Prof. Ahmet Arslan ile söyleşi: “Aristoteles benim için peygamberden daha üstün”

Ahmet Arslan

İZMİR (Medyascope) – Vanderbilt Üniversitesi’nde felsefe ve yapay zekâ alanında araştırmalarını sürdüren İsmail Kurun, Prof. Dr. Ahmet Arslan ile din ve felsefe arasındaki tarihsel rekabeti, İslam’ın sekülerleşme ihtimalini, din-devlet ilişkisini ve modern insanın anlam arayışını konuştu. Arslan, “Dinin eski şeklinden vazgeçeceksiniz. Mecburen onun yerine sanat, felsefe ve edebiyat gibi yeni şeyler bulacaksınız” diyor.

Din ve felsefe neden tarih boyunca birbirine rakip iki düşünce alanı gibi görüldü? Felsefe daha çok akla ve sorgulamaya seslenirken din, umut, teselli ve aidiyet üzerinden neden çok daha geniş kitlelere ulaşabildi?

Prof. Dr. Ahmet Arslan’a göre bu soruların yanıtı yalnızca düşünce tarihinde değil, toplumların nasıl kurulduğunda ve insanların anlam arayışında da yatıyor.

Vanderbilt Üniversitesi’nde felsefe ve yapay zekâ alanında araştırmalarını sürdüren Dr. İsmail Kurun ile söyleşisinde Arslan, Antik Yunan’dan İbrahimi dinlere, peygamberliğin ortaya çıkışından din ile devlet arasındaki ilişkiye uzanan geniş bir çerçeve çiziyor.

Sohbet, dinin modern dünyadaki yerinden insanın anlam arayışına, teknoloji karşısında sanatın ve felsefenin rolüne kadar uzanıyor. Arslan, dinin eski biçimlerinin dönüşeceğini öngörürken, bu dönüşümün ardından ortaya çıkacak manevi boşluğun sanat, edebiyat ve felsefeyle doldurulup doldurulamayacağını da tartışıyor.

İşte Kurun’un Prof. Ahmet Arslan ile söyleşisi:


Kurun: Merhaba hocam. Genel bir soruyla başlarsak, felsefe entelektüel seçkinlere, din ise sıradan insanlara yönelik bir sunum olarak anlaşılabilir mi?

Arslan: Merhaba İsmail. İtiraf etmeli ki bunda bir doğruluk payı var. Çünkü bu havas–avam ayrımı hem Doğu hem de Batı literatüründe bulunuyor. Ta Platon’da başlıyor. İslam dünyasında da mevcut. Tabi modern çağda demokrasi gelince bu ayrım eski gücünü yitirmiş.

Ayrımı biraz açarsak: Bir, seçkinler var, zihinsel (entelektüel) seçkinler. Bunlar yaptıkları işlerin özellikleri gereği akıl, bilgi ve uzmanlığa sahipler. Bir de sıradan insanlar var: bunlar evlenip çoluk çocuğa karışan ve hayatlarını emniyetli bir paradigma içinde devam ettirmek isteyen insanlar.

Dolayısıyla seçkinler kendilerine sunulan geleneksel ve dini dünyagörüşüyle çok daha az tatmin olan insanlar. Bunların kendi hayatlarından edindikleri tecrübeler de öbürlerinkinden farklı.

Mesela felsefenin başlangıcındaki Thales’i düşünelim. Adam tüccar, geziyor, çeşitli topluluklar görüyor. Mezopotamya’dan, Babil’den gelen kişilerle karşılaşıyor. Mısır’a gidiyor. Orada farklı inançlar ve teknikler var. Şimdi bu adamdan, topluma yeten genel dünyagörüşüyle yetinmesini bekleyemeyiz doğal olarak. Siyasetle de uğraşsa, epistemoloji veya hukukla da uğraşsa işlerin mutfağına çok daha yakından bakma imkanına sahip. Kendi imkanları çerçevesinde meselelerin künhüne hakim. İşte buna havas diyoruz, yani özel insanlar, entelektüel seçkinler.

İnsanın temel özelliklerini düşünelim, ne bunlar? Bir, bilmesi ve düşünmesi. İki, tecrübe etmesi. Üç, muhakeme ederek bilgi ve tecrübelerinden sonuçlar çıkarması, yargılara varması. Bunları yapma imkanına seçkinler sahip.

Avam, kabul edelim ki, hayatta kendisine zihinsel emniyet sağlayacak bir çerçeveyle yetinme eğiliminde. İşte ona hitap eden şey din: Nasıl yaşamalı? Ölüm nedir? Ölümden sonra hayat var mı? Bu konuda kendisine umut verecek bir takım temel önermeler ve nasıl yaşaması gerektiği hakkında genel kurallar yeter.

Ama seçkinler bunlarla yetinemez, çünkü onlar kendi hayat, meslek ve düşünme süreçlerinde hergün yeni veriler ediniyorlar. Bunları kale almak zorundalar.

Kurun: Din ve felsefe arasındaki rekabet bu sosyolojik bakış açısından, yani havas-avam ayrımı perspektifinden okunabilir mi?

Arslan: Okunabilir. Bu rekabet, bir anlamda, entelektüel seçkinler ile sıradan insanlar arasındaki rekabettir.

Tabi bu ayrımın her çağda aynı ölçüde varolmadığını söylemek lazım. Birincisi, avam da zamanla belli bir kültür ve eğitim seviyesine geliyor. Bu süreç hala devam ediyor, mesela bugün Türkiye’de olduğu gibi.

İkincisi, havas dinin sadece basit inanç önermelerinden ibaret olmadığını, bütün insanlara hitap eden bir yönünün bulunduğunu farkediyor. Mesela gelecek hayat ihtiyacı herkeste var. Alim de ölüyor, cahil de. Teselli, ölümsüzlük ve hayatın anlamı gibi hususlarda havas da dine ihtiyaç duyuyor. O nedenle havasın bir kısmı dine de ilgi duyuyor.

Üçüncüsü, dinin siyasal bir fonksiyonu var: insanları ehlileştiriyor. Din insanları bir toplum haline getirmekte çok etkili. Benim her zaman söylediğim bir söz var: dinsiz bir toplum kuramazsınız, dinsiz bir uygarlık da kuramazsınız. Ayrıca din sayesinde mimari, hukuk, müzik, vs. üretiyorsunuz. Tabi bu hukuk harika bir hukuk değil, ama zaman içinde o da gelişiyor.

Kısacası havas veya alimler şunu farkediyor: sözkonusu ayrım genel itibariyle doğru olsa da, din sadece sıradan insanlar için, felsefe de sadece seçkinler için değil.

Tabi durum toplumdan topluma da değişiyor. Öyle toplumlar var ki oralarda insanlar yerleşik geleneklerin gücünden ötürü hayatları boyunca aynı şekilde yaşıyorlar. Mesela Ortadoğu toplumları. Bu gibi toplumlarda havas-avam ayrımı daha az belirgin, çünkü entelektüel havas yeterince oluşmamış.

