Ercan Jan Aktaş yazdı : Türkiyelileşemeyen Türkler

Türkiye’de Kürt siyasal hareketinin yaklaşık 36 yıllık parlamenter deneyimine eşlik eden en tartışmalı kavramlardan biri “Türkiyelileşme” oldu. HEP’ten DEP’e, HADEP’ten DEHAP’a, DTP’den BDP ve HDP’ye, bugün ise DEM Parti’ye uzanan siyasal hatta bu kavram, ana akım siyasetin ve devlet merkezli siyasal söylemin Kürt siyasetine yönelttiği bir beklenti olarak dolaşıma sokuldu.

Siyaset bilimi literatüründe ulusal kimliklerin demokratikleşmesi, farklı toplumsal grupların ortak bir siyasal topluluk içinde eşit yurttaşlar olarak yer alabilmesine bağlıdır. Bu nedenle “Türkiyelileşme”, etnik kimliklerin ortadan kaldırılması değil, ortak siyasal alanın çoğullaştırılması olarak okunmalıdır. Bu yaklaşım, yurttaşlığı tek bir etnik kimliğe indirgemeyen demokratik ulus anlayışıyla da örtüşmektedir. Ancak daha başından itibaren Türkiye’de ifade edilen ve de beklenilen şeyin bu olmadığını tarihsel süreç bize göstermiştir.

I. Türkiyelileşme mi, Türkleşme mi? Cumhuriyetin tekçi yurttaşlık paradigması

Daha en başından Cumhuriyet, Teşkilat-ı Mahsusa esaslarına göre Kürtlerin inkarı üzerinden inşa edildi. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren hâkim olan ulus inşa süreci, farklı kimliklerin eşit yurttaşlar olarak ortak siyasal yaşama katılımını esas almak yerine, tek dil, tek kimlik ve tek millet anlayışı etrafında şekillendi. Bu nedenle Kürtlerin siyasal ve kültürel varlığının tanınması çoğu zaman demokratik yurttaşlığın doğal bir gereği olarak değil, ulusal bütünlüğe yönelik bir tehdit olarak değerlendirildi. Dolayısıyla Türkiye’de uzun yıllar boyunca “Türkiyelileşme” denildiğinde kastedilen, ortak demokratik bir siyasal alanın inşası değil; Kürtlerin mevcut ulus-devlet paradigmasına uyum sağlaması, asimilasyon politikalarını içselleştiresi ve farklılıklarından vazgeçmesi yönündeki tek taraflı beklenti oldu.

Cumhuriyet’in kurucu partisi olan CHP, uzun yıllar boyunca ulus-devlet inşasının temel siyasal aktörü olarak tekçi vatandaşlık anlayışının kurumsallaşmasında belirleyici bir rol oynadı. Tek parti döneminde geliştirilen yurttaşlık modeli, etnik ve kültürel farklılıkların kamusal alanda görünürlüğünü tanımaktan ziyade, bunların Türklük kimliği içinde eritilmesini hedefleyen asimilasyonist bir modernleşme projesine dayanıyordu. Bu çerçevede Kürt kimliği, siyasal ve kültürel hak taleplerine sahip kurucu bir özne olarak değil, ulusal bütünlüğün korunması adına asimile edilmesi ya da görünmez kılınması gereken bir unsur olarak ele alındı.

