermayeye hizmet eden bu görüş haline geldiğini söyleyebiliriz.

Hümanizm, iradeyi ve anlamı tamamen bireyin omuzlarına yükleyerek, insanı toplumsal ve doğal bütünlüğünden koparmış, onu yalnızlaşmış bir varlık haline getirmiştir. Bu noktada hümanizmin yarattığı boşluğun kapitalist hırslarla nasıl dolduğunu ve neden toplum merkezli bir bakışa muhtaç olduğumuzu incelemek çok önemlidir.

Burjuva hümanizminin çıkmazı
Yener Orkunoğlu yazdı: Burjuva hümanizminin çıkmazı

İnsan merkezciliğin yarattığı ontolojik boşluk

Hümanizm, tanrıyı merkezden çıkarıp yerine insanı koyduğunda, evrende mutlak bir hiyerarşiyi de beraberinde getirmiştir. Bu yeni düzende insan, sadece diğer canlılardan değil, içinde bulunduğu toplumsal dokudan da üstün bir konuma yerleştirilmiştir. Bireyin kutsanması, beraberinde “kendi kaderinin efendisi” olma yanılsamasını getirmiş, bu da insanı çevresindeki her şeyi kendi çıkarı için kullanabileceği birer “kaynak” olarak görmeye itmiştir.

Bu varoluşsal kayma, insanın kendini evrenin efendisi sanmasına yol açarken, aslında onu derin bir yalnızlığa mahkûm etmiştir. Bu durum, toplumsal bağların zayıflamasına ve kolektif sorumluluk bilincinin yerini narsistik bir benlik algısına bırakmasına neden olmuştur. Hümanist düşüncenin vaat ettiği özgürlük, modern dünyada bireyin yalnızlaşması ve topluma yabancılaşmasıyla sonuçlanmıştır.

İnsan merkezli dünya görüşü, bireyi bir adaya hapsederken, toplumsal refahı bireysel başarıların bir yan ürünü olarak görme hatasına düşmüştür. İnsan sosyal ve ilişkisel bir varlıktır; onu bu bağlardan koparıp tek başına merkeze koymak, toprağından sökülen bir ağacın saksıda büyümesini beklemek gibi imkânsız bir şeydir.

Hümanizmin seküler dini ve “gizli” maskesi olarak insan hakları

Şimdi meselenin en can alıcı noktasına gelelim: İnsan hakları meselesi. Bugün dünyada insan hakları, hümanizmin dünyevi dini haline gelmiş durumdadır. “Evrensel İnsan Hakları” dediğimizde kulağa ne kadar hoş geliyor, değil mi?

Burjuva hümanizminin ve insan Haklarının tarihsel kökenine baktığımızda, bu dışlayıcılığı çıplak bir şekilde görürüz. 1789 Fransız İhtilali sonrası yayınlanan “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”, kâğıt üzerinde evrensel bir özgürlük vaat ediyordu. Ancak bu bildirgedeki “insan” ve yurttaş kimdi?

O dönemde yurttaşlık; köleleri, kadınları, mülksüz işçileri ve sömürgelerdeki insanları kapsamıyordu. Yani hümanizmin “insanı”, aslında mülk sahibi, beyaz ve Avrupalı erkekten ibaretti. Ama burada gizli diğer bir tuzak var. Bu haklar sistemi, insanı yine o toplumdan kopuk, soyut birey olarak görüyor. İnsan Hakları söylemi aslında sermaye sınıfının bir aracıdır ve bu söylem, büyük toplumsal adaletsizlikleri “bireysel hak ihlali” diyerek gizlemektedir. Bir yanda açlıktan ölen milyonlar varken, diğer yanda “mülkiyet hakkı” veya “ifade özgürlüğü” gibi bireysel kategoriler üzerinden yürütülen bu retorik, aslında statükoyu koruyan bir kalkandır. İnsan hakları, hümanizmin o soyut “insan” tanımını kullanarak, gerçek ve acı çeken “toplumsal insanı” görmezden gelerek tarihin dışına iter.

Kapitalizm ve siyasal yanılsamalar

Hümanizmin bireyi odak noktasına alan irade anlayışı, kapitalist üretim biçimiyle mükemmel bir uyum kurmuştur. Eğer insan merkezdeyse ve her şeyin ölçüsü oysa, o halde en başarılı, en güçlü ve en çok tüketen insan “en ölçülü” insandır. Bu mantık, serbest piyasa ekonomisinin “herkesin herkesle rekabet ettiği” bir savaş alanına dönüşmesini meşrulaştırmıştır. Hümanizm bireye “sen her şeye kadirsin” derken, kapitalizm bu gücü “daha fazla tüket ve daha fazla yüksel” şeklinde tercüme etmiştir.