Ama böyle olmayan toplumlar da mevcut. Mesela eski Yunan’ı düşün. Antik Atina’da o kadar hareketlilik var ki yüz sene içinde soyluların iktidarının yerini burjuvazinin iktidarı alıyor. Ondan sonra demokrasi ortaya çıkıyor. Demokrasiden önce sözkonusu ayrım daha belirgin iken demokrasiyle birlikte basit havas-avam denklemi bozuluyor.

Ayrıca dinlerinin içinde de gelişmeler oluyor. Dinler başlangıçta büyük ölçüde sadece sıradan insanlara hitap ederken zaman içinde kültürleşiyor, ahlakileşiyor, yüksek fikirlere sahip hale geliyor. Bunları söylerken açıkçası aklımda özellikle Hıristiyanlık var. Bu değişiklikler gerçekleştiği zaman da avam-havas şeklindeki o eski kesin sosyolojik ayrım zayıflıyor.

Din ve felsefe arasındaki rekabeti kim kazanıyor?

Kurun: İbrahimi dinlerin en çekici özelliklerinden biri insani duygu ve temalara çok yer vermeleri. Bu özellikle Hıristiyanlık için geçerli görünüyor. Hıristiyanlıkta bu duygulardan bilhassa üçü baskın: sevgi, merhamet ve ümit. Bu duygular antik Yunan’da baskın değildi. Mesela Platon ve Aristoteles’te merhamet sanırım hiç yok. Antik Yunan felsefesi bir kişisel gelişim ve erdem felsefesi. O nedenle avama ve toplumun düşkün kesimlerine yönelik en hafif tabirle bir kayıtsızlık, daha güçlü tabirle ise bir küçükgörme üretiyor. Felsefe neredeyse onlara “karşı” bir düşünce, yani avama karşı entelektüel elitlerin düşüncesi gibi. İbrahimi dinler ise sıradan insanlara yönelik bir sunum ve düşünce gibi. Yunan felsefesi hali vakti yerinde olanlara hitap ediyor gibi görünüyor. Dinin bu şekilde insanın duygusal yönünü desteklemesi, ona karşılık vermesi, felsefenin ise bu yöne daha kayıtsız kalması nedeniyle din ve felsefe arasında bu tarz bir duygusal ayrım yapılabilir mi peki?

Arslan: Doğru, haklısın. Tarihsel olarak evet. Biz burada tarihsel olmayan bir dinden bahsetmiyoruz zaten. Felsefeyi de tarihsel olarak ortaya çıktığı haliyle ele alıyoruz. Nihayetinde bunlar belirli bir tarihte ve yerde ortaya çıkan şeyler. Tamamen haklısın. Hıristiyanlıkta varolan o zikrettiğin temalar Yunan felsefesinde pek yok.

Bunun sebebi ne? Muhtemelen Yunan felsefesinin çok kısa süre içinde, kendine has şartlarından ötürü, insanı sadece aklı, gücü ve kahramanlığından ibaret görmesi. Mesela Yunan toplumunda kölelik vardı ve Yunan felsefesi kölelerin halinden anlamazdı.

Din özelinde bu durumu inceleyelim. Yahudilikten başlamalı. (Çünkü Hıristiyanlık neticede Yahudiliğin devamı. Birbirlerine pek benzemeseler de. Zira Yahudilik bir yasa dini, ama Hıristiyanlık öyle değil. 2000 sene içinde bir değişiklik meydana gelmiş.) Felsefe doğadan hareket eden, içinde doğa yasası ve nedensellik gibi kavramlar bulunan bir paradigma. Yahudilik ise en nihayetinde insandan hareket eden, Tanrı ile insan arasında geçişi sağlayan bir paradigma. Burada iki farklı paradigma görüyoruz.

Yahudilikte bir tek Tanrı var, kendi ruhundan üflüyor ve kendine hizmet etmesi için kendine benzer bir insan yaratıyor. Sümer veya Mezopotamya efsanelerinin etkisi var burada. Yahudilikte Tanrı ile insan arasında, hatta Tanrı ile belirli bir insan grubu, yani İbrahim’in halkı arasında özel bir ilişki sözkonusu. Öbür halklar farklı. Yahudiliğin başlangıç noktası bu.

Bak bu çok ilginç, vaadedici bir ilişki. Bu anlaşma birinci ahit. Burada Tanrının Yahudilere yardım edeceği, onların da bundan sonra o tanrıyı tek Tanrı olarak kabul edecekleri bir sözleşme sözkonusu.

Hıristiyanlıkta ise Tanrı ve insan ilişkisi Yahudilikteki gibi bir ilişki değil. Şöyle bir kırılma meydana geliyor: Yahudilik insanileşiyor, yani ümit, sevgi ve imana dayanan birşeye doğru evriliyor. Yahudilikte iki bin sene içinde bu ahit ve ilişki zor denemelerden geçiyor. Yahudiler kendi devletlerini Tanrıyla aralarındaki bu ilişki sürecinde kuruyorlar: özellikle Davut ve Süleyman’ın devletleri.

Ama sonra rakip kavimler tarafından kanlı bir şekilde yok ediliyorlar. İşte o anda şöyle bir durum ortaya çıkıyor: artık sözleşme geçerli değil. Neden? Çünkü sözleşmeye göre Tanrının Yahudileri koruması, düşmanlarını yenmesi, hastalıkları başka kavimlere vermesi lazımdı. Ama Tanrı bu sözleşmenin şartlarını pek de yerine getirmiyor. İşte o noktada Yahudiler orijinal birşey yapıyorlar: Tanrının sözleşmenin şartlarını yerine getirmeme ihtimalini kabul etmek yerine, asıl kendilerinin Tanrı karşısında suçlu oldukları, çünkü Ona karşı ödevlerini yerine getirmedikleri fikrini üretiyorlar.

Bence bu harika bir adım. Çünkü böylece ilk modellerinden vazgeçmemiş oluyorlar, yani Tanrı ve Yahudi halkı arasındaki özel ilişki modelinden. Bu çok önemli. Bu onların hayatlarına anlam veriyor. Nasıl? Önlerine tanrısal bir proje koyarak. O zaman “Tanrı bize vaadettiği sözleşmeye uymadı, biz de eski hayatımıza ve tanrılarımıza dönelim” demek yerine, “hayır, Tanrı sözleşmeye uydu ama biz günahkardık” diyorlar. Böylece projeyi devam ettiriyorlar ve Tanrının emirlerine daha iyi uyma çabasına giriyorlar. Bu müthiş bir adım. İlişkiyi feda etmiyorlar. İşte bundan Hıristiyanlık çıkıyor.

Bunu şundan anlattım: burada insan bilinci ve ahlakında bir gelişme var. İsa bunun bence mantıksal ve ahlaki sonucu. Antropolojik perspektiften bakarsak, Yahudilikle birlikte din insanla Tanrı arasında özel bir ilişki ve sözleşme olarak ortaya çıkıyor. Hıristiyanlıkla birlikte ise bu sözleşme Yahudi halkını aşıp bütün insanlığa yayılıyor. Burada eski şeriat ve hukuki ilişkiden daha yumuşak, daha medeni ve daha insani bir ilişki türüne geçiş sözkonusu.

