Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık

Deniz Göktaş’ın hapishaneden yazdığı son mektubu hepiniz okumuşsunuzdur.

Stand-up gösterisi Ölü Deniz yüzünden tutuklanan Göktaş yeni mektubunda, Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndaki ilk ayını anlatırken bir noktada mizahı bırakıyor: zira kaldığı yer mahpuslar arasında “kuyu tipi” diye bilinen ve bizim de literatürümüze artık kazınmış bir mekân.

Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık

Deniz güneşsizlikten, havasızlıktan, sosyal izolasyondan bahsediyor bize. Sayımlar dışında günler, haftalar boyu insan sesi duymayan insanlardan söz ediyor. Avlusundaki güvercinlerin nasıl da mahsur kaldığından, yedi metrelik duvarların arasına güneşin nasıl da ancak belirli bir açıdan düşebildiğinden bahsediyor. Öğle saatlerinde, kendi ifadesiyle, güneşle “köşe kapmaca oynaması gerekiyor.” Şeklinde oyuncu bir dile sığınsa da, bu koşulların ağırlığını, yükünü hissetmemek mümkün değil.

Düşününce, özgürlükle özdeşleştirdiğimiz kuş bile, mekânın tasarımı yüzünden içeride hapis kalıyor. Deniz ve bugüne dek siyasi gerekçelerle tutuklanan herkes özgürlüğüne kavuşmadıkça, bu satırlardaki karanlığı -hiç değilse- unutmamalı; günlük yaşantımızın akıntısına kapılıp giderken, birilerinin sadece düşüncelerini ifade ettikleri ve bir başkaları bu düşünceleri beğenmediği için özgürlüklerinden, geleceklerinden ve sağlıklarından yoksun bırakıldıklarını hatırlamalıyız.

Tarih benzer olaylarla doludur; ancak insanlık yazgısı nedense bir türlü değişmiyor.

“Kuyu” kelimesi üzerinde durmaya değer buluyorum, buradaki mesele yalnız cezaevi koşulları değil. Deniz’in de belirttiği gibi mekânın insan üzerindeki, hatta canlı üzerindeki doğrudan etkisi.

Duvarın yüksekliği, açıklığın yeri, güneşin geliş açısı gibi unsurlar hapishane mimarisinde bilinçli olarak tasarlanmış formatlara sahip. Yaşayabilir miydiniz siz görebildiğiniz gökyüzü kadarı ile… veya bir başka insanın sesinin size ulaşıp ulaşmaması hakkında hiçbir kaygınız oldu mu yaşamınızda?

Bu noktada mimarlığın genelde estetik, biçim, cephe üzerinden konuştuğumuz araçları bana göre çırılçıplak kalıyor. Bu mekânların projelerini çizenler ne hissetmiştir? Bu mekânların tuğlalarını örüp, duvarlarını sıvamış olan işçiler acaba düşünmüşler midir bir gün bu “kuyu”larda sadece azılı suçluların değil; henüz davaları devam eden ve suçlulukları ispatlanmamış, tutuklu yargılanacak sanıkların da ikamet edeceğini? Koymuşlar mıdır kendilerini acaba hiç onların yerine?

Bir mekân insanın dünyayla ilişkisini ne kadar azaltabilir, mimarlığın bundaki etkisi nedir diye merak ederek başladım bu yazımı hazırlamaya.

Plan değil, kesit

“Kuyu tipi” tabirinin bu kadar güçlü olmasının nedeni herkesin nasıl bir mekândan söz edildiğini anında sezebiliyor olması.

Kuyu, plan görünümde pek bir şey ifade etmez: kare, dikdörtgen veya daire bir geometridir algımız. Asıl etkisi ise kesitte ortaya çıkar; işte burada insanla gökyüzü arasındaki mesafe önemli olur; bu çeperin yüksekliği, darlığı, ışığın ulaşabileceği açıları belirler. Kuyu yatay ilişkileri keser. Devam eden bir aralık yok, yana açılan bir kapı yok, bakışı uzağa taşıyan bir pencere yok. Böyle bir mekânda dış dünya ile bağınız tek bir yönde kalıyor: tepenizde. İyi ki orada gökyüzü var!

Böyle bir ortamda belli bir zaman geçirdikten sonra beden muhtemelen mekânı artık sadece görmez olur, burası daha çok ölçülesi bir alandır. Duvarın yüksekliği, ışığın açısı bu nedenle yaşamsal değerler hâlinde varlık sürdürürler. Bu ilişki başlı başına insan doğasına aykırı ve tecrit mekânı kendini bu algı üzerinden var ediyor.

Maurice Merleau-Ponty’nin beden-mekân düşüncesine göre aslında beden mekânı bir koordinat sistemi gibi yaşamaz, yapabildikleri üzerinden kavrar. Fenomenolojinin ayrımıyla, bedenin mekânsallığı “positional / konumsal” değil “situational / durumsal”dır. Yani mekân normal yaşamlarımızda bizim için santimetrelerden önce bir olasılıklar alanıdır.