Kapitalizm, hümanizmin bireyci argümanlarını kullanarak, sömürüyü “bireysel özgürlük” veya “fırsat eşitliği” ambalajıyla sunar. İnsan merkezli bakış, insan tutsaklığını ve başarısızlığı toplumsal bir sorun olarak değil, tamamen kişisel bir yetersizlik olarak görür. Bu durum, insanlar arasında derin bir nefrete, bitmek bilmeyen bir kıyaslamaya ve yıkıcı bir rekabet hırsına yol açar. Toplumun ortak iyiliği, yerini bireylerin birbirini ezerek yükseldiği bir hayatta kalma mücadelesine bırakmıştır. Rekabet, hümanist “kendini gerçekleştirme” idealinin yerini alan zehirli bir yakıta dönüşmüştür.

Hümanizm evrensel bir insan tanımı yaptığını iddia etse de, tarihsel olarak bu “insan” tanımı her zaman dışlayıcı olmuştur. İnsan merkezli bakış açısı, merkezi elinde tutan gücün kim olduğunu sorgulamaz. Rönesans ve aydınlanmadan miras kalan bu anlayış, aslında mülk sahibi, rasyonel ve Batılı erkeği merkeze yerleştirmiştir. Bu merkezin dışında kalanlar—yoksullar, yerli halklar, farklı kültürler—hümanizmin “insan” tanımına tam olarak dahil edilememiştir. Bu dışlayıcılık, toplumun bir bütün olarak hareket etmesini engeller.

Hümanizm “insanı seviyorum” derken soyut bir kavramdan bahseder; ancak sokaktaki, fabrikadaki veya karşı mahalledeki gerçek insanın sorunlarını çözmekte yetersiz kalır. Çünkü odak noktası “toplumsal yapı” değil, “bireysel haklar”dır. Bireysel haklar, toplumsal adaletle desteklenmediği sürece sadece güçlünün elinde bir kalkan haline gelir. Bu da toplumdaki eşitsizliği derinleştirir ve insanlar arasında “biz ve onlar” ayrımını, yani nefreti körükler.

Toplum merkezli bakış ve dayanışma ilkesi

Hümanizmin yarattığı bu yıkımı onarmanın yolu, merkezi yeniden inşa etmekten geçmektedir. İnsan, kendi başına var olan bir cevher değil, toplumsal ilişkilerin bir ürünüdür. Dolayısıyla, ahlaki ve siyasi pusulamızı bireyin sınırsız arzularından ziyade, toplumun kolektif sağlığına ve adaletine çevirmeliyiz. Toplum merkezli yaklaşım bireyi dışlamaz, aksine gerçek özgürlüğün ancak adil ve dayanışmacı bir toplumda mümkün olacağını savunur.

Toplum merkezli bir paradigma, rekabet yerine iş birliğini, bireysel hırs yerine toplumsal sorumluluğu önceler. Bu bakış açısı, kaynakların sınırlı olduğu bir dünyada, bir azınlığın “merkezi” konumunun, çoğunluğun çevreye itilmesiyle sonuçlandığını görür. Toplum merkezli düşüncede “başarı”, bireyin ne kadar servet biriktirdiğiyle değil, toplumsal refaha ne kadar katkı sunduğuyla ölçülür. Bu, rekabetin yarattığı düşmanlığı bitirecek yegâne panzehirdir.

İnsan merkezli bakış açısının en büyük trajedisi, insanı diğer insanlara karşı bir tehdit olarak görmesidir. Hobbes’un insanların birbirinin kurdu olduğu tezi, insanı toplumdan koparan hümanist yaklaşımın bir sonucudur. Oysa toplum merkezli bir yaklaşım, insanı “insanın yurdu” olarak görür. Bizler ancak bir topluluğun içinde, o topluluğun kuralları, yardımlaşması ve kültürüyle insanlaşırız.