Erken Hıristiyanlık ne diyordu? Sadece ümit, sadece iman. İman ile kurtuluş. Artık şeriat yok. Hatta İsa’ya “Sen bizim şeriatımızı mı değiştiriyorsun?” diye soruyorlar. “Evet” diyor. Niye değiştiriyor? Eski şeriat insanlığın çocukluk dönemine aitti. O zaman ebeveyn çocuklarını tehdit eder, cezalandırır, disipline eder, onlara zorla birşeyler uygulatırdı. Ama İsa şöyle düşündü: artık Yahudi halkı buna ihtiyaç duymayacak bir ahlaki noktaya geldi. Artık onlara farklı bir tarzda, darb-ı mesellerle, hikayelerle hitap etmek, örnekler vermek gerek. Buradan Hıristiyanlık doğuyor. İşte İbrahimî dinin hikayesi bu.

Yunanlı ise bu hikayenin hiçbir yerinde yok. Yunanlı ancak MÖ 3. yy.da İskenderiye’de bu hikayeyi öğreniyor. Yahudiler de Yunanlıları orada tanıyorlar zaten.

Yunan dünyası kahramanlık dünyası. Köleler ve zayıflar dünyası değil. Homeros’u düşün: kahramanlıklarını anlatıyor. Daha sonra bu kahramanlar soylu olmaktan çıkıp insanileşiyorlar. Ama insanileşmekle birlikte nasıl bir tip oluyorlar? Kurnaz, hesap yapan. Bu, Yunanın şiirinde de, dramasında da görülebilir. Yani o zamanki Yunanlılar bizim bugün bildiğimiz anlamda iyi insanlar değiller. Maceraperest, sınıf atlamak isteyen, mücadeleci, hilekar insanlar. Bu özelliklerini muhtemelen hala bugün de koruyorlar.

Demek ki Yunan halkı başka bir deneyden, doğa deneyinden geliyor. Deniz ve gemicilik yapıyorlar. Ziraat yapamıyorlar çünkü ülke uygun değil. Maceraperest olmak zorundalar, çünkü denizaşırı gitmeleri lazım. Koloniler kurmak zorundalar. Başka yerlerdeki insanlarla tanışmak, anlaşmak, gerekirse çarpışmak zorundalar.

Yani burada başka tip bir insandan bahsediyoruz. Nietzsche trajik insan diyor buna. Aslında trajik değil. Çünkü burada akıllı, başarılı, savaşçı bir insan var. Mesela Ulysses’i düşün veya Odysseia’yı. Aynı zamanda hilekar, kandırmaya çok müsait, verdiği sözü yerine getirmeme eğiliminde olan kişiler. Temel karakteri zeki.

İşte entelektüel elitler bu toplum tipinden çıkıyor. Felsefe yavaş yavaş burada gelişiyor. Sonra sıradan yurttaşa kadar iniyor. Yunanlar bilimi yaratıyorlar, siyaseti, estetiği yaratıyorlar, kendilerine yani insana tapıyorlar, çünkü hakikaten harika yaratıklar. Kendilerinden daha güzel ve başarılı bir varlık olabileceğini düşünmüyorlar. Dolayısıyla heykellerini da kendileri gibi yapıyorlar.

Tanrılarla ilişkileri eşitlikçi. Homeros’tan itibaren Tanrılarla konuşuyorlar. Hatta Tanrıları yaralayabiliyorlar, mesela Diomedes. Yahudi dünyasından farklı bir dünya bu. Yunanlıların Tanrıları mitolojik tanrılar, yüceltilmiş, özellikleri abartılmış insanlar gibiler. Mesela Zeus böyle. Zaafları yüzünden karısını eleştiriyor.

Kısacası, Yunan başka bir paradigma inşa ediyor: bilgi, akıl ve zihin etrafında bir paradigma bu. Hıristiyanlık ise bundan farklı bir dünyayı temsil ediyor. Haklısın, Yunanlı pek merhametten anlamaz. Neden? Çünkü eşitler arasında eşit ilişki olur. Aristoteles ahlakında, erdem ahlakında dostlar birbirlerinde ikramda bulunurlar. Onun için insanın bir ölçüde zengin olması gerekir ki ikramda bulunabilsin. Acıma yok burada.

Ama o esnada Ortadoğu’da başka şeyler oluyor. Yahudiler Babil’de acı çekmişler. Acı çeken insanları görünce acı çeken bir Tanrı veya Tanrının oğlu, insanları kurtarmak için kendini feda eden bir ilah ortaya çıkıyor. Böylece hikaye bambaşka bir yere gidiyor. Olaya antropolojik açıdan bakıyorum.

İşte bu geleneğin odak noktası insan ile Tanrı arasındaki özel ilişki. Hıristiyanlık onun bir devamı. Müslümanlık da Hıristiyanlığın bir devamı ama Müslümanlıkta çok fazla acı yok çünkü Müslümanlık tekrar Musa’ya dönüyor: yaratan, mutlak kudrete sahip Tanrı fikrini benimsiyor.

Müslümanlık Ortadoğu’ya uyuyor, çünkü din ilkin sevgiden değil, korkudan doğdu ve ayrıca siyasal bir doğuş sebebi vardı. Yani toplumu nasıl bir arada tutacağız sorusuna verilmiş bir cevaptı. Kim tutacak? Hükümdar tutacak. Peki hükümdar neyle tutacak? Diğer insanlarla istişare ederek tutmayacak. Üstün bir varlıkla temas kurarak tutacak: işte kahin ve peygamber figürleri böyle ortaya çıkıyor.

Bu figürler Tanrıyla ilişki kurdukları zaman bir hiyerarşi oluşuyor. En üstte Tanrıyla özel ilişkisi olan bir insan, yani hükümdar veya başrahip, aşağıda çalışan zavallı insanlar. Bu ilişki Yahudiliktekinden farklı. Yahudilikte Tanrıyla özel bir halkın ilişkisi sözkonusu. Ama Müslümanlıkta Tanrıyla ilişki efendiyle kul arasındaki ilişki. İkili arasındaki hukuk bu. Bu hukukta merhamete ihtiyaç yok, adalete ihtiyaç var. Yani Tanrının verdiği sözü yerine getirmesi, kulun da Bezmi Elest’te söz verdiği gibi Tanrıya tapması sözkonusu. Namaz kılacaksınız, oruç tutacaksınız, vesaire.

Bir de Tanrının gönderdiği emirler aynı zamanda toplumsal ve siyasi emirler. Aranızda güç sahibi olanlara uyacaksınız emri gibi. Peki zaman içinde biz bu emirlerde değişiklik yapabilir miyiz? Genel anlayış şu: neden yapalım ki? Tanrı emirleri bu şekilde vermiş.

