Ben bir bavulum. Rengim gül kurusu. Ama dükkândaki etiketimde “macenta” yazıyordu. Belki de bu yüzden kimse bana bakmıyordu, kimse bir bavulun gerçek rengini merak etmiyordu çünkü. Etmezler. Oysa ben, yıllarca o rafın üzerinde, kendi rengimi kendim bile unutmuştum.
Dükkâna gelecek olursak, ana caddenin üzerindeki şık bavul mağazalarından biri değildi. Tam tersi; hellimlerin satıldığı, çayların kafa kafaya verdiği, İngiliz çikolatalarının hâkimiyetini sürdürdüğü, tıkış tıkış bir dükkânın sağ cenahında, dizi dizi dizilmiş bavullardan biriydim. Yanımda flamingo pembeleri, somonun gölgeleri, toz pembeler, pudra renkleri, mercanın haleleri … Hepsi birbirinden güzeldi. Hepsi birbirinden önce satılırdı. Ben ise, o pembelerin arasında ne pembe ne mor, ne kırmızı ne de eflatun olabilen, kararsız bir renktim.
İlk yıl, müşterilerin gözleri üzerimde bir an durur, sonra kayıp giderdi. “Ne kadar ilginç bir renk,” derlerdi, “ama biraz fazla…” Sonra somon pembesini alır giderlerdi. Bir başkası, “Bu çok tatlı” der, pudra pembesini işaret ederdi. Ben, o tatlılığın yanında bir gürültü gibi kalırdım. Ne o yumuşaklığa sahiptim ne de o zarafete. Bir türlü sınıflandırılamıyordum.
İkinci yıl, artık müşterilerin gözleri bana değil, üzerimdeki toz zerrelerine takılıyordu. Toz, benimle birlikte bekliyordu. Tezgâhtârın elindeki bezgin bez, haftada bir gelir, diğer bavulların üzerinde özenle gezinir, bana gelince aceleyle bir dokunuş, “Sonra” der gibi. Oysa ben, o bezin soğukluğunu bile özlemiştim. İnsan eli değsin diye değil ama, birinin bana hâlâ satılık olduğumu hatırlatması için.
Üçüncü yıl, yeni koleksiyon geldi. Onlar, benim hiç sahip olamadığım bir şeye sahipti: Güncellik, hız, gençlik. Rafların önüne dizildiler. Ben, iyice arka sıralara itildim. Vitrinle aramda artık bir duvar vardı; göremiyordum, görülmüyordum. Sadece ara sıra, bir müşteri fiyat etiketimi çevirip bakmak için beni eline alıyor, “Bu da mı satılmadı?” diyordu. Bir umut kaplıyordu içime. Sonra yine unutuluyordum.

Dördüncü yıl, artık umut etmeyi bıraktım. Şunu öğrendim: Umut, bekleyen bir bavul için tehlikeli bir duyguydu.
Her müşteri bir tehdit haline gelmişti. “Belki bu sefer,” diyorsun, sonra eller başka bir bavula uzanıyor, o tanıdık burukluk yerleşiyor içine. Sonra bir gün, o burukluk da kayboluyor. Sadece boşluk kalıyor. Beklemenin, görülmemenin, seçilmemenin boşluğu.
Beşinci yıl, artık diğer bavulların bile benimle konuşmadığını fark ettim. Onlar, satılıp giden arkadaşlarının yerine gelen yenilerle kendi aralarında şakalaşıyor, gelecek yolculuklardan bahsediyorlardı. Ben, o muhabbetin dışındaydım. Çünkü ben, “gitmeyen” bir bavuldum. Gidenlerin hikâyelerini dinleyen, ama kendi hikâyesi hiç başlamayan.
Sonra bir gün, mağazanın sahibi elinde kocaman bir kartonla geldi. Üzerinde kırmızı kalemle yazıyordu: “%50 İNDİRİM.” Altına da küçük harflerle: “Sezon sonu fırsatı.”
O kartonu kapının önüne koydu. Sonra tezgâhtara döndü:
“Şu köşedeki satılmayan ne varsa dışarı taşı. İçeride yeni sezon ürünlere yer açalım.”
Ve işte o an, benim için bir devrin sonu ve başka bir devrin başlangıcı olacaktı. Ama ben henüz bunu bilmiyordum. Sadece ellerin beni tuttuğunu ve yıllardır durduğum raftan indirdiğini hissediyordum.
İlk kez, o tozlu köşeden çıkıyordum. Kapıya doğru taşınırken, içerideki yeni bavulların süslü parıltıları gözüme çarptı. Onlar, vitrindeydi. Ben ise, dışarıda, kaldırımın kenarına dizilmiş diğer “satılamayanların” arasında. Çok tuhaf bir duyguydu.
Dışarısı ise sıcaktı. Tozlu, gürültülü, yorucu. Ama aynı zamanda canlıydı. İlk kez bu kadar çok insan görüyordum. Ayaklar, tekerlekli çantalar, bebek arabaları, pazar poşetleri, hızlı konuşmalar, coşku…
Herkes bir yere yetişiyor gibiydi. Ve ben, o koşturmacanın ortasında, bir indirim levhasının fermanıyla hâlâ satılmayı bekliyordum. Beklemekse daha dayanılmazdı burada. Çünkü artık dışarıdaydım ve “satılamayan” olduğum herkes tarafından görülebiliyordu.
Bir hafta geçti. Yanımdaki bavullar azaldı. En satılmayanlar bile %50 indirimin cazibesiyle satılıp gitti. Bir ben kaldım.
Sonra bir karton daha geldi: “%70 İNDİRİM.” Artık utanç vericiydi. Bir bavul için bu, “Alın beni, ne olur” demekti resmen. Belki de gerçekten bir kusurum vardı. Gül kurusu rengim mi? Şeklim mi? Yoksa “macenta” oluşum mu? Bir türlü çözemiyordum. Belki kader dedikleri…
“Rengini beğendim”
Yaz sezonu bitmek üzereydi. Ağustos sonunun o boğucu sıcağı yerini, daha az nemli ama hâlâ yapışkan bir havaya bırakmıştı. Ben, kaldırımın kenarında, artık tozla kaplı, tekerlekleri güneşten hafifçe solmuş, fermuarı paslanmaya yüz tutmuş halde, son bir umutla bekliyordum.
Sonra o gün geldi, kalabalıktan bir el. Eli gördüm önce; yıpranmış, hafifçe ter içinde, ama kararlı. Sonra bir ses duydum:
“Bunu alalım Cevdet. Rengini beğendim…”
Cümle, beklediğimden çok daha olağanüstüydü. Belki de beş yıllık bekleyişimi sona erdirecek bir güce sahip olduğu için böyleydi. Karşımdaki kadına baktım. Gördüğüm orta yaşlı, pasaklı sayılabilecek bir kadındı. O sırada fark ettim kokusunu. Deniz kokuyordu.
Yanındaki adam, Cevdet, elindeki pazar poşetlerini yere bırakıp yanıma eğildi. Yüzü yorgundu ama gözleri gülümsüyordu. “Alalım Şükran, baksana çok ucuzlamış bu. Hem kızlar da bu rengi çok sever,” diye ekledi. O an bu “Ucuzlamış” cevabını bile yok saydım zihnimde. Dünya üzerinde ucuzlamış olmak umurumda değildi. Çünkü ilk kez birisi, deniz kokan Şükran beni “almak” istiyordu. Hem de rengimi, tozumu, solgunluğumu göre göre.
O gün, bir poşete bile konmadan, olduğum gibi tekerleklerimin üzerinde bir otele gittik. Şükran eşyalarını toparlarken neşe içindeydi. Kızlarının beni çok seveceğinden emindi. Dikkatle tozumu aldı, o bezin soğukluğu yıllardır özlediğimden farklıydı. Bu sefer acele değildi, bu sefer şefkatliydi.
İlk kez bir yatağın üzerine serildim. Fermuarım açıldı, o ses, yıllardır içimde biriken bütün sessizliği delip geçti. İçime önce elbiseler girdi; yazlık, hafif desenli. Sonra bir çift sandalet, bir güneş kremi, hatta bir kitap.
Kitabın kapağını hissettim, sert ve umut verici. Sonra Cevdet’in eşyaları. Daha az ve daha yoğun. Derken hediyelikler. Bıcır bıcır şeyler. “Of çok şükür bitti,” dedi Şükran. “Bu kadar çok şey alacağım aklıma gelmezdi.” Fermuarım biraz zorlanarak yeniden kapandı. Artık “doluydum”. İlk kez taşıyordum bir başkasının hayatından parçaları. Ve bu, beklemekten çok daha anlamlıydı.
O gece, otel odasının loş ışığında, kapının yanında durdum. Yatağın üzerinde değildim artık; bir köşede, yarınki yolculuğa hazır, sessizce bekliyordum. Ama bu bekleyiş farklıydı. İçim boş değildi. İçimde elbiseler, kitaplar, hediyelikler, umutlar vardı. Bir bavul için “dolu” olmak, var olmanın en güzel haliydi belki de. Yıllarca o rafta bomboş dururken, aslında ne kadar eksik olduğumu o gece anladım.
Ertesi sabah, Cevdet’in elinde, iskeleye doğru ilerledik. Şükran’daki deniz kokusunu ilk kez o an daha net aldım, tuzlu, keskin, özgür. İskelede bir gemi beni bekliyordu. Bulutların yansıdığı camlardan yükselen uğultu, bana “sonunda geldin” der gibiydi. O ses, içimde yankılandı; bir vedanın değil, bir kavuşmanın tınısıydı. Yıllarca bekledikten sonra, nihayet gerçek oluyordu işte… Yola çıkıyordum yola.
30 Ağustos 2026 Pazar diye not ettim zihnime. Bugünü unutma gül kurusu!













