Müge İplikçi yazdı: Çarşı

Kadıköy Çarşısı’na ne zaman yolum düşse oradaki cümbüş hemen beni yakalar. Balıkçıların parlak pulları, taze kahve kokusunun sokak aralarına yayılan izleri, kilisenin çanlarıyla caminin ezanı arasında salınan günlük yaşam, ucuz tişörtlerin tezgâhı, vitrinlerde pırıldayan pahalı ayakkabılar…

Hepsi bir arada, birbirini yutmadan, birbirine karışmadan akıp gider. Ve hemen her seferinde, onu görürüm: adını benden saklayan, “devir kötü” diyen o “selpakçı” kadını.

O saatleri severim. Işığın inceliğini, sesleri yumuşatışını, aceleyi birazcık azaltmasını. Çarşının tam ortasında, hava ne kadar harlı olursa olsun serin bir zamanın kıyısında durur o kadın. Yüzünde temiz bir tebessüm. Önce bir mendil verir, sonra bir yara bandı çıkarır çantasından, ardından da ıslak mendil uzatır ya da sadece orada durur. Gözleriyle bir şey söyler ama adımı bile sormaz, “Böyle tanıyalım birbirimizi” dercesine bir suskunluğun içinden geçer-geçeriz.

Çarşı
Müge İplikçi yazdı: Çarşı

Bazen mendili elime alırken, göğsümde ince bir hüzün uyanır: Bir gün ikimiz de öleceğiz. Cümle, çarşının uğultusunun içinde usul usul dolaşır. Sonra kaybolur, geri gelir. O anlarda Auden’in derin yalnızlığı zihnime düşer, saatleri durduran, sesleri kesen bir ağıt gibidir “Cenaze Hüzünleri”.

“Bütün saatleri durdur, kes telefonu,
Köpeği yağlı kemikle havlatma,
Piyanoları sustur ve sesi boğuk bir davulla
Çıkar tabutu, bırak yas tutanlar gelsin.

Bırak inleyerek tepemizde dönsün uçaklar
“O öldü” mesajını göğe karalayaraktan.
Meydan güvercinlerinin beyaz boğazlarına krep fiyonkları sar,
Trafik polisleri siyah pamuklu eldivenler giysin…”

Şiirin ağırlığı, çarşının ortasındaki o küçük anla çarpışır, büyük yasın buyruğu ile mendilin sessiz şefkati. Auden’in durdurulmuş saatleri, onunkine benzeyen bir gerçekliği fısıldar. Bir gün saatler gerçekten duracak, ikimiz de yok olacağız. Ama aradaki fark önemlidir, o şiir tüm dünyayı susturmayı talep ederken, selpakçı kadının mendili ve içindeki anonim şefkat dünyayı biraz daha yaşanılır kılar. Bir gün ikimiz de öleceğiz, bu kesin. Ancak ölümü beklerken nasıl yaşadığımızı belirleyen küçük hareketlerdir tüm bunlar. Ve… Keyiflidir. Keyiflidir işte!

Bir keresinde üzerimde filli bir gömlek vardı, durdu, baktı ve “Bu çok eski bir motiftir yahu,” dedi. Sanki o motifleri, o sokakları, o çarşıyı ve kâinatı bilenlerin diliydi. Dediğim gibi adımı söylememi istemez, bizi, birbirimizi isimlerle tanımlamaktan daha farklı bir yerde tanır. Yolda, sokakta, pazarın daracık koridorlarında, hiçbir şeyin fazlasına dalmadan insanları ve dünyayı sevmenin ne demek olduğunu sessizce, yüzüme bakarak merhametle anlatır. Öğlem, gece yarım, konuşmam, şarkım olur, bitecek bu, biliriz. Fakat bu yanılgıda bile ayrı bir şefkat saklıdır, öleceğimizi bilerek yine de sevmeye devam etmek.

Zamanın kadife ışığı altında, o kadının varlığı daha da görünür olur. Işık, yüzündeki çizgileri nazikçe okşar, mendil, yara bandı, ıslak mendil derken dünya bir anlığına daha az sert, daha az kopuktur. “Yıldızlar istenmiyor şimdi, söndür her birini, çünkü o an için tüm ihtişamlar gereksizdir. Ayı ambalaj yap ve güneşi parçala, okyanusu boşalt ve ormanları tara, hiçbir şeyin hiçbir sona faydası yok şimdi” der Auden’in şiiri. Evet evet bu sonlu dünyada bizim karşılaşmamız olsa olsa küçük bir şeydir.

Belki bir gün ikimiz de sessizce eksileceğiz bu çarşının arasından, kim bilir, belki bir başkası mendili uzatacak bana, belki de o bana benzeyen birine “Adını istemiyorum ki” diyecek… Ama şunu bilerek gitmiş olacağız her ikimiz de:

Önemli olan, o ikindilerin hafifçe soluklanan ışığında, herkesin birbirine sunduğu küçük merhametlerin birikmesidir. Ölüm kaçınılmazsa, o küçük merhametler bizim mirasımızdır, saatleri durdurmak değil, durduğunda insan kalacak şeyler bırakmak.

İşte o yüzden, Kadıköy çarşısıyla kesişen her dilimde, o selpakçı kadının elini, söylediklerini, sessizliğini ve o ince fısıltıyı hatırlarım, bir gün ikimiz de öleceğiz. Ama bunun ortasında, mendilin sıcaklığı kalır. Belki çok daha fazlası.

Meraklısı için Auden’in şiirinin tamamını ekliyorum:

Cenaze Hüzünleri (Funeral Blues)

Bütün saatleri durdur, kes telefonu,
Köpeği yağlı kemikle havlatma,
Piyanoları sustur ve sesi boğuk bir davulla
Çıkar tabutu, bırak yas tutanlar gelsin.

Bırak inleyerek tepemizde dönsün uçaklar
“O Öldü” mesajını göğe karalayaraktan.
Meydan güvercinlerinin beyaz boğazlarına
krep fiyonkları sar,
Trafik polisleri siyah pamuklu eldivenler giysin.

O benim Kuzeyim, Güneyim, Doğum ve Batımdı,
Çalışma haftam ve pazar huzurumdu,
Öğlem, gece yarım, konuşmam, şarkımdı.
Aşk sonsuza kadar sürecek sandım. Yanılmışım.

Yıldızlar istenmiyor şimdi; söndür her birini,
Ayı ambalaj yap ve güneşi parçala,
Okyanusu boşalt ve ormanları tara;
Hiçbir şeyin hiçbir sona faydası yok şimdi.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş