Hüseyin Çelik yazdı: Seçmen hafızası ve vesayet gölgesi

Prof. Dr. Hüseyin Çelik, Kültür ve Millî Eğitim Eski Bakanı, Öğretim Üyesi


Siyasi partiler demokrasinin taşıyıcı ana sütunlarındandır. Halk iradesi çoğu zaman onlar aracılığıyla örgütlenir, programa dönüşür ve iktidar yarışına katılır. Seçmen de bu sürecin pasif bir unsuru değildir. Ailesiyle, mahallesiyle, sınıfsal konumuyla, dinî ve kültürel aidiyetleriyle, tarihî hafızasıyla ve gelecek beklentisiyle siyasetin asli aktörüdür.

Bu sebeple, siyasi partilerle seçmen arasındaki ilişki, çoğu zaman yalnızca sandık günü verilen bir karardan ibaret değildir. Bu ilişki, kimi zaman hizmet beklentisine, kimi zaman ideolojik yakınlığa, kimi zaman lider karizmasına, kimi zaman da derin bir kimlik aidiyetine dayanır. Türkiye’de seçmen sadakatini anlamak için sadece seçim kampanyalarına, ekonomik göstergelere veya güncel tartışmalara bakmak yetmez. Darbelerle kesintiye uğrayan siyasi hayatı, parti kapatmalarını, vesayet kurumlarını ve kutuplaşma kültürünü de hesaba katmak gerekir.

Parti aidiyeti sıradan bir tercih değildir. İnsan, belli bir partiye oy verirken çoğu zaman kendisini bir siyasi topluluğun parçası olarak da görür. Bu topluluğun sevinci, yenilgisi, mağduriyeti, başarısı veya başarısızlığı zamanla seçmenin kendi hikâyesine karışır. Erken yaşlarda aileden, çevreden, inanç dünyasından ve toplumsal tecrübelerden edinilen değerler, sonraki yıllarda parti tercihlerine yön verir. Bu yüzden seçmen, bir partiyi yalnızca “iş görür” bulduğu için değil, kendisini onun temsil ettiği dünya içinde gördüğü için de destekleyebilir.

Türkiye’de bu bağlılığın güçlü olmasının tarihî sebepleri vardır. II. Meşrutiyet döneminde, devlet gücünü elinde bulunduran İttihat ve Terakki Partisi, özellikle 1912 seçimlerinde muhalefet partilerine hayat hakkı tanımamış, onun için bu seçimlere “sopalı seçim” namı uygun görülmüştür.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren muhalefetin varlığı ve meşruiyeti çoğu zaman dar yorumlanmış, siyasi alan, gerçek bir muhalefetle genişletilmek yerine muhalefet yok edilmiştir.

I. Meclis tam anlamıyla çoğulcu bir yapı sergilerken II. Meclis, tek sesli olarak dizayn edilmiştir. 1924’te Millî Mücadele’nin çok önemli isimleri tarafından kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın Parti Programı’nda “efkâr ve itikâdât-ı diniyeye hürmetkârdır” ifadesine yer vermesi, irtica gerekçesi olarak kabul edilmiş ve parti kapatılmıştır. Laiklik prensibi, Anayasa’ya 1937’de girmesine rağmen, aslında adı geçen partinin gerçek anlamda laikliğin gereği olan dinî inançlara ve fikirlere saygılı olduğunu beyan etmesi kapatma sebebi sayılmıştır.

Kurgulanmış partinin ömrü 98 gün sürdü

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın başına gelen, Cumhuriyet’in daha ilk adımlarında muhalefete tanınan alanın yokluğunu veya darlığını gösteren ilk büyük örneklerden biridir. Genç Cumhuriyet’in ilk muhalefet partisinin, hem de “irtica” suçlamasıyla kısa sürede siyaset sahnesinden silinmesi, sonraki yıllara da sirayet edecek yasakçı ve tek tipçi anlayışın işaret fişeği olmuştur. Öyle ki, o zamana kadar adı “Halk Fırkası” olan devlet partisi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla bir parti kurulacağını haber alınca, “Sizin ne haddinize ‘Cumhuriyet‘ kelimesini kullanmak, kullanılacaksa ancak biz kullanırız” dercesine ismini apar topar Cumhuriyet Halk Fırkası olarak değiştirmiştir.

1930’a gelince, kontrollü hatta güdümlü muhalefet denemesine geçildi. Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar’a, Serbest Fırka adıyla bir parti kurdurması, “muhalefet lazımsa onu da biz yapar veya yaptırırız” zihniyetinin bir yansıması idi. Nitekim buna bile tahammül edilemedi, bu kurgulanmış partinin ömrü sadece 98 gün sürdü.