Yedi metrelik bir duvarın mimari anlamı, o yüzden, sadece “7 mt” şeklinde bir ölçü değil. Aslında o duvarın uzunluğundan söz ederken bilinçsel olarak o duvarın üzerinden bakamamaktan, onu geçememekten, dışarıdaki hareketi görememekten, güneş ışığı ile ilişkimizin engellenmesinden söz ediyoruz.

Mimarlığın beden ile ilişkisinin en direkt yaşandığı, mimari tasarımının gücünün en doğrudan hissedildiği mekândır kuyu tipi hücre bu bağlamda.

Finlandiyalı mimar Juhani Pallasmaa da mimarlığın aşırı görselleşmesine karşı duran isimlerden biri. Mimari deneyim yalnız görsel bir imge değil, bedenselleşmiş bir imgedir diyor. Mekânı gözümüz kadar tenimiz, kulağımız, dengemiz, kaslarımız, hatta zaman algımızla da okuruz.

Duvar mimarlığın temel araçlarından biridir ve bu yapısal unsura çerçeveden bakınca çelişki görürüz. Duvar içeriyle dışarıyı ayırarak koruma sağlar; bu canlılar için olumlu bir görevdir ancak aynı duvar, aynı hareketle, kuyu tipi hücrelerin duvarları olarak içeride de tutma görevi üstlenebiliyor. Buradaki öz amaç, toplum için zararlı kişileri içeride tutmak ve bu kez de dışarıdakileri korumaktı; ne var ki zaman zaman bu “zarar”ın tanımı değişiyor. Günümüzde böylesi mekânsal bir tecritte örneğin katiller, azılı hırsızlar tutulmazken “farklı düşünce” sahiplerinin -üstelik kamu vicdanına rağmen- tutulması tam bir Orwell veya Zamyatin distopyasıdır.

Kapalılığın psikolojik karşılığını tek başına geometriden anlamlandıramayız. Küçük, kapalı bir oda bazen inziva ve güvenlik sağlayıcı olarak da var olabilir. Buna karşılık aynı büyüklükteki başka bir oda hapis duygusu yaratır. Aradaki fark kuşkusuz iradenin kontrolüdür.

Yeraltı mekânları üzerine yapılan araştırmaların ilginç bir bulgusu var: insanların bu tür mekânlara verdiği tepkiler her zaman sınırlandırılmış olma hissi ve diğer olumsuz duygular etrafında toplanmıyor. Pek çok insan bu tür mekânları sakin ve güvenli olarak da tanımlıyor; demek ki fiziksel kapalılık tek başına psikolojik sonucu belirleyen bir unsur değil. Hapishanedeki bir mahpus için iradenin ve seçimin ortadan kalkması bütün denklemi değiştiriyor.

Göktaş’ın mektubundaki güneş ayrıntısı bu nedenle içimi yakıyor; sanırım güneşi insandan uzaklaştıran bu duvarla kitlesel olarak en iç içe geçtiğimiz yapıtlardan biri Tunç Başaran imzalı ve 1989 tarihli Uçurtmayı Vurmasınlar sahneleriydi.

Bu mekânsal durumda mesele sadece doğal ışığın az olması değil; ışığa ulaşmanın bile bireyin kontrolünden çıkarılmış olması. Güneş var ama ona ulaşmak için duvarların izin verdiği saati, açıyı beklemek gerekiyor. Burada mimari, güneşle insanın arasına giriyor. Günlük pratiğimizde “Mimaride doğal ışık önceliği” gibi konular hakkında güzellemeler yaparken bir gencin yaşamakta olduğu bu deneyim göğsümüzün orta yerine yumruk gibi oturuyor.

Karanlıkla ıslah

Hapishanelerin mimarisi hakkında daha önce de yazmıştım; bu mekânlarda karanlık unsuru her zaman gerekli ve uygulanan bir yöntem değil.

Belki de bu düşünceyi Michel Foucault’ya borçluyuz. Foucault, Discipline and Punish’te eski zindanın üç işlevini kapatmak, ışıktan mahrum bırakmak ve saklamak olarak belirtir. Oysa Bentham’ın Panoptikon’uyla bu mantık tersine dönüyor; mahkûmu görünmez yapmak yerine, onu sürekli görünür kılmak ve gözetleyici odaklı bir tasarıma yönelmek daha etkili bir kontrol mekanizması olarak benimsenmiştir.

Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık

Panoptikonda ışık kullanımı özgürlük vermez, aksine bir tür denetimin aracı olarak kullanılır. Mahkûm bu kez yoğun ışık altında görülebilir durumdadır ama kendisini izleyenin o anda orada olup olmadığını bilemez. Görüş karşılıklı değildir; mimarinin kendisi ve ışık kullanımı bir tür asimetri yaratır. Bir bakıma hapishane mimarisinin temelinde kilitler, parmaklıklardan öte asıl mesele görüşü, hareketi, karşılaşmayı, zamanı mahpusun aleyhine şekilde tasarlamak yatıyor.

Philadelphia’daki Eastern State Penitentiary bunun erken ve çarpıcı örneklerinden biri. John Haviland’ın 19. yüzyılda tasarladığı hapishanede hücreler bireysel izolasyon fikri üzerine kurulmuş. Merkezden ışınsal biçimde dağılan hücre blokları gözetimi kolaylaştırırken mahpusların birbiriyle temasını azaltıyor; gün ışığı da büyük ölçüde yukarıdan gelecek biçimde kurgulanmış. Özetle yine insanın dışarıyla yatay ilişkisi kesiliyor, ışık tepeden geliyor.

Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık
Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık

Penceresizlik başka bir unsur. Mekânların penceresi insanlara sokak, insan, ağaç, hareket, hava durumu, mesafe, hayatın günlük akışı hakkında bilgi getirir. Pencere sadece yapısal bir özellik değil; sosyal hayatın devamlılığını mekân üzerinde sağlayan fonksiyonel bir araçtır. Hapishanede genellikle tepedeki açıklıklar aynı miktarda ışık verse bile, kuşkusuz bir pencerenin işlevine sahip değildir ve asıl amacı bu sosyal izolasyonu pekiştirmektir. Sadece gün ışığına erişim bu çerçevede yeterli değil ve insanları rehabilite etmekten çok ötede, psikolojilerini zedeleyen bir durum.

Çağdaş mimarlıkta kuyu etkisi

Yıllar önce İstanbul’da dinleme ve hakkında da yazma fırsatı bulduğum Daniel Libeskind’in Berlin Yahudi Müzesi’ndeki tasarımı Holocaust Tower da, bambaşka bir amaçla yapılmış olsa da aynı mekânsal mekanizmanın nasıl çalıştığını göstermesi bakımından etkileyici.

Bu yapıda, yüksek, kapalı beton hacme doğal ışık yalnız yukarıdaki dar bir açıklıktan giriyor. İçeride dış dünyanın varlığını kaybetmiyorsun; tam tersine, dışarıda bir dünya olduğunu bildiğin için içeride olduğunu daha yoğun hissediyorsun. Bu tasarımda kritik bir fark var. Tam karanlık dışarı ile olan ilişkimizi tamamen silebilir ancak dar bir ışık sızıntısı ise dışarının varlığını sürekli hatırlatabilir. Işık kullanımı bu tür yapılarda her zaman rahatlatıcı biçimde değil, bazen de böyle mahrumiyetin ölçüsünü de görünür kılmak üzere kullanılmaktadır.

Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık
Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık

Göktaş’ın avlusunda güneşi aramasını düşününce aynı durum başka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Güneş tamamen yok olsaydı belki başka ve daha ağır bir deneyimden söz ederdik. Oysa orada, duvarların biraz ötesinde olduğunu biliyoruz ve bazen geliyor; ve mimari onun ne zaman ve ne kadar geleceğine karar veriyor. Bu yapıda insanın doğal çevreyle ilişkisi böylece ancak mimarinin izin verdiği bir zaman aralığına indirgeniyor.

Göktaş mektubunda güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun uzun vadede fiziksel ve psikolojik zararlarından endişe ediyor. Bunu kendi kısa süreli gözlemi olarak özellikle belirtiyor.

Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık
Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık

Bilimsel literatürde sosyal izolasyon hakkında ciddi bir birikim var. Hapishanelerde tek başına tutulma üzerine yapılan sistematik incelemeler, uzun süreli izolasyonla psikolojik sıkıntı, anksiyete, depresyon, kendine zarar verme ve bazı fiziksel sağlık sorunları arasında ilişkiler bildiriyor. Fiziksel sağlık etkilerini inceleyen pek çok araştırma, yalnız ruhsal sonuçlarla sınırlı olmayan bir sağlık yüküne işaret ediyor.

Birleşmiş Milletler’in Nelson Mandela Kuralları, tecrit uygulamalarını günde 22 saat veya daha fazla, anlamlı insan teması olmadan tutulmak şeklinde tarif ediyor. 15 günü aşan hâli “uzun süreli hücresel hapis” kabul ediliyor ve bunun yasaklanması öngörülüyor. Bu kurallar, mahpusların barındığı alanlarda hava hacmi, taban alanı, aydınlatma, ısıtma ve havalandırma gibi fiziksel koşulları doğrudan sağlık meselesi olarak ele alıyor.