Ben Yahudilikten gelen bu Tanrı anlayışının özellikle Ortadoğu’da zaman içinde devlete hizmet etmek için evrildiğini ve halen bu niteliğini kaybetmediğini düşünüyorum. Muhammed’in Mekke’de peygamber, Medine’de devlet adamı olduğunu düşünüyorum. Eğer Muhammed Mekke’de kalmış olsaydı durum başka olurdu. Orada vurgu ne üzerine? Köleler, yetimler, zayıflar, kadınlar üzerine. Ama Medine’ye gidildiğinde bu temalar bitiyor ve artık Müslümanlık Ortadoğu’nun kadim devlet anlayışının aparatı haline geliyor.

O nedenle haklısın. Hıristiyanlık modern bir aile ilişkisidir: baba ve oğul ilişkisi. Hiçbir zaman çocuklarını gözden çıkarmayan, onlara hep yakın olan bir baba ile oğlu arasındaki ilişki modeli. Burada Kilise’yi kastetmiyorum, İsa’yı takip eden erken Hıristiyanlığı kastediyorum. Hıristiyanlıkta bu nedenle bireysel ibadet bulunmadığını düşünüyorum. İbadet değil, toplu ayin var, ki o başka birşeydir.

Ayrıca Hıristiyanlıkta akla ihtiyaç yok. Sevgi, umut ve imana ihtiyaç var. Ben iman kavramının ilk defa Hıristiyanlıkta ortaya çıktığını ve bu kavramı ilk defa Aziz Augustinus’un harika bir şekilde işlediğini düşünüyorum. Kısacası İbrahimi dinler ve Yunan iki ayrı model.

Merhamet, sevgi ve umut: Din neden daha geniş kitlelere ulaştı?

Kurun: İşte bu insani temalar nedeniyle, yani özellikle merhamet, ümit ve sevgi nedeniyle, İbrahimi dinler felsefe ve din arasındaki rekabette genellikle felsefeye baskın gelecek, avamı kazanacak ve dolayısıyla din genellikle felsefeye karşı sosyolojik olarak daha güçlü olacak diyebilir miyiz?

Arslan: Genel olarak doğru. Eski Ahid’e ve Resullerin İşleri’ne bakalım. Orada Pavlus ne diyor: Yunanlılar, sizin aklınız bizim deliliğimiz önünde işe yaramaz. “Deliliğimiz” diyor. Hem de büyük bir delilik. Şaka etmiyorum. O delilik karşısında akıl nasıl başarılı olsun?

Romalılara ve Korinthlilere Mektuplar’ı hatırla. Eğer felsefe, akıl, mantık, bilgi ve doğayla kurtulmak mümkün olsaydı İsa neden bu dünyaya gelsin? Neden çarmıha gerilsin? Yani kurtuluş akılla değil. Akıl yoluyla Tanrıyla temas kuramazsınız, ancak İsa’nın kahramanlığı ve fedakarlığı yoluyla veya zikrettiğin sevgi, merhamet ve ümit gibi temalara dayanarak Tanrıyla ilişki kurabilirsin diyor. Bu Hıristiyanlığın genel anlayışı: “İnanıyorum, çünkü saçma.”

Veya daha yakın zamanda Pascal’ı düşün: kalbin öyle nedenleri vardır ki akıl onu anlayamaz. Veya daha da yakın dönemde Kirkegaard. O da aynı: din gözü kapalı kendini uçuruma atmak ve Tanrı tarafından kurtarılacağına inanmaktır. Öyleyse burada hep şu fikir var: Akıl ve bilim insanı kurtarmaz. Hatta Yunanlının zaten kurtulma gibi bir derdi bile yok. Tek bir amaçları var: bu dünyada başarılı olmak. Güzel şeylere sahip olmak, güzel kadınları kaçırmak, para kazanmak, ülkeler fethetmek.

Din ise başka birşey. Dinde bu dünya birden bire anlamını kaybediyor. Nietzsche bu nedenle Hıristiyan ahlakı köle ahlakıdır veya zayıf insanların ahlakıdır diyor. Ama unutma: zayıf insanlar çoğunluğu teşkil ederler. Romalıların kendileri bile o zayıf insanlara karşı duyarsız kalmamışlardı. Stoacılık bu manada bir tür din olarak ortaya çıkmıştı. Bir yandan Romalılar çok gaddar toplumdu, güçten başka birşey tanımazlardı. Diğer yandan da Roma’da teslimiyet fikri, yani herkesin bu hayat tiyatrosunda sadece birer oyuncu olduğu fikri bulunurdu: kimisi asker, kimisi köle—herkes rolünü icra edip sahneden çekilir. İşte bu ümit verici bir fikir. Burada insanın hayatına bir anlam verme sözkonusu, yani Tanrı bizi bu dünyada köle olarak yarattıysa biz köleliğin gereğini yerine getirmeliyiz. Bu anlayış Yunan’dan biraz farklı. Bu evrensel, kozmopolit bir anlayış.

Netice itibariyle haklısın. Bu nedenlerden dolayı felsefe ile karşılaştırıldığında dinler daha büyük kitlelere hakim oluyor.

“Akıl ile sevgi arasında tercih yapmam gerekirse sevgiyi tercih ederim”

Ancak şunu da ifade etmeli: Aziz Augustinus ve Thomas gibi kişiler din ve felsefe arasında bu kadar çelişki görmüyorlar. Şöyle düşünüyorlar: bizim Hıristiyan ahlakımız daha yüksek bir ahlak, ama Yunan ahlakı da fena değil—o da genel olarak iyi bir toplumsal ahlak; mesela o ahlakta insanın verdiği sözü yerine getirme vurgusu var. Hatta tamamen Tanrı iradesine dayanan bir dünyanın çok iyi olmayacağını biliyor bu filozoflar. Tabii ki son tahlilde herşeyin temeli Tanrıdır diye düşünüyorlar. İrade de Tanrıda, güç de Tanrıda, ama Tanrı insanı kendine benzer yaratmıştır. O zaman bu dünyada biz onun temsilcisi olabiliriz, bu dünya bize emanet edilebilir. Tanrı bize İsa’yı göndermiştir ve İsa harikadır, ama doğayı da göndermiştir ve doğa kitabı da harikadır. Yani bir yandan yönetim, ahlak ve hukukumuzun temellerinin bir kısmını vahiyden alacağız, diğer yandan bunları doğanın kendisinden de alabiliriz diye düşünüyorlar: işte doğal hukuk.

Ama İslam’da doğal hukuk yok. Mutezile doğal hukuku geliştirmeye çalıştı ama Tanrının iradesi o kadar yüksek ki ona izin vermedi! Gazali’yi hatırla: herşey son tahlilde Tanrıya dayanıyor. Ama Hıristiyanlıkta dört-beş tane hukuk var: tanrısal hukuk, doğal hukuk, hükümdar hukuku, vs. Hıristiyanlık, hukuku kademelendiriyor. Şunu yapıyor: dinin temel değerleri (sevgi, merhamet, tinsellik, maneviyat, iman) kurtarıcıdır ama bu, bir yanda din, diğer yanda Yunanın aklı ve bilgeliği arasında bir tezat olmak zorunda anlamına gelmez. Teoloji, yani felsefe dinin hizmetindedir. Din, İsa ve İncil yukarıda, Platon ve felsefe aşağıda. Bu iyi bir çözüm.