Sonraki dönemlerde de benzer eğilim devam etti. Kimi partiler “irtica”, kimileri “komünizm”, kimileri “rejim karşıtlığı”, kimileri de “bölücülük” gerekçesiyle kapatıldı veya siyaset alanının dışına itildi. Böylece Türkiye’de siyaset, çoğu zaman milletin serbest tercihlerine bırakılmak yerine, devlet aklının çizdiği dar sınırlar içinde tutulmak istendi. Sağdan sola, dindar muhafazakârlardan sosyalist hareketlere, Kürt siyasi hareketinden merkez sağ partilere kadar pek çok çizgi bu kapatma pratiğinden nasibini aldı.

Çok partili hayata geçiş demokrasi açısından büyük bir adımdı; ancak demokratik kültürün yerleşmesi bakımından yeterli olmadı. Bu dönemin en büyük kırılması, hiç şüphesiz, Demokrat Parti’nin 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kapatılması ve Demokrat Partililere reva görülen engizisyon benzeri muamelelerdi. Demokrat Parti sadece bir siyasi parti değildi; tek parti döneminden sonra millet iradesinin sandıkta güçlü biçimde tecelli ettiği büyük bir toplumsal dalgaydı. Bu partinin kapatılması, mensuplarının cuntacılar ve onların güdümündeki sözde yargı eliyle aşağılık muamelelere maruz kalmaları, ardından Başbakan Adnan Menderes ile bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam edilmesi, emekleme safhasında olan demokrasimizin hafızasında derin bir yara açtı.

Bu hadise, seçmen sadakati açısından da son derece önemlidir. Çünkü seçmen, oy verdiği partinin darbeyle devrilmesini ve yöneticilerinin idam edilmesini yalnızca bir hükümet değişikliği olarak görmez. Bunu çoğu zaman kendi iradesine, kendi tercihine ve kendi değerler dünyasına yapılmış bir müdahale olarak algılar. Türkiye’de merkez sağ seçmenin hafızasında 27 Mayıs’ın hâlâ canlı olmasının sebeplerinden biri budur.

1960-1965 yılları, siyasete, ancak asker ve onun yumuşak gücü olan yargı vesayetinde hayat hakkı tanınan kayıp yıllardır. 1965’te Demokrat Parti’nin devamı olan Adalet Partisi tek başına iktidar olmuş, ancak bu partinin yönetimindeki Türkiye’nin siyasi istikrarına sadece altı yıl müsaade edilmiştir. Demirel Hükümeti’ne verilen 12 Mart 1971 Muhtırası, 1970’li yılların, Türkiye için her alanda çok sıkıntılı geçmesi sonucunu doğurmuştur.

12 Eylül 1980 darbesi ise siyasi hayatın üzerinden adeta bir silindir gibi geçti. Sadece hükümetler değil, siyasi gelenekler, kurumsal hafıza ve demokratik rekabet de ağır darbe aldı. Cumhuriyet Halk Partisi’nden Adalet Partisi’ne, Milliyetçi Hareket Partisi’nden Millî Selamet Partisi’ne kadar pek çok siyasi gelenek tasfiye edilmeye çalışıldı, partiler kapatıldı, mal varlıkları Hazine’ye devredildi, yöneticileri siyasetten uzaklaştırıldı. 1983 seçimlerine ise yalnızca Millî Güvenlik Konseyi’nin izin verdiği partiler katılabildi. Bu dönem, millet iradesinin vesayetçi bir süzgeçten geçirildiği bir dönem olarak tarihe geçti.

1990’lı yıllar, parti kapatmaları bakımından ayrıca ve dikkatle değerlendirilmesi gereken bir dönemdir. Terörün tırmandığı, güvenlik kaygılarının siyaseti belirlediği bu yıllarda devlet, çoğu zaman temsil kanallarını açık tutmak yerine onları kapatmayı tercih etti. HEP, DEP, HADEP, DEHAP ve DTP gibi ağırlıklı olarak Kürt ve solcu kimlikli kimseler tarafından kurulan partilerin kapatılması, Türkiye’de demokratik temsil meselesinin en zor ve en tartışmalı alanlarından birini oluşturdu.

Şiddetle siyaset arasına kalın bir çizgi çekmek

Elbette hiçbir siyasi parti şiddeti meşrulaştırma, terörle arasına mesafe koymama veya anayasal düzeni hedef alma imtiyazına sahip değildir. Demokratik hukuk devleti, bu konularda kayıtsız kalamaz. Ancak şunu da görmek gerekir: Bir siyasi partiyi kapatmak, o partiye oy veren insanların taleplerini, endişelerini, kimlik arayışlarını ve aidiyet duygularını ortadan kaldırmaz. Kürt vatandaşlarımızın demokratik temsil kanallarının daraltılması, sorunu çözmek yerine çoğu zaman daha da derinleştirmiştir.

Türkiye’nin yapması gereken, şiddetle siyaset arasına kalın ve tartışmasız bir çizgi çekmek; fakat aynı zamanda meşru demokratik temsil alanını da sonuna kadar açık tutmaktır. Silaha, şiddete ve teröre asla müsamaha gösterilemez. Fakat vatandaşın oyuyla ortaya çıkan bir siyasi irade de toptan mahkûm edilemez. Milyonlarca insanın tercihinin, bazı parti yetkililerinin suçu veya yanlış siyaseti üzerinden bütünüyle cezalandırılması, demokratik hukuk devletiyle bağdaşmaz. Suçu kurumlar değil, şahıslar işler.

Bu bakımdan, Kürt siyasi hareketi olarak anılan partilerin kapatılması, Türkiye’de seçmen sadakati ve mağduriyeti bakımından ayrıca ele alınmalıdır. Çünkü burada sadece bir parti aidiyeti değil, aynı zamanda kimlik, eşit yurttaşlık, temsil ve meşruiyet meselesi iç içe geçmiştir. Siyasi kanallar kapatıldığında toplumsal talepler ortadan kalkmamış; başka adlar, başka partiler ve çoğu zaman daha güçlü duygularla yeniden siyaset sahnesine dönmüştür. Bu tecrübe bize, Kürt meselesinde de asıl yolun yasak değil demokrasi, dışlama değil meşru siyaset, özgürlükleri feda eden bir “güvenlikçilik” değil, hukuk içinde çözüm olduğunu göstermektedir.

Aynı yıllarda, Refah Partisi’nin “28 Şubat Postmodern Darbesi”nin arzusu olarak kapatılması, ardından Fazilet Partisi’nin de aynı akıbete uğraması, muhafazakâr ve kendisini yıllarca itilmiş olarak hisseden seçmen hafızasında derin izler bıraktı. Milli Nizam, Milli Selamet Refah ve Fazilet Partilerinin kapatılması yalnızca bu partilerin hukuken sona erdirilmesi değildi; geniş bir toplumsal kesimin sistem içindeki meşruiyet duygusunun sarsılmasıydı.

2008 yılında AK Parti hakkında açılan kapatma davası da akla ziyandı ve bu hafızayı güçlendirdi. İktidar partisinin kapatılması için yeterli çoğunluk oluşmadı; ancak parti Hazine yardımının bir kısmından mahrum bırakıldı. Bu dava, geniş bir seçmen kitlesi tarafından sadece hukuki bir süreç olarak değil, kendi siyasal tercihine yönelmiş yeni bir müdahale olarak görüldü. Türkiye’de seçmen sadakatinin mağduriyet hafızasıyla pekişmesinin sebeplerinden biri de budur.

Duygusal kutuplaşma

Bugün Türkiye’de seçmen davranışını anlamak için bu tarihsel arka planı göz ardı edemeyiz. İnsanlar bazen destekledikleri partiden memnun olmasalar bile oy tercihlerini değiştirmeyebilirler. Çünkü mesele onlar için yalnızca “Kim daha iyi yönetir?” sorusu değildir. Bazen “Kim kazanırsa ben kaybederim?”, “Hangi parti benim dünyamı tehdit eder?”,“Hangi iktidar benim hayat tarzımı, kimliğimi veya güvenliğimi riske atar?” soruları daha belirleyici hâle gelir.

Duygusal kutuplaşma tam da burada devreye girer. Kutuplaşma, farklı fikirlerin varlığı değildir. Farklı fikirler demokrasinin tabii sonucudur. Asıl sorun, karşı tarafı meşru rakip olarak değil, düşman veya tehdit olarak görmeye başlamaktır. Böyle bir ortamda seçmen, kendi partisinin hatalarını görmezden gelirken, rakip partinin doğru işlerini bile peşinen reddedebilir. Siyaset ortak akıl üretme zemini olmaktan çıkar; tarafların birbirini etkisizleştirmeye hatta yok etmeye çalıştığı bir mücadele alanına dönüşür.

