Yorgun argın eve döndüğüm bir gün, ikindi vakti, yolun ortasında bir karaltı gördüm. Bir araçtan, çoğunluğu kadın olan bir grup indi ve oradaki kebapçıya doğru yürümeye başladı. Tam o anda onun o olduğunu fark ettim. Şehir Hatları döneminden beri takip ettiğim, aramızda “karton bardakları bile güzelleştiren kadın” diye andığımız başkanımız oradaydı. Bir an tereddüt etsem de ayaklarıma söz geçiremedim, hızlanarak yanına gittim ve “Sinem Başkanım” diyerek seslendim.
O sırada başkalarıyla konuşuyordu. Döndü, beni gördü ve yolundan dönüp yanıma geldi, elimi sıktı. “Nasılsınız?” dedi. Kendimi tanıttıktan sonra sohbetimiz kısacık da olsa daha sıcak geçecekti, ama zaten kendisi sımsıcak bir kadındı. O kısa anın içinde ona şöyle seslendim:
“Bu ülkedeki pek çok kadına örnek oluyorsunuz. Ne güzel, lütfen devam edin”
Gerçekten de Sinem Dedetaş, birikimi ve duruşuyla, bugün Türkiye’deki pek çok kadına yol gösteren, örnek aldığımız insanlardan biri ve öyle olmayı sürdürecek.

Eve vardığımda kapıyı açıp içeri girdim, öylece durdum bir süre. O kış ikindisinin ılık soluğunda oturup az önce olanları düşündüm. Neden bu kadar etkilenmiştim? Sadece bir el sıkış değildi bu. Bir şeyin, bir davanın, bir inancın vücut bulmuş halini görmekti. Sinem Dedetaş orada, o kebapçının önünde, sıradan bir ikindi vaktinde, kendi halinde insanların arasında dururken aslında çok nitelikli bir şeyi temsil ediyordu: Bir kadının, hem de bu ülkede, sessiz sedasız, yılmadan, usanmadan yükselebileceğini; üstelik yükselirken zarafetini kaybetmeden bunu yapabileceğini gösteriyordu.
Ben ona “Örnek oluyorsunuz” derken boş bir iltifat etmiyordum, gördüğümü söylüyordum. O ise muhtemelen bunu her gün duyuyordu, belki de sıradanlaşmıştı onun için. Ama yine de sıradanlaşmamalıydı bu cümle. Çünkü her bir “Örnek oluyorsunuz” nefesi, aslında bu ülkede hâlâ ne kadar çok bu tür örneklere ihtiyaç duyulduğunun bir kanıtıydı. Giderek iyice ısındım cümleye, cümlenin günün geri kalanına yansıyanına. O ılık kış ikindisinin mucizesiydi bu. Böyle içimizi ısıtan kadınlar vardı ve olmaya devam edeceklerdi.
Sıcak ve soğuk
Şimdi bu satırları yazarken Dante’nin “Inferno”sundaki o buz kesmiş şeytan imgesi geliyor aklıma. Dante’nin cehennemin en dibinde ateş değil de buz bulması, Şeytan’ı ateşle değil buz kesmiş halde keşfetmesi boşuna değildi. Neden derseniz, asıl lanetlenme sıcaklığın, insanlığın, merhametin tamamen yok olmasıydı. Buz kesmiş kalpler, buz kesmiş düşünceler, buz buz buz… İşte asıl cehennem buydu, budur.
Ama o kebapçının önünde, ikindinin yumuşak ışığı altında gördüğüm şey bunun tam tersiydi: Sıcaklık, insanlık, merhamet. Sinem Başkan’ın elimi sıkarkenki o kısacık anında, yolundan dönüp yanıma gelişinde, “Nasılsınız?” deyişindeki o basit ama gerçek ilgide, tüm buzları eritecek bir şey vardı.
Bunlar gelir geçer, evet. Ama o sıcaklığın izi kalır, kalacak. Zaman her şeyi çözecektir, çözmüştür ve çözmeye devam edecektir. O zamana kadar bize düşen, o insani sıcaklığı çoğaltmak, o buzları zarafet ve nezaketle eritmek için birbirimizin elini içtenlikle sıkmaya, birbirimize “Nasılsınız?” demeye, yeri geldiğinde yolundan dönüp yanımıza gelene teşekkür etmeye devam etmektir.
Devam…