Eğer bana da sorarsan, eğer akılla sevgi arasında bir tercih yapmam gerekirse ben de sevgiyi tercih ederim, aklı değil. Ama tercih yapmak zorunda değilim, veya bu sevginin akıl dışı veya absürt olmasına gerek yok.

Kadın-erkek eşitsizliğini eğer hukukun, siyasetin, ahlakın temeli yaparsanız bu kabul edilemez. Açıkça söyleyeyim: bu kadar akılsızca, bu kadar ahlak dışı bir din olamaz. Ama Tanrıya inanç, ölümden sonraki hayata inanç, merhamet, dayanışma—bunlar güzeldir ve bunlara sahip olmayı istemek insanın hakkıdır.

Tekrar edeyim, son tahlilde akıl ile sevgi arasında bir tercih yapmam gerekirse sevgiyi tercih ederim. Akıl iyi birşey ama ruhsuz. Ruh ve akıl başka şeyler. Aristoteles’in dediği gibi, ruhum olmalı ama akıllı olmalı. Ruh neydi Aristoteles’te: akıl ve zihin. Ama o biliyordu ki eylem ilkesi olan şey akıl değil, arzudur. Yani şu demektir bu: arzularımızı akıllı kılmalıyız.

Peygamberler neden merkezde değil, çevrede ortaya çıktı?

Kurun: Din ve felsefe arasındaki farka dair genelleme yaparak bir soru soracağım: Büyük filozoflar genelde medeniyet merkezlerinde yetişmişler. Mesela Platon ve Aristoteles o zamanki Yunan medeniyetinin merkezi Atina’da yetişmişler. (İyonda’da yetişen de çok ama en nihayetinde onlar da Yunan medeniyeti sınırları içinde yetişmişler ve bu medeniyet o çağın dünyasında felsefenin merkezi durumunda.) Büyük dini liderler ise merkezin dışında, çevrede yetişmişler: mesela Hz. Muhammed ve Hz. İsa. Muhammed Sasani ve Bizans imparatorluğunun içinde değil, periferisinde (çeperinde) ortaya çıkmış. İsa Roma’da ortaya çıkabilirdi ama çıkmadı, o da periferide ortaya çıktı. Bunun elbette istisnaları var ama istisnalar kaideyi bozmaz. Burada filozof ve peygamberler arasında ortaya çıkış yerleri bakımından bir fark görüyoruz. Nereden kaynaklanıyor bu fark?

Arslan: Valla bu konuyu hiç düşünmemiştim. İbn Haldun’un dediği gibi din bedevîde bulunur, felsefe medenîde. Felsefe ve bilim dini aşındırır. Bu, İbn Haldun’un temel fikirlerinden biri. Filozofun Atina’da ortaya çıkmasının nedenlerini anlıyoruz. Hatta İyonya hususunda ana tezini sınırlandırmana gerek yok, çünkü Milet de MÖ. 6. yy.da Atina kadar parlaktı: ticaret kentiydi, burjuvazi, sanatlar, mimari ve din vardı. Mesela Homeros orada yetişti.

Bu farkın nereden kaynaklandığını tam olarak bilmiyorum ama şu var: periferide olanlar belki medeniyet ürünlerinden daha az etkileniyorlar. Şehrin göz kamaştıran şeyleri neler diye düşünelim. Zenginlik, ticaret, sanat. Periferide yaşayan insan ise belki insanın temel ihtiyaçlarını karşılama haline daha yakın. Bu ihtiyaçlar insanın korkularının giderilmesi, arzularının ve duygularının tatmin edilmesidir. Filozof insanı korku ve arzularından biraz uzak bir insan olarak görüyor, çünkü şehir hayatı bunları zaten bir miktar karşılıyor. Mesela Thales: ihtiyacı olan herşeye sahip.

Muhammed ise Mekke ve Medine’de yaşıyor. O dönemde hayat adaletsiz; oranın zenginleri ahlaksızca güçlü. Belki bu nedenle. Yani burada sesli düşünüyorum: neden senin dediğin gibi oldu? Belki de tamamen tarihsel birşey. Peki neden şimdi peygamber çıkmıyor?

Kurun: Gerek kalmadı.

Arslan: Evet, çünkü artık bütün dünya medenî. New York’ta peygamber çıkmaz. Arada halen çıkıyor ama New York’ta değil.

Kurun: Şu hipoteze ne dersiniz? Din kurulu düzene meydan okuduğundan merkezden değil çevreden çıkmak zorunda. Felsefe ise yerleşik kültürel sermaye üzerine kurulduğundan onun merkezden çıkması daha kolay.

Arslan: Bunun doğru olduğunu zannetmiyorum. Şimdi Bergson’un Ahlak ve Dinin İki Kaynağı başlıklı eserini hatırlıyorum Din ilk ortaya çıktığı zaman bir ilhamla ve mevcut düzene karşı olarak çıkıyor, ama çok kısa bir süre içinde sisteme entegre oluyor ve sistemi korumaya yöneliyor. O nedenle siyasetle ilişkisi var.

Mesela İsa ortaya çıktığı zaman Yahudi toplumunun kendine ait bir devleti yok. Hakeza Muhammed ortaya çıktığı zaman da Arapların devleti yok. Ama her ikisinde de zamanla din ve devlet birbirini destekler hale geliyor. Dinin ilk ortaya çıktığında düzene itiraz ederek ve duygusal bir şekilde çıktığı doğru, ama çok geçmeden siyasetle uzlaşıyor.

Din nasıl devletle bütünleşiyor?

Kurun: Peygamberlik neden sadece Ortadoğu’da kurumsallaştı? Peygamberliğin icadını anlamak için soruyorum bunu. Latin Amerika’da, Avrupa’da, Uzak Doğu’da veya Çin’de peygamberlik ya yok, ya da kurumsallaşmamış. Halbuki düşününce Tanrıdan haber getiren, insanlara cenneti muştulayan bir müjdeci, bir uyarıcı figürü parlak bir meslek, insanların teşne olabilecekleri bir kariyer. O zaman bu neden sadece Ortadoğu’da kurumsallaşıyor?

Arslan: Tamamen tarihsel. Latin Amerika’yı pek bilmiyoruz. Belki oralarda ortaya çıkması için asgari şartlar mevcut değildi. Peygamberliğin kurumsallaşması için bir defa ilk peygamberin gelmesi gerekiyor; ilki gelmeyince ardından kimse gelmiyor. Yani eğer Musa çıkmamış olsaydı İbrahimi dinler olmayacaktı.