Çok partili siyasal yaşama geçilmesiyle birlikte iktidar değişmiş olsa da, Kürt meselesine ilişkin devlet aklının temel parametrelerinde köklü bir dönüşüm yaşanmadı. Demokrat Parti ve daha sonra Adalet Partisi gibi merkez sağ, muhafazakar, islamist partiler, CHP’nin seküler ulusçuluğundan farklı bir toplumsal meşruiyet dili geliştirdiler. Ancak bu farklılık, Kürt meselesine yaklaşımda çoğulcu bir yurttaşlık anlayışına evrilmedi. Bu kez daha Kürtler, etnik ve siyasal kimlikleriyle, bir halk olmaktan gelen kolektif haklarından doğru değil, “İslam kardeşliği” ve ümmet söylemi içinde tanımlanarak devletin siyasal bütünlüğüne eklemlenmeye çalışıldı. Böylece seküler milliyetçilik ile muhafazakâr-mukaddesatçı siyaset farklı ideolojik referanslara sahip olsalar da, Kürtlerin ayrı bir siyasal özne olarak tanınması konusunda büyük ölçüde ortaklaştılar. Değişen, inkâr ve bütünleştirme siyasetinin diliydi; değişmeyen ise Kürtlerin eşit kurucu bir halk olarak tanınmasına yönelik mesafeli devlet yaklaşımı oldu.

Bu tarihsel akış içinde Türkiye İşçi Partisi (TİP), diğer siyasal akımlardan önemli ölçüde ayrışan bir yerde durur. Çünkü TİP, Kürt meselesini uzun yıllar boyunca yalnızca “geri kalmışlık” ya da “bölgesel kalkınma” sorunu olarak ele alan hâkim siyasal yaklaşımın dışına çıkarak, Kürtlerin varlığını siyasal ve toplumsal bir gerçeklik olarak tartışmaya açan ilk yasal partilerden biri oldu. Özellikle 1960’lı yıllarda parti içinde yürütülen tartışmalar ve Doğu mitingleri, Kürt meselesinin Türkiye’nin demokratikleşme sorununun ayrılmaz bir parçası olduğunu görünür kıldı.

TİP’in politikalarını reformist bulup içinden çıkan sosyalist, marksist grup ve yapıların yaklaşımı da bütünüyle Kürtlerin kolektif haklarının tanınması temelinde bir perspektife dayanmadı; Kürt sorununu büyük ölçüde sınıf mücadelesi, emek sömürüsü ve demokratikleşme çerçevesi içinde değerlendirdi. İbrahim Kaypakkayı paranteze alarak, bu oluşumlar resmî inkâr siyasetinden belirgin biçimde ayrılırken, Kürt siyasal öznesinin kendi taleplerini bağımsız bir siyasal program olarak geliştirmesini tam anlamıyla merkeze alan bir çizgiye de ulaşamadı. Kürt halkının aynen Türkler gibi bir halk olmaktan gelen kolektif hakları devrimden sonrasında havale edilerek gelecek zamanlara ertelendi.

Türkiyelileşemeyen Türkler
Ercan Jan Aktaş yazdı : Türkiyelileşemeyen Türkler

II. Kürt siyasal hareketinin demokratikleşme arayışı: HEP’ten HDK ve HDP’ye

1990’lı yıllara kadar Kürt siyasal aktörleri, Türkiye’nin farklı ideolojik geleneklerini temsil eden merkez sağ, merkez sol, muhafazakâr ve sosyal demokrat, sosyalist partiler içinde siyaset yaptılar. Ancak bu katılım, Kürtlerin kolektif kimliğinin ve siyasal taleplerinin parlamenter düzlemde açık biçimde temsil edilmesi anlamına gelmedi. Kürt siyasetçiler bireysel olarak siyasal sistem içinde yer bulabilseler de, Kürt kimliği, Kürt dili ve Kürt halkının kolektif hakları uzun yıllar boyunca siyasetin meşru konuları arasında kabul edilmedi.

