Bir yıl önce ağustos ayı boyunca her cuma hutbesi, kadın aleyhtarı din yorumlarıyla kurgulanmıştı. Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, görev süresi biterken topluma bir kere daha kadın ve eşitlik karşıtı zehir enjekte etti. Kim bilir belki bu yolla görev süresinin uzatılacağını umuyordu. Her neyse, yapacağını yaptı maalesef. Bir ay boyunca her hafta 90 bin camide, yüzde 98’i erkek olan cuma cemaatinin büyük kısmı bu zehri afiyetle yutmuş görünüyor. Dördüncü hutbede kadının mirastan eşit pay alması, erkek kardeşinin hakkına girmek olarak değerlendirilmişti.

Medeni Kanun’a muhalefet olduğu kadar Kur’an’da konuya ilişkin ayet hükmüne de aykırıydı. Çünkü ilgili ayette “Mirasta kadına bir pay erkeğe bir pay vardır” hükmüne yer verilmiş. Fakat pay oranları belirtilmemiştir. Konunun tam bu kısmında sevgili Deniz Göktaş’a, ortaçağ zindanı misali kuyu tipi hücresine bir selam göndereyim. Zira “son kitap” şakasıyla ilişkili. İlahi mesaj yedinci yüzyılda yaşayan belli bir bölgedeki, belli bir topluma hitap ettiği gerçeğiyle ama son kitap olma iddiası nedeniyle payların oranını katı bir kalıp olarak dayatmamış, demektir.
Başka bir ayette “yer yüzünde Allah’ın adaletini sağlaması için insanı yarattığı” belirtilir. O son kitabın hükümleri de sosyolojik dönüşümler, insanların ihtiyaçlarının farklılaşacağı gerçeği dikkate alınmış olmalı. Nitekim aile hukukuna ilişkin ayette eski hukuku değiştiren belli kurallar sıralandıktan sonra “maruf” ile hükmedilmesi istenir. Maruf, bilinen kuralların en iyisi anlamına gelir ki Diyanet İşleri önceki başkanlarından Ali Bardakoğlu Hoca maruf kavramını evrensel değer olarak tanımlar. Bu demektir ki mirasta kadın ve erkeğin eşit pay alması İslam’a aykırı değildir, kadınlar eşit pay aldığında günaha girmiyor. Çünkü bugün bizim örfümüz olan Medeni Kanun, ilahi mesajla tavsiye edilmiş maruf olandır.
Kadın ve erkek kardeşler arasında uzun sürecek davalar ve küslükler yaratabileceğini söylemiş, yazmıştım bir yıl önce. Ne yazık ki iki hafta önce Change.Org portalında bir çağrı yayınlandı. “Miras mağdurları için adalet istiyoruz” başlıklı çağrı Emine Özbey tarafından başlatılmış. İmza kampanyasına çağrı metni feminist diskurun hayli uzağında ama miras konusundaki can yakıcı sorunlara dikkat çekmeyi başarıyor.

Hem çağrı metni hem de imzacıların bıraktığı mesajlar, son bir yılda kadının miras hakkı konusunda yaşanan gaspların yaygınlaştığını düşündürdü. Laik hukuk doğrultusunda Medeni Kanun’un eşit miras kuralını, kadın varislerde baskı, manipülasyon ve sair yöntemlerle rıza üreterek delme alışkanlığı her zaman vardı. Ancak Diyanet’in fetva imiş gibi algı yaratan hutbeleri -ki fetva denilen şey kimsenin uymakla yükümlü olmadığı bir görüştür sadece- toplumu manipüle etti.
Mesele özellikle akçeli işler olduğunda erkekler, kadınların hakkını gasp etmekte mahirdir. E, bir de camide hoca efendi söylemişken kadının miras hakkını yarıya indirmeyi “uhrevi sorumluluk” sayan çok olur. İmam-cemaat meselesi doğrultusunda yarım payı, yarının da yarısına indiren erkek kardeşler de olacaktır. Bilindiği üzere ataerkil toplumlarda “biraderlik sözleşmesi” uygulanır. Aslında Fatmagül Berktay Hoca bu kavramı “nafile biraderlik sözleşmesi” olarak kullanmıştır.
Haklıdır da. Kadınlar kendi haklarını kullanmayı tercih etmekte ortaklaştığı ölçüde o biraderlik sözleşmesi işlevsiz kalıyor. Ancak otoriter sistemde erkek iktidar, erkek yargı, erkek diyanet ve ataerkil zihniyetli erkek bireyler, biraderlik sözleşmesiyle kolayca suç ortağına dönüşüyor. İktidarın yasaları, yargının uygulamaları, diyanetin manevi yönlendirmeleri ve akçeli işlerin baştan çıkarıcılığı ile kurulmuş bir tür çete işi kadınların hak arama yollarını tıkayabiliyor.
Nitekim ülkenin her yerinde pek çok kadın mirastan eşit pay almak için yargıya başvuruyor. Kadın ve erkek kardeşlerin miras için davalı olması, sosyal çevrede kadınların dışlanmasına yol açıyor. Eşit miras hakkını alabilmek için hukuka, yasaya başvuran kadın, toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle, yakın çevresinde suçlanan taraf oluyor. Bu durum şehirlerde de geçerli ama köy, kasaba gibi küçük yerlerde sosyal dışlanma hayatı yaşanılamaz hale getirebilir.
Miras ve arazi davalarının onlarca yıl sürebildiği dikkate alınırsa kadınların hak kaybının büyüklüğünü tahmin etmek zor olmaz. Üstelik hisseli arazilerin satışında hisse sahiplerinin itiraz süresini bir ay ile sınırlayan hüküm, iktidar oylarıyla yasalaştı kısa süre önce. Toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanmadığı için böylesi kurallar hep kadın aleyhine işler, özellikle akçeli konular böyle sonuçlanır. Bu yasa iktidarın biraderlik sözleşmesine olan sadakatinin ilanı gibi.
Kız çocuklarına akıl-ahlak karşıtlığı öğretisi
Eyüp İlçe Müftülüğü Kur’an Kursu öğrencisi, ergenlik çağındaki kız çocuklarına münazara yaptırmış. Ancak münazara kurallarına aykırı olarak yetişkinlerin yazıp çocuklara ezberlettiği bir müsamereyi andırıyor. Aynı zamanda âşık atışması kıvamında kafiyeli cümlelerle bitirilmiş. Çorum ve Sakarya’da kız çocuklarının Manifest konseri istemesi üzerine harekete geçildiği anlaşılıyor.
Müftülük, kız çocuklarının ilgi ve beğenilerini, taleplerini yetişkinlerin istediği yönde baskılamayı, değiştirmeyi en önemli dini görevi saymış olmalı. Meral Danyıldız’ın haberine göre Müftülük “Benim Ahlakım” projesi yürütüyor. Anlaşılan Diyanet işi gücü bırakıp Manifest karalama kampanyasına girişmiş. Buna ihtiyaç duymaları dindar ya da seküler aile çocukları olsun fark etmeksizin iktidara yakın kesimlerin çocuklarının da K-Pop kız grupları rüzgarına kapıldığının ispatı.
Sorun olan şey gençlerin, ilk gençlik çağındaki ya da daha küçük çocukların bu müzik ve dans akımına kapılması değil. Her neslin kendi akımı olur ve yaş ilerledikçe durulur, değişir. Müdahale etmek gereksiz ve yanlış. Ve asıl sorun olan müdahale yöntemi. Ezberletilmiş yetişkin sözleriyle çocukların ağzından diğer çocuklara endoktrinasyon uygulanmak istenmesi. Aslında bunu acemice bir girişim ve panik halindeki yetişkin telaşı olarak görüyorum. Bir kuşak çatışması olarak kabul etmek yanlış olmaz.
Beni korkutan tarafı ise akıl ve ahlak arasında bir karşıtlık kurulması. İslam düşünürlerinin 12’nci yüzyılda yaptığı akıl-iman tartışmaları sonrasında aklı geri plana atan bakış açısının İslam düşüncesine egemen olmasını, bugün Diyanet hâlâ onaylıyor, demektir. Ve Diyanet Akademisi kurularak Diyanet- Milli Eğitim işbirliği yolu açıldıktan sonraki müfredat değişikliğiyle birlikte düşününce irkildim. Söz konusu münazara görünümlü müsamere akran şiddeti gibi başlıyor. Ama çocukların “Kızlar oturup konuşalım” cümlesiyle şiddet içeren müdahale sona eriyordu. Bu belki akran şiddetine son verme amaçlı bir yöntem olarak kullanılmıştır. Fakat karşı tarafa söz hakkı tanımayan bitiş cümlesi korkunçtu. İki grubun son sözleri şöyle:
Grup 1: “Korkacak bir şey yok. Biraz kız neşesi. Bizim de aklımız var bu neyin endişesi?”
Grup 2: “Benim güzel kardeşim, akıl dediğin nedir? İnsan bozulmak isterse aklı yön verdirir. Müziği bozuk, şekli bozuk, sahnesi bozuk. Bu kadar yamukluk içinde nasıl olur doğruluk? Alkışa göre değil, Kuran’a göre yaşa. Moda gelir de geçer güzel ahlak kalır başa. Ne haber?”
Aklı, akıl yürütmeyi değersizleştiren bu son cümle 12-13’üncü yüzyıllarda egemenliğini perçinleyerek İslam düşüncesine ve Müslüman toplumlara yön veren, felsefe ve müsbet ilimleri medreselerden dışlayan düşüncenin ta kendisi. Tek farkla ki o dönemde tartışma akıl-iman üzerineydi. Şimdi akıl-ahlak karşıtlığı üzerine kurgulanmış. Kız çocukları kullanılarak ahlak anlatısının kadın bedeni ile tanımlanmasına yönelik itirazlarımı daha önce yazdığım için tekrar etmeyeceğim. Sadece Diyanete, Müftülere, Müftülüklere bir soru yönelteyim bitirirken.
Sizler ahlaklı olduğunuz için mi kamu kaynaklarıyla birilerini hacca götürüyorsunuz, ahlaklı olduğunuz için mi “Makam aracı yerine kendi motosikletini ve lojman yerine kendi evini kullanmıyor” diyerek, makama yakışmıyor, itibarımızı sarsıyor gerekçesiyle bir müftüyü görevden aldınız?