Alman filozofu Hegel’e göre bireysel özgürlük, tek başına yaşanan bir yalıtılmışlık değil, ancak toplumsal bir yapı (Sittlichkeit) içerisinde anlam kazanan somut bir gerçekliktir. Birey, kendi özgürlüğünü diğerlerinin özgürlüğünden kopuk bir biçimde gerçekleştiremez; aksine, devlet ve toplum, esas olarak özgür, güvenli ve adil bir zemin sunduğunda bireysel irade tam kapasitesine ulaşır.

Bu perspektifte, toplumsal kurumlar bireyin karşısında duran engeller değil, onun özgürlüğünü koruyan ve geliştiren zorunlu koşullardır. Dolayısıyla Hegel için “diğerleri özgürse ben de özgürüm” düşüncesi, karşılıklı tanınma ilkesine dayanır. Özgür, güvenli ve adil bir toplumsal düzen, bireyin keyfiyetten kurtulup gerçek ahlaki ve hukuki özgürlüğünü deneyimlediği yegâne alandır.

Kapitalizmin körüklediği nefret ve savaş kültürü, bireysel çıkarların kutsanmasından beslenir. Eğer merkeze “toplumu” koyarsak, eğitimden sağlığa, ekonomiden sanata kadar her şeyin amacı “herkes için daha iyi bir yaşam” olur. Bu, bireyin yaratıcılığını öldürmez; aksine bireyin yaratıcılığını toplumun hizmetine sunarak ona gerçek bir anlam katar. Bir mühendisin sadece zenginleşmek için değil de bir toplumsal sorunu çözmek için çalışması, o huzurlu dünyanın kapısını aralar.

Ekolojik ve sosyal dengenin restorasyonu

Hümanizmin insanı merkeze alan kibri, sadece toplumsal yapıyı değil, ekolojik sistemi de çöküşün eşiğine getirmiştir. Kendini her şeyin efendisi sanan hümanist insan, doğayı sadece bir hammadde deposu olarak görmüştür. Toplum merkezli bakış açısı ise genişleyerek “yaşam merkezli” bir anlayışa evrilir. Toplum, sadece bugün yaşayan insanlardan değil, gelecek nesillerden ve o nesillerin yaşayacağı ekosistemden de sorumludur.

Bireysel odaklı hümanizm, “şimdi ve burada” olanın hazzına odaklanırken, toplum merkezli düşünce sürekliliği ve sürdürülebilirliği savunur. Kapitalizmin kısa vadeli kâr hırsı, hümanizmin atomize bireyi tarafından desteklenir. Ancak biz merkezi topluma ve kolektif geleceğe kaydırdığımızda, tüketim çılgınlığı yerini tasarrufa ve paylaşmaya bırakır. Bu, sadece ekonomik bir değişim değil, aynı zamanda ruhsal bir iyileşmedir.

Sonuç: Yarının inşasında yeni bir odak

Hümanizme karşı durmak, insana karşı olmak değil; insanın kibrine ve bu kibrin araçsallaştırdığı sömürü düzenine karşı olmaktır. İnsan-birey merkezcilik, bizi birbirimize düşman eden ve gezegeni felakete sürükleyen bir izolasyon getirmiştir. Bireyi kutsayan ama toplumu çürüten bu anlayışın raf ömrü dolmuştur. Sistem tarafından ezilen modern insan, kurtuluşu kendi bireysel merkezinde değil, ait olduğu toplumda bulacaktır.

Geleceğin dünyası, hümanizmin bireyci mirasını aşarak, toplumsal adaleti ve kolektif bilinci merkeze alan yeni bir anlayışla kurulmalıdır. Ancak bu sayede kapitalizmin dayattığı rekabetçi vahşetten kurtulabilir ve insanın insanla, toplumla ve doğayla olan barışını tesis edebiliriz. Merkeze soyut ve narsistik bir “insan” kavramını değil, “birlikte yaşamın onurunu ve adaleti” koyduğumuzda, gerçek anlamda bir medeniyetten söz etmek mümkün olacaktır. Hümanizmin yarım bıraktığı yolu, toplum merkezli bir dayanışma tamamlayacaktır.

Burada yazdıklarım birçok insana ters ve hayalci gelebilir. İnandığım görüşler için akıntıya karşı yüzme alışkanlığım hâlâ devam ediyor. Hayalci olmaya gelince, hayalsiz yaşayan bir insan olmak yerine, hayallerini paylaşacak insanlarla ortak bir gelecek tasarlamayı tercih ederim. Vizyonsuz bir gerçekliğe hapsolmaktansa, hayallerimi paylaşanlarla yeni bir dünya inşa etmeyi seçerim.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.