Kürt meselesine ilişkin talepler ya ekonomik geri kalmışlık, devrim sonrası çözülecek bir sorun, bölgesel kalkınma veya güvenlik sorunları çerçevesinde yeniden tanımlandı ya da parti disiplini ve devletin resmî söylemi doğrultusunda sınırlandırıldı. Bu nedenle Kürtlerin mevcut siyasal partiler içindeki temsili, demokratik çoğulculuğun bir göstergesi olmaktan ziyade, ulus-devletin çizdiği siyasal sınırlar içinde gerçekleşen sınırlı bir temsil biçimi olarak kaldı. HEP’in 1990 yılında kuruluşuyla birlikte ilk kez Kürt kimliği ve Kürt meselesi, parlamenter siyaset içinde kendi adıyla ve kendi siyasal programıyla ifade edilmeye başlandı. Bu gelişme, yalnızca yeni bir partinin ortaya çıkışı değil, aynı zamanda Türkiye’de temsil rejiminin ve vatandaşlık tartışmalarının niteliğini değiştiren tarihsel bir kırılmayı ifade ediyordu.

HEP milletvekillerinden doğru Kürt meselesine dair kurulan her söz, dile getirilen her hak talebi ve geliştirilen her siyasal öneri, “önce Türkiyelileşin” çağrısıyla karşılandı. Burada ifade edilen “Türkiyelileşme”, demokratik bir ortak yaşam idealini ifade eden kapsayıcı bir kavram olmaktan çok, Kürt siyasal hareketinin meşruiyetini sürekli sınayan, taleplerini erteleyen ve siyasal temsilini koşullara bağlayan bir ölçüte dönüştürüldü. HEP’in parlamentoya taşıdığı yeni siyasal dil, Türkiye siyasetinde daha önce görünür olmayan bir kırılmayı da beraberinde getirdi. İlk kez Kürt kimliği, Kürt dili ve Kürt halkının kolektif hakları parlamenter siyasetin meşru tartışma konuları hâline getirilmeye çalışıldı.

Bütün bu zaman diliminde ifade edilen, “Türkiyelileşme” çağrıları devam etti. Bu çağrıların muhatabı olan Kürt siyasal hareketi de durağan bir yapı değildi. Yaklaşık kırk yıllık siyasal mücadele boyunca hem toplumsal tabanı hem de örgütsel yapısı önemli dönüşümler geçirdi. HEP’ten DEM Parti’ye uzanan çizgide farklı kuşaklar, farklı siyasal deneyimler ve farklı mücadele biçimleri ortaya çıktı. Özellikle 1990’lı yılların ağır savaş koşullarında siyaset yapan kuşak, devlet şiddetinin, zorunlu göçlerin, faili meçhullerin, cezaevlerinin ve parti kapatmalarının belirlediği olağanüstü bir dönemin siyasal hafızasını taşıdı. Bu kuşağın geliştirdiği örgütlenme biçimi ve siyasal refleksler, büyük ölçüde o dönemin güvenlikçi atmosferinin ürünü oldu.

Buna karşın, 2000’li yıllardan itibaren hızla kentleşen, eğitim olanaklarına daha fazla erişen ve küresel iletişim ağlarıyla büyüyen yeni Kürt kuşakları bambaşka toplumsal koşullarda şekillendi. Kürt Özgürlük Hareketi de bu toplumsal dönüşümü okuyarak siyasal paradigmasını yeniden tartışmaya açtı. Özellikle Abdullah Öcalan’ın 2000’li yılların başından itibaren geliştirdiği demokratik modernite, demokratik ulus ve demokratik konfederalizm perspektifi, yalnızca Kürt meselesine ilişkin yeni bir çözüm önerisi sunmadı; aynı zamanda Türkiye’nin bütün toplumsal kesimlerini kapsayan ortak demokratik yaşam fikrini de siyasal programın merkezine yerleştirdi.

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) ve ardından içinden çıkan Halkların Demokratik Partisi (HDP), bu yeni paradigmanın parlamenter siyasetteki karşılığı olarak ortaya çıktı. Böylece Kürt siyasal hareketi, her zamankinden daha güçlü bir şekilde emekçileri, kadınları, Alevileri, Ermenileri, Süryanileri, Ezidileri, ekoloji hareketini, LGBTİ+ mücadelesini ve Türkiye’nin bütün demokratik toplumsal dinamiklerini ortak bir siyasal zeminde buluşturmayı amaçlayan çoğulcu bir siyasal modele yöneldi. Başka bir ifadeyle, kendisinden sürekli talep edilen “Türkiyelileşme” çağrısına en kapsamlı siyasal yanıtı Selahattin Demirtaş’ında süreci kapsayan dili ve politik duruşu üzerinden yine Kürt siyasal hareketi verdi; ancak bu kez tartışmanın merkezine Kürtlerin nasıl Türkiyelileşeceği değil, Türkiye’nin demokratikleşerek çoğulcu bir siyasal topluma dönüşüp dönüşemeyeceği sorusu yerleşmeye başladı.

Bu durum da Kürtlere “Türkiyelileşin” diyenleri ciddi şekilde tedirgin etmeye başladı. Bu terdinginlik üzerinden talep edileninin tam da bu olmadığını görmek mümkün. “Türkiyelileşme” talebi üzerinden Kürtlerden istenen; “Bizim çizdiğimiz siyasal hat üzerinden, sadece Kürlüğe dair taleplerinizden devam edin, Türkiye’nin toplumsal ve demokartik meselelerine karışmayın” olduğunu pratik gelişmelerde anlamak mümkündür. Kürtleri sadece Kürtlük üzerinden, bir adımda ötesinde sadece milliyetçi söylem ve politikalar ile sınırlamak isteyen bir devlet aklının her zaman etkili olduğunu görmek mümkün.

HDP deneyimiyle birlikte kadın hareketi, ekoloji, emek, gençlik, LGBTİ+ hakları ve farklı toplumsal mücadelelerle kurulan ilişkiler, Kürt siyasetinin toplumsal ufkunu önceki dönemlere göre önemli ölçüde genişletirken devlet bunu kendisine tehdit olarak görmeye başladı. HDP’nin geliştirmeye çalıştığı siyasal dil, farklı toplumsal talepleri ortak bir demokratik zemin üzerinde buluşturma çabası bakımından çoğulcu demokrasi tartışmalarıyla da ilişkilendirilmek yerine önü kesilmesi gereken, bir kez daha devletin varlığına tehdit olarak algılandı. Oysa farklı kimliklerin birbirini dışlamadan ortak siyasal özneye dönüşebilmesi, HDP’in siyasal programında yer alan radikal demokrasi literatürünün temel tartışmalarından birisiydi. 

III. Türkiyelileşemeyen kim? Demokratikleşme krizi ve Türk siyasal merkezinin çıkmazı

7 Haziran 2015 seçim sonuçları da bütün bu siyasetin karşılığı olarak yeni, özgür, demokratik ve eşitlikçi bir başka Türkiye için kapıyı araladı. 7 Haziran 2015 seçim sonuçları, bütün bu siyasal hattın toplumsal karşılığını görünür kılan tarihsel bir eşik oldu. HDP’nin elde ettiği başarı yalnızca seçim aritmetiğini değiştirmedi; yıllardır teorik düzeyde tartışılan “Türkiyelileşme” fikrinin gerçek anlamıyla geniş toplumsal kesimler tarafından sahiplenilebileceğini de gösterdi. Kürtler, Türkler, Aleviler, Ermeniler, Süryaniler, kadınlar, gençler, emekçiler ve farklı toplumsal hareketler ilk kez bu ölçekte ortak bir demokratik gelecek fikri etrafında buluşabildi. Bu sonuç, yeni, özgürlükçü, çoğulcu ve eşit yurttaşlığa dayalı bir Türkiye’nin yalnızca siyasal bir ideal değil, toplumsal bir imkân olduğunu ortaya koydu.

Ne var ki bu demokratik eşik kalıcı bir siyasal dönüşüme evrilemedi. Günün gecesinde 2013 tarihinde başlayan “çözüm süreci”nin aktörlerinde olan AKP’li Yalçın Akdoğan’ın ” siz bundan sonra barışın ancak filmini çekersiniz” cümlesi devletin derdinin Kürtlerin Türkiyelileşmesi olmadığını bir kez daha göstermiş oldu. Devlet eliyle hazırlanan plan çerçevesinde bir kez daha çatışmaların yeniden başlaması, güvenlikçi politikaların geri dönüşü ve demokratik siyaset alanının hızla daraltılmasıyla birlikte “Türkiyelileşme” tartışması yeniden yalnızca Kürt siyasal hareketine yöneltilen tek taraflı bir beklentiye indirgendi.

Böylece mesele bir kez daha güvenlikçi bir konsepte hapsedilerek, Kürt siyasal hareketinin ne kadar “Türkiyelileştiği” üzerinden tartışılırken, Türkiye’nin egemen siyasal yapısının ne ölçüde çoğulculaşabildiği sorusu gündemin dışında bırakıldı. Devlet tarafında itina ile adına “Terörsüz Türkiye”, Kürt Özgürlük Hareketi’nin de Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile Türkiye’nin barışı ve demokratikleştirilmesi üzerinden işaret ettiği barış süreci yaklaşık olarak iki yılı geride bırakmasına rağmen bizler hala devletin güvenlikçi dil ve siyasetten ısrar ettiğini görmekteyiz.

Gözden kaçırılmaması gereken temel nokta, tarihsel olarak hiçbir barış ya da müzakere süreci mutlak güven üzerine inşa edilmemiştir. Güven, müzakerenin ön koşulu değil; karşılıklı atılan adımlar, oluşturulan hukuki güvenceler ve demokratikleşme iradesiyle zaman içinde inşa edilen bir sonuçtur. Bu nedenle barış süreçlerini “güvenelim mi, güvenmeyelim mi?” ikilemine sıkıştırmak yerine, onları aynı anda hem müzakereyi hem de demokratik mücadeleyi içeren dinamik süreçler olarak değerlendirmek gerekir.

Demokratik hak ve özgürlükler hiçbir toplumda tek taraflı bir lütuf olarak verilmemiş; toplumsal mücadelelerin, siyasal müzakerelerin ve ortak demokratik iradenin ürünü olarak kazanılmıştır. Türkiye’nin önündeki temel mesele de tam olarak budur: Barışı, demokratikleşmenin alternatifi olarak değil, onu mümkün kılan en önemli siyasal zemin olarak görebilmektir. Aksi halde “Türkiyelileşme” çağrısı, ortak bir demokratik gelecek inşa etme iradesinden çok, yalnızca tek taraflı bir uyum talebine dönüşmeye devam edecektir. Belki de bugün yeniden tanımlanması gereken kavram “Türkiyelileşme”nin kendisidir. Eğer bu kavram ortak demokratik yaşamı, çoğulculuğu ve eşit yurttaşlığı ifade ediyorsa, bu dönüşüm yalnızca Kürtlerden beklenemez. Asıl Türkiyelileşme, Türk siyasal merkezinin tekçi ulus anlayışından uzaklaşarak Türkiye’nin bütün halklarını eşit kurucu özneler olarak kabul ettiği ölçüde mümkün olacaktır.

Fransız siyaset filozofu Étienne Balibar’ın da vurguladığı gibi, demokratik yurttaşlık tamamlanmış bir statü değil, sürekli genişleyen ve yeniden kurulan siyasal bir süreçtir. Bu açıdan bakıldığında, “Türkiyelileşme” belirli bir toplumsal kesimin devlete uyum sağlaması değil, devletin bütün yurttaşlarını eşit siyasal özneler olarak tanıyabildiği ölçüde anlam kazanabilecek demokratik bir projedir. Bu sebeple bugüne kadar “Türkiyelileşme” en çok Kürt siyasal hareketinden talep edildi. Peki aynı dönemde Türk siyasal ve toplumsal çoğunluğu gerçekten Türkiyelileşebildi mi? Belki de asıl tartışılması gereken soru budur.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş