Süheyla kitap gibi kadındı. Ancak can sıkıcı bir kitap! Bunu ona birisinin söylemesi gerekiyordu. Gerekiyordu da kim?
Yeni gelen misafirleri, oturma odasındaki koltuklarda “yine” ablukası altına almış, yüksek perdeden telaffuz ettiği “özgürlük, eşitlik, adalet” gibi sözcükleri atmosferde evirip çevirirken, ait olduğu zamanın “sosyal içerikli filmler çevirmek istiyorum” diyen dalyan mankenleri gibiydi. Kesinlikle manken gibi biriydi Süheyla. Yaşlanmış ama uslanmamış, daha doğrusu töhmet altında kalmaktansa karşısındakileri töhmet altında bırakmak isteyen biri.

İnsanda şu duyguyu bırakanlardandı: Bu kadınla bir yerde tanıştım ama nerede yahu! Sonrasında onun anonim bir ruha sahip olduğunu, benzerlerinden ayrılan tarafınınsa aksanlı sayılabilecek Türkçesinin eşlik ettiği pornografik-imsi fıkralardan (evet kısmen bir fark yaratabilirdi kendi temsil ettiği cenahıyla) kaynaklandığını çözebilirdiniz. Ancak bunun için o dakikada yorum yapmanız mümkün olamazdı! Hele ki onu o dakikada çözmek! Kimin haddineydi!
Daldan dala sıçrayan konu başlıkları ve her başlığa hakim olduğuna dair insanda uyandırdığı etkiyle sürekli konuşuyordu Süheyla. O bir kaşifti, o bir astronot, o bir gurme, o bir demokrat, o bir dağcı, o bir her şeydi vesselam. Misafirlerse onu tenis maçına giden seyirciler gibi izliyorlardı. Tek bir farkla! Ortada Süheyla’ya rakip olabilecek pek kimse yoktu.
En son uğranan botanik konusu ise işi başka bir boyuta taşıyacak, konu kendiliğinden etrafta vahşice boy göstermiş sardunyalara uğrayacak ve maalesef bu işten sardunyalar da nasiplerini alacaktı. Misafirlerden biri “Üzgün Sardunyalar” demek istemiş ama Süheyla’ya inanılmaz bir pas vermişti.
“Efendim sardunyalar üzgün müzgün olmaz,” diye botanikçiliğini konuşturmaya başlayacaktı Süheyla. Misafirleri öylesine ele geçirmişti ki, kendisinin de o evde misafir olduğunu unutturacak eda, ev sahiplerine kadar uzanacak “dükkân senin Süheyla” ruhu, onu kendinden alacaktı.
“Evet aynen böyle… Sardunyalar hüzün çiçeği değildir efendim!” diye gerinecekti Süheyla.
“Ben sadece bir kitaptan bahsetmek istemiştim…” demeye çalışan yolunu kaybetmiş misafire, “kardeşim,” diye yüklenecekti o zaman. “Ben bunun Avrupalısını gördüm… Balkan’daki halini gördüm; Uzak Doğu desen keza…” derken “hayat beni nelere zorluyor” gibisinden bir iç çekecekti. Nihayetinde “Sardunyalar özgürdür” diyecekti Süheyla…
Tam da bu cümleyi bir vecize edasıyla savurup, karşısındakilerin gözlerindeki hayranlık pırıltısını avlamak üzere arkasına yaslanırken, o âna kadar koltukta uyuklayan evin tekir kedisi Marifet, miskin miskin gerindi ve Süheyla’nın “özgür sardunyalar” nutkunu bölen bir şey yaptı. Marifet, hiç acele etmeden pencerenin pervazında kıpkırmızı duran iri saksıya yöneldi, toprağı bir iki eşeledi ve akabinde bütün salonun şahitliğinde, sardunyanın tam dibine, en “özgür” şekilde işedi.
Salonda öyle bir sessizlik oldu ki, Süheyla’nın az önceki “sardunyalar özgürdür” sözü havada asılı kaldı, sonra yankılanıp yere çakıldı. Misafirlerden biri, dayanamayıp fısıldadı: “En azından biri özgürlüğünü ilan etti.”
Süheyla ise önce kediye, sonra saksıya, en son da kendi nutkunun enkazına baktı. Yüzünde, ilk kez bir kitabın arka kapağını kapatma ihtiyacına benzer bir ifade belirdi. O sırada evin en mazbut ve kendi halindeki sahibi, elinde çay tepsisiyle kapıda dikilirken durumu özetledi: “Süheyla Hanım, galiba söylediklerinizi biraz… suladılar.”