Bununla birlikte seçmen sadakati donmuş bir bağlılık değildir. Şartlara, liderlere, krizlere, mağduriyetlere ve partilerin yön değiştirmesine göre güçlenir ya da zayıflar. Bazen seçmen değişmez; parti değişir. Partiler zaman içinde söylemlerini, kadrolarını, önceliklerini ve temsil ettikleri toplumsal kesimlerle ilişkilerini farklılaştırabilirler. Seçmen de bu değişime göre partisine daha sıkı bağlanabilir veya ondan uzaklaşabilir.

Lider faktörü de burada önemlidir. Lider, kimi zaman bir partinin genel başkanından daha fazlasını temsil eder; bir toplumsal hikâyenin, bir itirazın, bir mağduriyetin veya bir gelecek vaadinin sembolü hâline gelir. Güçlü liderler seçmen sadakatini pekiştirir. Fakat lider merkezli siyaset, kurumları zayıflatırsa, uzun vadede partileri kırılgan hâle getirir. Bundan dolayıdır ki, karizmatik liderlerin, lider kültünün şekillendirdiği partilerinin onlardan sonra, çoğu zaman yaşama şansı yoktur.

Seçmen artık sadece partiye bakmıyor

Bugünün Türkiye’sinde seçmen sadakati bütünüyle ortadan kalkmış değildir; ancak eski katılığıyla da devam etmemektedir. Kimlik, mahalle, lider ve kutuplaşma hâlâ güçlü bağlar üretmektedir. Özellikle “karşı taraf kazanırsa ben kaybederim” duygusu, birçok seçmeni kendi partisine yakın tutmaya devam etmektedir.

Öte yandan yolsuzluklar, partizanlıklar, ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı, genç kuşakların beklentileri, şehirli seçmenin değişen öncelikleri ve yerel yönetim performansları, eski sadakat kalıplarını zorlamaktadır. Seçmen artık sadece parti amblemine değil, hizmete, adaya, güvenilirliğe ve gündelik hayatına dokunan sonuçlara da bakmaktadır. 2024 yerel seçimleri bu açıdan önemli bir işaret vermiştir. Seçmen, gerektiğinde geleneksel tercihinden uzaklaşabileceğini, iktidarı uyarabileceğini, hatta partisini cezalandırabileceğini ve muhalefete alan açabileceğini göstermiştir.

Bu nedenle yeni siyasal düzlemde seçmen sadakati vardır; fakat daha şartlı, daha sorgulayıcı ve daha kırılgandır. Eski Türkiye’de seçmen çoğu zaman partisini bir kimlik kalesi gibi savunurdu. Yeni dönemde ise kale duvarları hâlâ yerindedir; fakat kapıları eskisi kadar kapalı değildir. Partiler artık seçmen sadakatini miras yoluyla değil, güven vererek, iyi yöneterek, adalet duygusunu incitmeyerek ve toplumla sahici bağ kurarak sürdürebilirler.

Türkiye’nin temel meselesi, siyasi rekabeti düşmanlık zemininden çıkarıp meşru rekabet zeminine taşıyabilmektir. Dün bu mesele karşımıza çoğu zaman parti kapatma davaları, siyaset yasakları ve darbelerle çıkıyordu. Bugün ise aynı zihniyet, bazen parti içi iradeyi, kurultay kararlarını ve seçilmiş siyasi kadroları yargı yoluyla tartışmalı hâle getirme biçiminde kendini göstermektedir.

Mutlak butlan tartışması

Son dönemde CHP kurultayı etrafında yaşanan “mutlak butlan” tartışması bu bakımdan dikkatle ele alınmalıdır. Elbette siyasi partiler de hukukun dışındaki alanlar değildir. Bir kurultayda, kongrede veya parti içi seçimde açık bir usulsüzlük iddiası varsa, yargı bunu inceleyebilir. Demokratik hukuk devletinde hiçbir kurum denetimsiz değildir. Ancak hukuk denetimi ile siyasetin yargı eliyle yeniden tanzim edilmesi arasında çok hassas bir çizgi vardır. Bu çizgi aşıldığında mesele sadece bir partinin iç meselesi olmaktan çıkar; millet iradesinin, parti üyelerinin ve delegelerin tercihlerinin ne ölçüde korunacağı meselesine dönüşür. Anayasa’nın 79. Maddesi çok net olarak ortada iken seçim kurullarını ve Yüksek Seçim Kurulu’nu devre dışı bırakılması yanında, bu alandaki yetkinin Asliye Hukuk Mahkemeleri tarafından kullanılırken bir de kesin karar gibi tedbir kararı verilerek fiili durum yaratılması bir hukuk skandalıdır. Bu durum düzeltilmezse bundan sonra siyasi partilerin kaderi bir Asliye Hukuk Mahkemesi hâkiminin eline terkedilecek demektir.

Türkiye’nin acı tecrübesi bize şunu göstermiştir: Siyasi alanı daraltmak, seçmenin iradesini yargısal veya bürokratik müdahalelerle hizaya sokmaya çalışmak kısa vadede bazı çevrelere çözüm gibi görünebilir. Fakat uzun vadede demokrasiyi zayıflatır, seçmen sadakatini daha sert hâle getirir ve kutuplaşmayı derinleştirir. Kapatılan partiler nasıl başka adlarla geri döndüyse, bastırılan siyasi iradeler de başka yollarla varlığını sürdürür.

Unutulmasın ki, başkalarına verilen zarar, her zaman zararı verene kâr olarak geri dönmez.

Demokratik hukuk devletinde suç varsa, elbette yargı görevini yapar. Ancak suçun şahsiliği ilkesi unutulmamalı, milyonlarca seçmenin, binlerce delegenin veya bir siyasi topluluğun iradesi toptan mahkûm edilmemelidir. Siyasi partilerle mücadele sandıkta, fikirle, programla, hizmetle ve ikna yoluyla yapılmalıdır. Hukuk siyasetin yerine geçmemeli; yargı, millet iradesinin alanını daraltan bir vesayet aracına dönüşmemelidir.

Türkiye’nin siyasi tarihi bize açık bir ders vermektedir; partiler kapatılır, yönetimler görevden uzaklaştırılır, kurultaylar tartışmalı hâle getirilebilir, siyasi liderler yasaklanır, fakat onların temsil ettiği toplumsal damarlar ortadan kalkmaz. Bu damarlar başka adlarla, başka kadrolarla ve çoğu zaman daha güçlü duygularla yeniden siyaset sahnesine döner. Bu yüzden mesele, farklılıkları bastırmak değil; onları demokratik sistem içinde yönetebilmektir. Siyasetin mahareti de burada ortaya çıkar.

Merhum Demirel, merhum Ecevit, merhum Erbakan, merhum Türkeş ve mevcut Cumhurbaşkanımız Erdoğan yasaklı liderlerdi. Yasakların ardından milletin önüne sandık konulunca, onlara yasak getirenlerin hiç de istemediği ve hoşlanmadığı sonuçlar mukadder oldu: Ecevit, Erbakan başbakan; Demirel ve Erdoğan hem başbakan hem Cumhurbaşkanı oldular. Merhum Türkeş’in partisi ise şu anda fiilen devleti yöneten iktidarın makamda olmayan ama her zaman masada olan ortağıdır.

Demokrasi sadece sandığa gitmek değildir

Sonuç olarak Türkiye’de seçmen sadakati, yalnızca parti programlarıyla veya seçim vaatleriyle açıklanamayacak kadar derin bir olgudur. Bu sadakatin arkasında tarihî hafıza, kimlik, mağduriyet, liderlik, korkular, umutlar ve kutuplaşma vardır. Sağlıklı bir demokraside seçmenin partisine bağlı olması tek başına sorun değildir. Asıl sorun, aklın, vicdanın ve demokratik denetimin devre dışı bırakılarak korkulara dayalı olarak istenen sadakatin korunmağa çalışılmasıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla yasak değil, daha fazla demokrasi; daha fazla dışlama değil, daha fazla meşruiyet; daha fazla kutuplaşma değil, daha fazla barış içinde yarış; daha güçlü bir ortak hayat iradesi; daha fazla çokluk içinde birliktir. Demokrasi sadece sandığa gitmek değildir. Sandıktan çıkan iradeye saygı göstermek, parti içi demokrasiyi korumak, muhalefeti meşru görmek, iktidarı hesap verebilir kılmak ve siyaseti devlet adına millet üzerinde değil; millet adına devlet nezdinde yapılan medeni bir hizmet yarışı olarak kabul etmektir.

Devlet gücünü rakiplerine karşı kullanan iktidarlar, roller değişince aynı akıbete kendilerinin uğrayacağını hesaba katmalıdırlar. CHP ve Demokrat Parti’nin rol değişimindeki durumlarını, sıradan seçmen çok bilmese de siyasetle ilgilenenler çok iyi bilirler. 

Siyasetten artık hiçbir beklentisi olmayan ve elli yıla yakın ömrünü öyle veya böyle siyasetin içinde geçirmiş olan, ülkesini seven ve ülkesi ve insanı için endişeleri olan biri olarak diyorum ki:

 “Bugünlerde ekmek ve su kadar ihtiyacımız olan şey, aklımızı duygularımızın önüne koymaktır.”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.