Bu arada eski Yunan’da da peygambere benzeyen figürler var—mesela kahin. Prophet zaten kahin demek. Kahinler başka bir hayatla, doğaüstüyle temas halinde olduklarını iddia ederlerdi. Dolayısıyla bunlar falcılık yapar ve gelecekten haber verirlerdi. Hatta belki şamanları da bu minvalde zikretmek lazım, ama onlardan çok emin değilim.

Kanaatimce ta başından itibaren bazı insanlar bir şekilde kendilerini doğaüstü kavramıyla ilişkilendiriyorlar. Toplumlar buna ihtiyaç duyuyor. Muhtemelen Amazon kabileleri içinde bile geleceği bilmek ve düşmanlarına karşı etkili olmak isteyen insanlar var, çok ilkel şekilde olsa bile. Bazı insanların bu hususlarda diğerlerinden daha duyarlı olduğuna inanılıyor veya gerçekten öyle oluyor ve öne çıkıyorlar. Her kabilenin bir kahini veya kahinesi oluyor. Zaman içinde bilinç biraz daha yükselince ve kavramsallaşınca onlar artık peygamber haline dönüşüyorlar. Muhtemelen böyle açıklayabiliriz.

Tabii bunun tektanrıcılığa geçişle de ilgisi var, çünkü ancak tektanrıcılığa geçince peygamberlik anlamlı oluyor. Yoksa bir peygamber veya kahin bir tanrıdan birşey getirir, öbürü de başka bir tanrıdan birşey getirirse bu anlamlı olmaz. Mesela aynı şehirde hem Apollon kahini hem Dionisos kahini olduğunu düşün: bu şekilde toplumu ikna edemezsiniz. Ama ne zamanki tek bir tanrı, tek din ve tek peygamber var, o zaman daha ikna edici oluyor. Hatta peygamber sülalesi var Yahudilerde. İnsanlar için de çok kolay birşey bu, çünkü hayatın anlamını sana söyleyen biri var. Sana ümit veren ve kazanacağın savaşları önceden bildiren biri var. Harika birşey bu.

Yani insanlara bazı şeyleri kendileri yapmak yerine doğaüstüne güçleri olduğuna inanılan bir aracıya bırakmak daha kolay geliyor. Yunanlılarda olduğu gibi: onların filozofları, kahinleri, kanun koyucuları, kumandanları, savaşçıları, siyasetçileri vardı; işbölümü içinde herkes kendi işini icra ederdi. Bu işbölümü içinde kahinlerin işi de belliydi.

Gene ifade edeyim: din ortaya çıktıktan sonra çok geçmeden kurumsallaşıyor, sistemle bütünleşiyor, tutucu hale geliyor. Başta ne kadar devrimci olursa olsun. Toplumun geneli zaten muhafazakardır. Muhafazakar olmakta haklılık payları da vardır. Yenilik insanları korkutur.

Bizim şu andaki siyasi durumumuz da bunu göstermiyor mu? Bir tarafta Tayyip var, diğer yanda CHP. İnsanlar CHP’nin ne yapacağını bilemiyor. Kusura bakma, şaka yapmıyorum,. CHP içinde kaç tane ses var, kaç grup birbiriyle kavga ediyor. Ama Tayyip halk için zaten güvenilir bir adam, uzun boylu, yakışıklı, karizmatik. Tamam işte. Sembolleri de çok iyi kullanıyor. Uçak yaptım, köprü yaptım diyor. Babasının hayrına yapıyor sanki. Bu nedenle insanlar ekonominin kötülüğüne rağmen CHP’ye destek vermekte tereddüt ediyor.

İnsanlar son yirmi sene içinde bir taraftan şunu anladılar: iktidarın dindarlığı mindarlığı havagazı. Bunu Urfalılar bile anladı. Ama Tayyip’i yine de bırakamıyor insanlar. Çünkü alıştılar. Bir adam olsun, güçlü olsun, akıllı olsun, bize emretsin. Bitti.

Bu böyle devam eder mi? Bence etmez. Ama henüz o noktada değiliz.

Kurun: Şimdi buradan İslam ve tektanrıcılığın geleceğine gelmek istiyorum. Hristiyanlık kendini eski Yunan’a kadar uzandırabiliyor. Mesela Aristoteles’i bile neredeyse vaftiz etti Hıristiyanlık. İslam ise günümüzde başkalarını kabul etmekte zorlanıyor. Bunun sebebi ne? Neden kendini genişletip başka gelenekleri içine alamıyor?

Arslan: Güzel soru. Birincisi, geleneği genişletebilecek kabiliyette insan lazım. Aziz Thomas’a kadar da o genişlemeyi Hıristiyanlıkta kimse yapamamıştı. İkincisi, İslam ve Muhammed Ortadoğu’nun devlet geleneğine çok bağlı. Bir yandan o geleneği eleştiriyor tabi, ama en nihayetinde aklındaki model o geleneğin modeli.

Bu gelenek ise Tanrıyı güç ve irade olarak tanımlıyor. Tanrının sıfatları arasına akıl ve bilgeliği de yerleştiriyor ama o sıfatlar fiiliyatta işlemiyor. Nedenselliği ve doğayı kabul edersem Tanrının doğaya müdahale edebilme gücünü kabul etmemiş olurum ve Ona şirk koşmuş olurum diye düşünüyor. İslam’ın Tanrısı insanı fazla minimize ediyor. Kültürü belli: Tanrı ve insan ilişkisini kul ve efendi ilişkisi üzerine kurmuş.

Kurun: Zaten kelam kitapları sürekli Tanrıdan bahsediyor, insandan pek bahsetmiyor.

Arslan: Aynen! Hatta bunun için zavallı insanlar kendileri ile Tanrı arasında aracı olması için evliya mevliya icat ediyorlar. Tarikatların ortaya çıkış nedeni bu. Tanrı o kadar yüksek ki insanlar onunla sıcak bir ilişki kuramıyor.

Ayrıca İslam hukuktur, hem de dünyevi hukuk. Tabii o dönemde Mekke ve Medine’de toplum kurmak için belki öyle olması gerekiyordu. Ama neticede hukuk Tanrıyla insan arasındaki ilişkiyi önleyen, tamamen siyasi bir mekanizma.

Beş vakit ibadet normalde nedir? İnsanla Tanrı arasındaki özel ilişki çerçevesinde ortaya çıkan bir olgudur. Ancak şu anda İslam dünyasında ibadet politik birşeydir, sadece dinî değildir. İslam mümin (inanan) değil, müslim (teslim olan) insanlar istiyor.

İslam’da ibadetler insanların Müslüman sitenin (devletin) bir vatandaşı olup olmadığını gösterme değerine sahip. Yani bu ibadetler tıpkı vatandaşlık gibi. Müslümanlık vatandaşlık yerine geçmiş. İslam bir yandan evrensel olma iddiasında, öbür yandan da Müslüman toplumu başka toplumlardan ayırıyor. İslam’a girince bir devlete girmiş gibi oluyorsun ve İslam kendisinden çıkışa izin vermiyor.

Bir de İslam kendi kendine yeterlilik iddiasında: son din, son peygamber, hatemü’l-enbiya. Sonuç olarak yabancı unsurlara kendi sistemi içinde yer veremiyor.

Dahası İslam reform kabul etmiyor. Hristiyanlıkta reform olmuş. Martin Luther ve benzerleri Kilise’nin Hıristiyanlık yorumuna karşı çıkmışlar ve İsa’nın Hristiyanlığına dönüş istemişler. Bunu sağlamışlar da.

Ama biz eğer ilk Müslümanlığa dönersek yanarız. Hem de tam yanarız. Biz birçok kazanımı İslam’ın gelişinden sonra pratik hayatın zarureti ve başka toplumlarla temas gibi yollarla elde etmişiz. Erken Müslümanlığa dönersek bunları kaybederiz.

Ramazan’da yarımız oruç tutuyor, yarımız tutmuyor. Büyük bir kısmımız namaz kılmıyor. Yani reform zaten fiilen gerçekleşmiş ve şu anda halen de gerçekleşiyor. Bugün dünyanın hiçbir yerinde İslam hukuku tam olarak uygulanmıyor. Pakistan ve Suudi Arabistan dahil. Birtakım tavizler verilmiş. Mesela İslam hukukuna göre kadınlar erkeklerle bir arada çalışabilirler mi? Ama Suudi Arabistan’da çalışıyorlar. İşte bu: reform kavramsal ve zihinsel olarak gerçekleşmiyor ama fiilen gerçekleşiyor.

O nedenle Ortadoğu’nun dini şu anda İslam değil, müraîliktir, yani ikiyüzlülük. Hayat bir taraftan kendi bildiği yolda ilerliyor, çünkü başka çaremiz yok. Ama bir taraftan da o hayatı anlamak ve anlatmak için kullandığımız paradigma hâlâ eski paradigma.

İslam teorik olarak sekülerleşebilir mi?

Kurun: Bununla ilgili olarak İslam’ın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Teorik İslam fiilen yaşanan İslam’a yetişebilir mi?

Arslan: Çok zor. Bunu Fethullah yapmaya çalıştı. Epey de başardı. Ona göre İslam kültür, eğitim ve ahlak olmalıydı. Buna bir itirazım yok. Fakat sonra onun foyası ortaya çıktı.

Böyle bir teorik reforma ihtiyaç var. Ama bunu yapabilecek, maharette, cesarette ve hatta cesamette, yani büyüklükte bir kafa yok. Fakat bu kimsenin suçu değil. Toplumda bu tür bir adamın ortaya çıkmasına iki güç odağı tüm kuvvetiyle karşı çıkıyor: devlet ve din. Bunlar çok güçlüler ve işbirliği yapıyorlar.

Her zaman söylerim: Ortadoğu’da din devletle işbirliği yapar. Devlet diyor ki: ey din, insanların bedeni bana ait, ruhu da sana. Sen insanın ruhunu benim onun bedenine uygulayacağım her türlü işlemi kabul edecek biçimde şekillendir. Beden derken ne kastediyorum? Çalışıp vergi versin, askerliğini yapsın, savaşa gitsin. Sen de onu hikayeler, anekdotlar, peygamberimizin güzel ahlakı, sabı ve fakirlikle devam ettir. Oyun bu.

Ama Türk toplumu şimdi olmasa da gelecekte, zamanın ruhuna uygun şekilde uyanacak, düşünecek ve yargıya varacak. Zaten bugün bile Türk halkının çok büyük bir kısmının dinle problemi var. Kimisi itiraf ediyor, kimisi edemiyor.

Yani bahsettiğin teorik devrimin yapılması için henüz erken. Ama pratikte o devrim zaten yapılıyor şu anda, fiilen yapılıyor. Ben de tahmin yürüterek diyorum ki eninde sonunda bunu yapacaksınız: dinle acısız vedalaşın. Dini anlayın: din bir efsane. Devlet de bir efsane. Hümanizm de bir efsane. Bu efsanelerin her biri belli zamanlarda geçerli oldu. Gelecekteki efsane ne olur bilmiyorum. Ama en azından şimdiki efsaneyle modern bir hayat yaşayamazsınız, modern bir toplum olamazsınız, modern dünyada yer alamazsınız.

Ya ben gene de bir tanrıya inanmak istiyorum. İnan. Ümit etmek istiyorum. Et. Teselli bulmak istiyorum. Bul. Kimsenin bunlara bir itirazı yok. Çünkü neticede hepsi efsane. Tekrar ediyorum: hepsi efsane. Sen de kendi efsaneni yarat. İnsanlar türlü türlü efsane üretirler: sen dinle, diğeri sanatla, öbürü felsefeyle, bir başkası hümanizmle, öbürü sosyalizmle tatmin olur.

Ama bizim insanımız bir efsaneyi benimsemenin ötesinde illa diğerleri de kendisi gibi olsun istiyor. Ama o devir geçti. Ahlakla ilgili olarak benim sıkça zikrettiğim bir söz var, Alain’ın sözü: ahlak başkalarıyla ilgili değil, seninle ilgili birşey. Benzer şekilde din de seninle ilgili. Başkalarıyla ilgili değil. İnsanlar istiyor ki başkalarıyla ilgili olsun. Yani ben inandım, o da inansın. Hatta biraz da şöyle düşünüyor: “Ya ben boşuna mı yapıyorum bunları? Ben oruç tutuyorum, ama o tutmuyor, yiyor, içiyor. O da tutsun ki benim çektiğim açlığı bilsin.” Böyle düşünüyorlar, biliyorum. Halbuki oruç tutmayan adamın sana ne zararı var?

Hatta tam tersi şunu düşünebilirsin: “O, cehennemde yanacak, ben cennete gideceğim. Ne kadar şanslıyım.” Ama böyle düşünmüyor. Aksine, başkasının imanını kendi inancının teminatı gibi görüyor. Oysa ben sadece inandığım için inanıyorum, başkası inandığı için değil demesi lazım.

İşte insanlar bu noktaya zor geliyor. Ama suç onlarda değil. Toplum bugüne kadar dini benim dediğim şekilde yaşamamış. Ne devlet izin vermiş buna, ne din. Ama bu değişim yavaş yavaş gerçekleşecek, biliyorum.

Ben felsefeyi insanlara işte bunun için teklif ediyorum. Felsefe size rahatlık sağlayacak. İstediğinizi seçin: sen Marksist ol, sen inançsız ol, sen ne bilmem neci ol. Olur mu? Tabii ki olur.

Kurun: Müslümanlar sekülerleşiyor dedik, sadece Türkiye değil, dünya çapında sekülerleşiyorlar. Bu süreç Hıristiyanların sekülerleşmesine benzer mi olur, farklı mı?

Arslan: Farklı olur. Tam nasıl olur bilmiyorum ama tarih hiçbir zaman tekrarlanmaz. Hıristiyanlığın sekülerleşmesi tekrarlanamaz bir süreç; özel ve büyük bir olay.