Deniz Göktaş’ın tutulduğu koşulları tam bilmem mümkün olmamakla birlikte 19 Mart 2025 tarihinden bu yana gözaltına alınan çeşitli sanıkların tutukluluk süreçlerinde uygunsuz uygulamaların varlığına kimi haberlerde ve ifadelerde işaret ediliyor. Bunları elbette bilimsel literatürdeki bütün hücresel tecrit örnekleri ile birebir eşitlemek doğru olmaz elbette; bunun için günlük temas süreleri, açık hava koşulları, hücre düzeni gibi ayrıntıları bilmek gerekir. Diğer yandan evrensel anlayışın dışına geçen tüm mekânsal deneyim, aynı zamanda yeni bir insan hakkı ihlali cephesi doğuruyor.

Zira mekândaki ışık, hava, nem oranı, hareket alanı gibi unsurlar sadece dekoratif nitelikler değil; bunların tümü yaşama koşullarının kendisini tanımlarken; yoksunlukları insan bedeni üzerinde ciddi sağlık sorunlarına sebebiyet verebiliyor. İçinde bulunduğumuz medeniyet seviyesinde hiçbir ceza uygulamasının insan bedeni üzerinde kalıcı psikolojik ve bedensel sağlık sonuçları yaratmaması gerekir.

Mimarlıkta doğal ışığı çoğu zaman niceliksel değerlerle konuşuruz. Lux ve Kelvin değerlerini, ışın açılarını önemseriz; önceden belirttiğim üzere yapıda gün ışığı faktörünü dertleniriz. Kuyu tipi mimarlığa gelince, bu yaklaşım tamamen rafa kalkıyor çünkü ışıksızlık bir tür ceza silahı olarak tasarımda amaçsallaşıyor. Bu tasarım bakışında aynı ışığın nereden geldiği, neyi gösterdiği, insanın ona nasıl ulaştığı deneyimi tamamen ters olarak ele alınıyor!

Peter Zumthor’un Bruder Klaus Field Chapel’inde de koyu, yükselen bir hacim ve tepede açıklık var. Yanmış ağaç kalıplarının bıraktığı karanlık yüzeyler yükseldikçe gökyüzüne açılıyor. Yağmur, hava ve gün ışığı bu eşsiz yapıdan içeri girebiliyor.

Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık
Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık

Burada da geometrik olarak kuyuya benzeyen bir durum var ama açıklığın anlamı tamamen başka: ve insan buraya kendi isteğiyle giriyor, buradan çıkışı biliyor. Yukarıdan gelen ışık tecridin değil, kendinden büyük bir güce yoğunlaşmanın simgesi oluyor.

James Turrell’in Skyspace çalışmalarında da benzer bir yaklaşım daha net ve katıksız biçimde sergileniyor. Turrell gökyüzünün genişliğini artırmak yerine onu kesiyor, sınırlıyor, belirli bir geometrinin içine alıyor. Her gün tepemizde olduğu için görmezden geldiğimiz şeyi böylece birden görmeye başlıyoruz. Özetle Deniz’in içinde bulunduğu tecrit odasının çağdaş mimarlıkta etkiyi, duyguyu artırıcı bir özellik olarak kullanılmasına da tanık oluyoruz; ama bunu kuyu tipi bir tecrit odasında kabullenmemiz, bir bedeni bu yoksunluğa hapsetmemiz çağdaşlıkla örtüşmüyor.

Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık
Özlem Yalım yazdı: Kuyu tipi mimarlık

Deniz Göktaş’ın mektubuna dönüyorum.

Bütün büyük kavramların arasında zihnimde en çok o güvercin kaldı. Çünkü hapishane mimarisinin bir canlıya ne yaptığını neredeyse o kuşun hâli fazla söze gerek kalmadan anlatıyor. Deniz aklıyla, metaneti ile ve mizahı ile dengesini koruyabilir belki ama; sadece içgüdüleri ile yaşayan bir varlık bu kadar başarılı olamayabilir bu koşullarda.

Uçabilen bir canlı, yedi metre yüksekliğindeki dört duvarın içine giriyor ve çıkamıyor! İnsan için tasarlanan sınır, insanın dışındaki canlıyı da kendi mekânsal rejiminin içine hapsediyor. Yukarıda gökyüzü hâlâ var. Kanatları da var ama geometrinin izin vermediği bir hareket, belki de ufku görememesi gibi unsurlar o zavallı canlıya da hayatı dar ediyor. Burada teoride mümkün olmak ve pratikte mümkün olmak arasındaki fark Deniz’in kelimelerinden üstümüze dökülüyor.

Demek ki mimarlığın en güçlü etkisi, bazen bize verdiği şeylerden değil, erişebileceğimiz dünyadan ne kadarını çıkardığından da doğuyor; ve birileri bunu keyifle yapıp hayata geçiriyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş