Trabzon denince aklıma en çok babaannem gelir. En son Ortahisar Belediyesi’nin düzenlediği, çok sayıda sanatçı ve yazarı ağırlayan festivale katıldığımda, Boztepe’de bütün şehri gören mezarını ziyaret etmiştim. O kültür ortamının verdiği şevkle “Ya çok iyi yerde yatıyorsun be babaanne,” dediğimi hatırlıyorum. Hemen ardından mezarlığın yanındaki çayhanede, ikindi saatine yakın bir vakitte, onun o çok sevdiği çaylardan içmiş ve onu bir de o boyutta anmıştım.
Trabzon baba tarafımın memleketi. Aslında çok sık gitmiş değilim ama sağ olsun, yazar arkadaşım ve meslektaşım Serkan Türk ve en az onun kadar idealist ve edebiyat tutkunu arkadaşlarının organize ettiği birçok etkinliğe katıldığımda, yalnızca köklerimi değil, bir Karadeniz kentinin kültür ve sanatla iç içeliğini görmekten de ayrı bir mutluluk duyduğumu söylemeliyim. Oranın rüzgârını, eski evlerinde gezinen taşların nefesini, belki de komşuların birbirine uzattığı çay bardaklarının sıcaklığını ve şehirdeki doğal mizahı bir biçimde bildiğimi düşünüyorum. Üzerine bir de sanatı koyunca, ülkede hakim olan sert siyasi iklime ve kültür alanındaki erozyona rağmen, tadından yenilmez bir “peynirli” kıvamına gelmişti Trabzon!
Kentin ortak mirası

Oraya her gidişimde aşina olduğum bir yapı var: Trabzon Sanatevi. İlk gittiğimde, geniş bahçenin içindeki binayı görünce ayrı bir heyecana kapılmıştım. Daha sonra binanın geçen yüzyılın başında özenle inşa edildiğini ve bir Levanten konutu olarak yapıldığını öğrendim. Cumhuriyet’le birlikte hazineye devredildiğini ve bir süre valilere ev sahipliği yaptığını, 1999’da ise restore edilerek bambaşka bir kimliğe kavuştuğunu da. Beni –ve benim gibi insanları– asıl ilgilendiren gelişme ise 2007 yılında şehir meclisi kararıyla yapının sanat derneklerine açılması ve dolayısıyla Trabzon Sanatevi olarak Trabzonlularla buluşması oldu.
Gerçekten de son 20 yılda sayısız sanat etkinliğine ve festivallere –üstelik uluslararası festivallere– ev sahipliği yapmış olan bu yapı özel bir konuma sahipti. Oraya ilk adım attığımda zarif görkemi ve etkileyici mimarisi karşısında nefesim kesilmişti. Ağaçların arasında geniş bir bahçe; insanların sahiplendiği, salonların tıka basa dolduğu bir mekândı orası. Halkla ve sanatseverlerle bütünleşmiş bir özelliği vardı. Daha ne olsun!
Gelen haber: Tahsis protokolünün sonlandırılması
Sonra Serkan Türk’ten gelen haberi duyunca doğrusu çok şaşırdım. Çünkü 2026 Ağustos’unda valilik, tahsis protokolünü sonlandırarak binanın Trabzon Üniversitesi’ne devretmeyi planlıyor. Elbette eğitimin yeri çok kıymetli; ancak eğitim gerekçe gösterilerek kentin sanat hafızasını silecek girişimler, eğitim kadar önemli işlevleri süren bu tür yapıların baltalanması anlamına geliyor.
Benim de aklıma gelen ilk soru şu: Gerçekten bunun için Trabzon’da başka uygun bir yer yok mu? Valilik için alternatif bir mekân bulmak bu kadar mı zor? Burada mesele çekişmek değil; eğitim için başka bir yer tahsis edilemez mi sorusu… 20 yıldır sanata kucak açmış, halkın ve sanatseverlerin karşılık bulduğu bu yapının ve oluşturduğu atmosferin neden zedelenmesi gerekiyor?
Bu noktada sanatın pek yakıştığı ve serpildiği böylesi bir dokunun neden ortadan kaldırılmak istendiğini; önce bir sanatsever ve edebiyatsever, sonra bir yazar ve yarı yarıya Trabzonlu biri olarak ısrarla sormak istiyorum. Niçin? Şehrin ruhuna yönelik bu yaklaşım neden?
Sonrasında ise asıl soru şu: Bu karar alınırken oraya onca sene emek veren insanların düşüncelerine neden yer verilmedi, neden onların fikirlerine değer verilmedi?
Velhasıl, 20 yıllık emeği bir anda söndürmek çok kolay; oysa onu yeniden alevlendirmek, yeniden potansiyelleri bulmak, buluşturmak çok güç… O ışığı korumak, belki de bir kentin ruhuna dokunmak demek. O yüzden ricam şu: Trabzon Sanatevi’nin varlığını tam da o mekânda korumak için hep birlikte çaba gösterelim.