Kaldı ki İslam’ın teorik olarak sekülerleşmesi çok zor, demin anlattığım gibi. Pratikte ise şu anda zaten herkes seküler. Hatta bana sorsanız, şu anda Türkiye’de inanan Müslüman sayısı nüfusun yarısını oluşturur mu deseniz, bilmiyorum derim. Ama inanır gibi görünen ve namaz kılıp oruç tutan kişi sayısı çok daha fazla tabii. Neden?

Çünkü adam düşünmüyor, düşünmek istemiyor, başkalarından gördüğünü yapıyor. Ben birçok insanla karşılaşıyorum. Bana, ya hocam bırak biz dinimizi bildiğimiz gibi yaşayalım diyorlar. Ben de yaşayın diyorum, buna bir itirazım yok, ama anlayın: benim dediğimden başka çareniz yok.

Müslümanlık enteresan bir şey. Müslümanlar birbirlerine ‘sadece insan’ olarak güvenemiyorlar. Ne demek istiyorum? Mesela domuz eti yememek. Adam seküler. Avrupa’ya gidiyor, ama orada bile domuz eti yemiyor. Çünkü bu gibi pratikler sosyal olarak birbirlerine güven duyabilmenin simgesi haline gelmiş.

Kurun: Yani semboller üzerinden grup kimliğini korumaya çalışıyorlar.

Arslan: Evet. Çünkü bir gruptan, kimlikten ayrılıp başka bir yere ait olmak kolay değil. Sen mesela şimdi kendini Amerika’ya ait hissediyor musun?

Kurun: Ben kendimi net olarak herhangi bir yere ait hissetmiyorum. Ama ben felsefeciyim. Felsefeyle içli dışlı olmayan insanlarda net bir kimlik ihtiyacı daha fazla oluyor.

Arslan: Doğru. Ben de kendimi herhangi bir dünyaya ait hissetmiyorum. Zihnen Batı dünyasındayım ama davranışlarım itibariyle doğuluyum. Böyle olması benim tercihim değil, ama bu durumu mecburen kabul ediyorum. Başka çarem yok. Ben böyle yaşayacağım. Kendime saygımdan ötürü. Yoksa bu şekilde çok mutlu olduğumdan değil. Eğer bir felsefeci sırf böyle yaşamayı zor buluyorum diye gider bir yere ait olursa zaten yazık ona.

Hiçbir yere ait değilim diyorum. Ha bunun da tabii insana zaman içinde getirileri var. İnsanlar seni pek kendilerine ait hissetmeseler de pek de kendilerinin dışında hissetmediklerinde seninle ilişkilerini daha iyi tutuyorlar. Bunun tam farkında olmasalar bile. Bu adam bize düşman değil diyorlar. Dost değil, ama düşman da değil. O başka dünyadan. O nedenle bunu biraz dinleyelim diyorlar. Psikolojik bir tavır.

Dinin bıraktığı boşluğu felsefe ve sanat doldurabilir mi?

Kurun: İslam ve Hıristiyanlığın geleceğine dair genel bir sorum var. Hristiyanlık ve İslam birkaç yüzyıl sonra Yahudilik benzeri çok dar bir insan topluluğuna ait dinler haline gelebilir mi?

Arslan: Muhtemelen evet. Adı konulmadık bir şekilde o duruma gelebilirler. Bu açıdan gelecekle ilgili maalesef karamsarım, çünkü açıkçası böyle olmalarının çok iyi olduğunu düşünmüyorum. Bu dönüşüm neyin pahasına olacak? İnsanların manevi ve ahlaki dünyalarının fakirleşmesi pahasına. Dinler aynı zamanda kültür dünyaları, değil mi? O dünyanın içinde şiir yazılmış, felsefe kurulmuş, bilim yapılmış, ahlak üretilmiş, hikayeler, anekdotlar, romanlar yazılmış.

Kurun: Katedraller inşa edilmiş, güzel camiler yapılmış.

Arslan: Evet, Mozartlar, Beethovenler çıkmış. Benim için din kültürdür. Ben dinin hukuk vesaire tarafını bıraktım zaten. Din kültürdür, yüksek ve anlamlı bir kültür: güzel bir insan olmak. Şimdi korkarım ki bunun yerini makineler, haz ve teknoloji alacak.

Açıkça söyleyeyim: ben biraz tutucuyum. Teknolojinin çok gelişmesinin o kadar da faydası yok. Bu gelişme senin hayatının anlamını değiştiriyor mu? Ben gene insanlarla sohbet etmek istiyorum. Karımla ve çocuklarımla vakit geçirmek, arkadaşlarımla yemek yemek, şiir okumak ve felsefe yapmak istiyorum. Felsefenin bana sağladığı ahenkten zevk almak istiyorum. Teknoloji bunları veremez, halbuki asıl değerli şeyler bunlar ve din bu zamana kadar bunları beslemiş.

Kurun: Felsefe bunların yerini dolduramaz mı? Çeşitli felsefi gelenekler var.

Arslan: Emin değilim. İşte ben tam da onu yapmaya çalışıyorum. Diyorum ki bu dindar hayatınızdan ister istemez vazgeçeceksiniz. Dinin eski şeklinden vazgeçeceksiniz. Tutup da bu dini rasyonelleştirecek haliniz de yok. Mecburen onun yerine ikame edecek yeni şeyler bulacaksınız: işte sanat, felsefe ve edebiyat. Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Bunlar hakikaten beni belli ölçüde tatmin ediyor.

Açıkça söyleyeyim: benim dine ihtiyacım yok. İslam ahlakına da ihtiyacım yok. İslam şeriatına, hukukuna zaten hiç ihtiyacım yok. Ben neticede Rawls’tan hoşlanıyorum, Kant’tan, Jerry Diamond’dan, Beethoven’dan hoşlanıyorum. Benim din duygumu en fazla tatmin eden şey müzik. Belki başkaları için resimdir. İçmeyi de severim ama yaşlandığım için artık içemiyorum. Konuşmaktan, dostlarla sohbet etmekten hoşlanıyorum. Hakikaten inanırım dostluğa.

Kurun: Tabiatın güzelliklerini temaşa etmekten.

Arslan: Evet. Aklın ürünlerini temaşa etmeye bayılıyorum. Bir Aristoteles’i düşün. Açıkçası benim için herhangi bir peygamberden çok daha yüksek bir insan. Fiziği, astronomisi falan değil ama ahlakını, siyasetini okumaktan her zaman zevk alıyorum. Her cümlesinden haz duyuyorum. Bizim gelenekte de İbn Haldun’u severim, biliyorsun.

Kurun: Evet. Söyleşinin sonuna geliyoruz. Kapatmadan eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Arslan: Güzel bir söyleşi oldu, onu belirtmek isterim. Sevdim, sorular gayet iyiydi. Konuşmak istediğim konulardan ilerledik. Tabi sen de bu meseleleri çalıştığın için öyle oldu. Ümit ederim ki senin de hoşuna gitmiştir.

Kurun: Evet, benim de çok hoşuma gitti. Teşekkürler.

Arslan: Sağol, rica ederim.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş