Yapay zekâ hemen her alanda olduğu gibi tasarıma dayalı meslekleri dönüştürürken tarihe birkaç not düşmek istedim.
Tasarımın ne olduğuna dair soruyu bir asırdır çözebilmiş değiliz. Bu işin görünen yüzünde biçim bulunuyor. Peki iyi bir biçime nasıl karar verilir? Bu teknik bir soru gibi görünse de aslında bir yargı sorusu. Yargı, elde hazır bir kuralı uygulamak değildir; kuralın henüz ortada olmadığı yerde bir duruş sergileme durumudur.
Kant’ın estetik yargıyı özel bir bilgi biçimi sayması tam da bu yüzden:
İçine düştüğümüz dünya oldukça kusursuz detaycılıkta ve estetik düzeyde bir tasarıma sahip ve burada gerçekleştirdiğimiz üretimlerimiz için elimizde yoktan var edilmiş bir ölçüt yoktur, kuralı her seferinde elimizdeki somut örnekten biz çıkarırız. Bir tasarımcının veya bir kullanıcının “Bu biçim doğru”, “Bu güzel” demesi de böyle bir durum: Özel bir formülün, sonsuz bir bahşedişin vb. sonucu değil, birikmiş deneyimin, kültürel belleğin ve o anki kararın kesiştiği yerde beliren bir yargının sonucundan başka bir şey değil. Bu nedenle “müthiş tasarımcı”, “eşsiz bir yaratıcı” gibi kimi iddialı betimlemeleri oldum olası sevmemişimdir, çünkü bana – ve Kant’a göre – yok böyle bir şey.
Üretken yapay zekâ ise tam tersi bir mantıkla çalışıyor. Onda “doğru biçim”, insandaki gibi kültürel, deneyime dayalı, bilgi üzerine inşa edilerek sunulmuş olanın, belirli bir bağlam içinde yargılanması sonucu ile değil, sadece dijital faunada mevcut olanın milyonlarca örnekten istatistiksel olarak damıtılmış bir olasılık hesabı sonucu belirleniyor. Burada kuralı biz koymuyoruz, kural zaten veride mevcut, en sık tekrar eden örüntü olarak duruyor, biz yalnızca onu çağırıyoruz.
Bu fark göründüğünden çok daha derin bir kırılma yaratıyor. Tasarım dediğimiz şey, bugüne dek teknik gereksinimler, biçim verme yeteneği ve kültürel/etik yargının tek bir kelimede birleşmesinden ibaretti. Biçim verme öğretilebilir bir şey: Oran, gramer, malzeme bilgisi, üretim tekniği gibi parametreler var. Yargı ise öğretilemez, yalnızca deneyim, okuma, tartışma ve hatalar yoluyla olgunlaşabilir. Yapay zekâ bugün bu ikisini net biçimde birbirinden ayırıyor: makine işin öğretilebilir/öğrenilebilir olan kısmını tümüyle devraldı. Geriye, tasarımın hiçbir zaman esas çekirdeği olmadığını sandığımız bir şey kaldı: O da yargı.
İçinde bulunduğumuz çağda hem bireylerin hem de toplumların en kırılgan noktası, bana göre, yargılama niteliğidir. Kendi yargısını üretmeyen bir kültür, boş kaldığı yeri kendiliğinden dolduramaz, en yakınındaki, en çok dolaşımda olan yargıyı ödünç alır ve benimser. Bugünün sosyal medya ve yapay zekâ ekseninde hâlâ bu yargı eksikliğini değil, ağırlıkla biçim ve estetiği tartışıyoruz. Ne yazık ki!

Mükemmellik yanılgısı
Yapay zekâ çağında tasarımın gerçek meselesi artık biçim veya işlev değil.
Antoine de Saint-Exupéry’nin şu sözünü bilirsiniz: “Mükemmellik eklenecek hiçbir şey kalmadığında değil, çıkarılacak hiçbir şey kalmadığında elde edilir.”
Bugün içinde yaşadığımız dünya, bunun tam tersi değil mi sizce de?. Herkes mükemmellik peşinde; imgesel ve yazınsal üretim hiçbir çağda olmadığı kadar fazla.
Her gün milyarlarca yeni görüntü üretiliyor. Akademik kurullara ulaşan tezlerin sayısı gittikçe fazlalaşmış; uzmanlar bunun yapay zekâ etkisi ile arttığını belirtiyor.
Tasarım her alanda en çok düşünsel mesaisi ile prim yapan bir profesyonellikti. Oysa şimdi bir sandalye, bir otel lobisi, bir konut cephesi, bir logo, bir kahve dükkânı, bir fuar standı, bir şehir meydanı, bir müze, bir anime karakter, bir ambalaj, bir reklam posteri, profesyonel bir fotoğraf çekimi gibi yaratıcı ürünler sadece birkaç saniye içinde üretiliyor; reklam ve sinema filmleri yapay zekâ ile farklı bir anlayışa geçmiş görünüyor.
Yapay zekâ, tasarım tarihinin belki de en büyük demokratikleşmesini gerçekleştirdi; kimilerinin görüşü böyle. Daha birkaç yıl öncesine kadar yalnızca profesyonel tasarımcıların veya büyük stüdyoların erişebildiği görselleştirme gücü, bugün internet bağlantısı olan herkesin cebine girdi. Bugün yapay zekâ uygulamalarını daha iyi kullanan bir liseli, en az usta bir tasarımcı kadar iyi iş üretebilir teknik olarak.
İlk bakışta bu gerçekten de olağanüstü bir gelişme; heyecan duymamak mümkün değil. Diğer yandan çok da sorunlu. Çünkü bu üretimlerin çoğu daha yaratıcı bir dünya sunmuyor bize. Yaratıcı işlerin hızlı ve kolay üretiliyor olması büyük bir çokluk yaratıyor yaratmasına ama bunların arasında nitelikli olanları bulmak gün geçtikçe daha da zorlaşıyor.
Tektipleşme: Instagram’dan Generic City’ye
Nitelik kaymasının en önemli göstergesi tektipleşme. Bu sorun yapay zekâ ile değil; sosyal medya ile başladı. Pinterest ve Instagram gibi görsel mecralar yaygınlaştıkça, mekândan moda tasarımına, mimarlıktan ürün tasarımına kadar hızla dolaşıma giren ve yayılan estetik biçimler, kopyala/yapıştır yoluyla özgün tasarım üretme alışkanlığının önüne geçti.
Böylece Instagram’da karşılaştığımız oteller, Pinterest’te rastlanılan mutfaklar, LinkedIn’de ekip fotoğraflarında görülen ofisler, Designboom’da yayınlanan projeler, Dezeen’de öne çıkan restoranlar, Midjourney ile üretilen mimari renderlar, Karaköy’ü saran yeni nesil kahvehaneler hep birbirinin aynı hissi vermeye başladı. Bu garip bir his. Sizi bilmem ama mekânsal düzeydeki bu aynılaşma bana distopik kurgu romanlardaki aynı işçi tulumunu giymiş insanları hatırlatıyor.
Farklı şehirlerde farklı mimarlar imza atsa da binalar aynı. Farklı markaların reklamları, mesajları aynı. Sloganlar, temalar hep birbirinin tekrarı: minimal lüks, doğallık tutkusu, sakinlik arayışı, iyi yaşam ideali, sağlıklı beslenme gereksinimi, sabah kahvesi ritüeli gibi yaşam dokuları da evrensel biçimde aynılaşıyor; insanlar bunlar etrafından kümeleniyor.
Farkında mıyız, dünya artık giderek büyümüyor ve gelişmiyor; aksine küçülüyor ve sıradanlaşıyor. Kuşkusuz bunun nedeni yalnızca yapay zekâ değil. Yapay zekâ yalnızca yansımayı büyüttü; belirttiğim gibi bu benzerleşme çok daha önce başlamıştı.
Rem Koolhaas, bundan yaklaşık otuz yıl önce Generic City kavramını ortaya attığında henüz Midjourney, GPT, Suno, Stable Diffusion yoktu. Koolhaas yine de dünyanın her şehrinin birbirine benzemeye başlamasını sorguluyordu ve kentlerin kendi hikâyelerini kaybettiğinden dem vuruyordu.
Bugün aynı düşünceyi artık kentler için değil, tasarımın tamamı için taşıyoruz. Her şey birbirine benziyor; yazımın konusu değil ama insan ilişkileri, davranış modelleri bile birbirine benziyor artık.
Dünya tarihine şöyle bir bakalım: modernizm bize standardizasyonu öğretti, endüstri bunu ölçeklendirdi, küreselleşme bunu hızlandırdı, “markalaşma” bütün bunları pazarlayabilmek için olmazsa olmazdı. Sosyal medya ise sanki bunların ödül mekanizması rolünü üstlendi. Şimdi yapay zekâ tümünü otomatikleştiriyor. Bu hızlı tarih akışında, her hamlede “insan” faktörü gittikçe sahneden çekiliyor. Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz yapay zekâ ile yaşanan dönüşüm meselesi teknolojik olmaktan çok kültürel.

İnsan faktörünün sahneden çekilişi
Bu satırlarım, yapay zekâ veya gelişim karşıtı olduğum gibi anlaşılacak diye epey çekiniyorum; zira tam tersine bunların tümünden epey heyecan duyuyorum ve bu dönüşümden umutluyum. Sorun teknolojik gelişmeler veya bilgisayarların tasarlamaya başlaması değil; asıl dikkat çekmek istediğim konu insanların uzun zamandır aynı şeyi tasarlıyor olması.Tasarımda düşünce mesaisinin gün geçtikçe kalkıyor olması.
Harvard Graduate School of Design’da uzun yıllardır dijital mimarlık üzerine çalışan Mario Carpo da aynı noktaya dikkat çekiyor: Carpo’ya göre üretken yapay zekâ aslında yeni fikir üretmez; mevcut örneklerin ortak özelliklerini istatistiksel olarak yeniden düzenler. Azıcık ilgisi olan herkesin bildiği bu durumu “Her veri seti aslında yeni bir kanondur” cümlesi ile açıklıyor. Bu cümle ilk bakışta teknik gibi görünmekle birlikte bana göre tasarım tarihi açısından son derece sarsıcı çünkü yüzyıllar boyunca bu kanonları akademiler, ustalar, ekoller oluşturuyordu.
Hangi mimarın önemli olduğuna, hangi ressamın örnek kabul edileceğine, hangi yapının “iyi mimarlık” sayılacağına, hangi tasarımcının başarılı olduğuna insanlar karar veriyordu. Nitelikli bir yargı mekanizması vardı; veya insan yargılarının niteliğini geliştirmek için çabalayan bir varlıktı.
Carpo’ya dayanırsak, bugün aynı görevi veri setleri üstleniyor. Burada da önemli bir fark var: eskiden kanonu kimin oluşturduğu belliydi, bugün ise onu algoritmaların tarafsızlığı arkasında göremiyoruz bile. Ben size bu satırları yazarken AB ülkeleri, devlet sistemleri içinde yaygın olan yapay zeka uygulamalarındaki ABD kaynağı sebebi ile bir dizi yeni düzenlemeye gitti; sınırlar öylesine bulanıklaşmış ve iç içe geçmiş durumda.
Veri setleri tarafsız değil. Belirli ideolojiler, çıkarlar, amaçlar arasında seçimler, elemeler yapıyor; tekrarlıyor: kendi içinde sansürleme ve ödül mekanizmaları barındırıyor. Bunu herhangi bir kullanıcı günlük chat sohbetlerinde dahi anlayabilir.
Daha önemlisi veri setleri görünmez biçimde yeni estetik normları üretiyor. İşte bu nedenle bugün tasarımcıların karşı karşıya olduğu kriz, yapay zekânın çizim yapabilmesinden çok daha önemli bir boyutta: estetik karar verme mekanizması giderek makinelerin istatistiki düzenlemelerine geçmiş durumda.
Anlam arayışı: Optimizasyon yaratıcılık değildir
Önceki hayatımızda tasarımcılar olarak referans araştırıyorduk, artık algoritmalar ne sunuyorsa o. Bir işe başlamadan önce pek çok örnek inceliyorduk; bugün algoritmalar ile milyonlarca örneği saniyeler içinde görebiliyoruz. Tüm bu araştırma sürecinde benzerliklerden kaçmaya çalışıyor; özgünlük derdine düşüyorduk. Bugün sistem benzerlikleri optimize ediyor ve farklıymış gibi ortaya koyuyor. Bu epey büyük bir kırılma noktası çünkü optimizasyon ile yaratıcılık aynı şey değildir.
Stanford Üniversitesi’nden Ge Wang, teknolojiyi yalnızca problem çözen bir araç olarak değil, anlam arayan bir insan etkinliği olarak tanımlıyor. Bu tanımı çok sevdim. Düşünelim: tasarım tarihinin büyük eserlerini hiçbir zaman yalnızca doğru oranlara yada mükemmel estetiğe sahip oldukları için beğenmedik. Barcelona Pavyonu’nu, Eames Lounge Chair’ı, Pompidou’yu, lise yıllarımın ikonik sarı-siyah Sony Walkman’ini ve hatta iPhone’u bile sadece teknolojik altyapıları ve güzel görünümleri için unutulmaz kılmadık. Bu tasarımları unutulmaz yapan şey, kendi dönemleri hakkında yeni bir fikir söylemeleri; daha önce rastlanmamış olanı ortaya koymuş olmalarıydı.
Her biri aslında bir dünya görüşü sunuyordu ve kendi alanlarında bir kültürel kırılma yaratıyordu. Hepsi farklı bir duygu taşıyor ve bu duygudaşlık bizleri bu nesnelere, bu mekanlara bağlıyordu. Yani özetle hepsi aslında anlam üretmişti.
Bugünün uygulama, hız, prompt, varyasyon, versiyon, render, alternatif, opsiyon gibi kelimeler arasında boğulan tasarım dünyasında giderek başka bir ölçüt hâkim. Sanki tasarım, sonsuz seçenek üretme yarışına dönüşmüş durumda ve ne yazık ki bu seçeneklerin hiçbiri yeni bir söz söylemiyor. Üstelik temel eğitimi olmayanlar da aynı hızda üretim yapıp profesyonellere sunabiliyor ve değer ölçütünün seviyesi iyice aşağılara düşüyor.
Yapay zekâ ile görsel hazırlayıp size sunan müşteriniz kuşkusuz denge, armoni, ritm, espas bilmiyor ve buradaki hataları ayırt edemiyor; ortaya çıkardığı görüntüyü iyi zannedebiliyor; içiniz acıyarak ona “ temel tasarım 101” dersini baştan anlatmak istiyorsunuz; yine yapay zekâ marifeti ile klişe bir metin sunan müşterinize de aynı biçimde ifade sanatı, cümle yapısı ile makine klişelerini tek tek göstermek istiyorsunuz; bu üretimin markasını nasıl ucuzlaştıracağı konusunda dil dökmeye harcayacağınız zamana mı yoksa sizin hatırı sayılır bir eğitim ve uzun yıllar sonrasında edindiğiniz, özenle geliştirdiğiniz o “yargı” becerinizin uğradığı saygısızlığa mı acıyacağınızı şaşırıyorsunuz.
Burada bir durmak gerekiyor; çünkü tarih bize tam tersini söylüyor. İyi tasarım da Exupéry’nin mükemmellik anlayışı gibi, seçenek çoğaltmak değil, seçenek azaltmaktır. Dieter Rams bu konuda gözlerimizi iyi açmıştı. İyi olan hızlı olan değil; düşünülmüş ve sadece yeterli olandır. Makine üretimi aşkına kapılmış giderken hemen her gün aklımda sadece bunlar tınlıyor.
Gerçek tasarım, olasılıkları artırmak değil; neden yalnızca bu çözümün var olması gerektiğini açıklayabilmektir.
Bu yüzden belki de içinde bulunduğumuz çağın en büyük paradoksu, bugüne dek hiç olmadığı kadar çok tasarım üretirken buna karşılık son derece az anlam üretiyor olmamız.
Artık çok net olarak biliyoruz ki tasarımın geleceğini çizim/ sunum/ render yeteneği değil anlam kurabilme becerisi belirleyecek.
Algoritmatizm çağı
Tasarım tarihine baktığımızda, her dönemin kendine özgü bir estetik dili olduğunu görebiliyoruz. Gotik yüksek değerlerin diliydi, Rönesans insan aklının kutlamasıydı; modernizm endüstrinin hükümranlığında doğdu ve gelişti; postmodernizm ile çoğulcu olduk. Farkında mısınız, çağdaş insanlık akım veya ekol de üretmiyor artık. Algoritmalara hakim olduğumuz bu dönem belki de tarihe algoritmatizm diye geçecektir; bilmiyoruz.
-İzm ler usta- çırak ilişkilerinden, bohem buluşmalardaki yoğun tartışmalardan, ekollerden, üretimin ve felsefenin o muhteşem çarpışmasından doğdular ve arkalarına kendilerine inanan insanları alarak yaşadılar.
Eskiden bir yapının uluslararası mimarlık gündemine girebilmesi için yıllar gerekiyordu. Tasarlanan yapının ortaya çıkabilmesi zaten bir meseleydi. Sonra eleştirmenler hakkında yazıyor, dergiler seçiyor, çeşitli etkinliklerde sunuluyor; hakkında tartışmalar yürütülüyordu. Domus, Architectural Review ya da Progressive Architecture gibi yayınlar yalnızca proje yayımlamazlar, aynı zamanda mimarlığın entelektüel yönünü de şekillendirirler. Bugün bu gelenekler hâlâ devam etse de aslında bu süreç tümüyle başka bir boyutta yürüyor bir yandan da.
Bugün bir yapının kaderi çoğu zaman sosyal medyada yayınlandığı ilk birkaç saniyede belirleniyor. Algoritmalar hemen işe koyuluyor: Instagram ekranında insanları kaydırmadan durduruyor mu? Pinterest panosuna kaydediliyor mu? LinkedIn’de yeterince “profesyonel” görünüyor mu? Yeterince alkış, like ve minik kalpçiklerden topluyor mu? Yoksa linç mi yedi? İnsanlar hakkında ne kadar olumlu, ne kadar olumsuz yorumlar yaptı… Başka hesaplar bu yapıyı veya mimarını alıp kendileri de paylaştı mı? Hepsi tek tek algoritmaya konu oluyor. Üstelik bu soruların tümü manipüle edilebilir. Belirli birileri o tasarımı yüceltmek, öne çıkarmak için maddi katkılar sunabilir; aynı biçimde onu karalamak için yine çeşitli maddi katkılarla devreye girebilirler. Maddi katkı derken, evet parasal kaynaktan söz ediyorum ancak bir yandan da o paylaşımla ilgili yapılan her türlü yorum, like, ikon bırakma, yeniden paylaşım gibi aslında duygusalmış gibi görünen tüm eylemleri de elbet bu “maddi” katkının içinde var sayıyorum.
Sonuç olarak giderek daha fazla proje, yaşanmak için değil; paylaşılmak için tasarlanıyor. Hatta tasarım düpedüz “içerik” haline geliyor. Bu yalnızca mimarlığın değil, kültürün de dönüşümüne sebep oluyor. Burada mimarlık özelinde örneklediğim davranışsal durum tüm yaratıcı endüstrilere uyarlanabilir; bir roman, bir müzik parçası, bir otomobil veya bir kıyafet… durum hepsi için geçerli.
Görünür olan değerli sayılır
Amerikalı akademisyen Safiya Umoja Noble, Algorithms of Oppression adlı kitabında çok önemli bir tespitte bulunuyor. Noble’a göre arama motorları ve algoritmalar yalnızca bilgiyi sıralamaz. Onlar aynı zamanda neyin önemli olduğuna karar verir. Başka bir deyişle; görünür olan şey, zamanla değerli kabul edilmeye başlanır. Bunun en somut örneğini günümüzde sıkça popüler kültür öğelerinde ve siyasette görebiliriz. Ama bu durum yalnızca siyaset için geçerli değil; pekâlâ tasarım için de geçerli.
Bugün bir tasarım öğrencisinin ilham almak için açtığı ilk yer büyük olasılıkla bir kütüphane değil, Instagram veya Pinterest’tir. Benimle yolu kesişen gençlere iş başvurularında sorduğum en basit soru “neler okuyorsunuz?” sorusunun cevabı çok uzun zamandır “Instagram” şeklinde veriliyor. Instagram zaten okunan değil daha çok bakılan bir yer üstelik; burada John Berger’e atıfla bakmak ve görmek güzellemesi de yapabilirim; ama yapmayacağım!
Demek ki bir tasarımcının veya mimarın referans aradığı ilk mecra artık akademik yayınlar değil, Instagram’dır. Aynı biçimde bir markanın yeni kimlik sistemi oluştururken baktığı örnekler çoğunlukla dijital platformlarda en çok dolaşıma giren işlerdir.
Bu durumda, algoritmaların yalnızca tasarımları gösterdiğini savunamayız; onlar artık tasarımcıların neyi tasarım olarak kabul edeceğini de biçimlendirir hale gelmişlerdir. Bu nedenle algoritmalar yalnızca teknik araçlar değil; aynı zamanda estetik eğitim araçları olarak kabul edilmeliler. Algoritmatizm bugünün en görünmez akademisidir desem çok mu ileri gitmiş olurum bilemiyorum ama bu düşünce silsilesi beni bu sonuca getiriyor; bunu savunmak için de yeterince birebir saha sohbetim oldu.

Kişiselleştirme yanılsaması
Harvard Business School’dan Shoshana Zuboff, çok sevdiğim The Age of Surveillance Capitalism kitabında teknoloji şirketlerinin yalnızca davranışlarımızı izlemediğini, onları öngörmeye ve yönlendirmeye çalıştığını zaten söyler. Bu tespit çoğu zaman reklamcılık ya da sosyal medya bağlamında okunuyor. Diğer yandan tasarım açısından çok daha derin sonuçları var çünkü tasarım da bir davranış biçimidir.
Bizler estetik ve teknik öğrenimle yoğrulduğumuz kadar algısal (perception), psikolojik ve sosyolojik olarak da yoğruluruz. Çünkü yaptığımız iş insanlar, canlılar, dünya içindir. Bir kullanıcı neden belirli bir sandalyeyi beğeniyor, neden belirli bir otelde kalmak istesin, neden aynı kahve dükkânına gidip duruyor, neden aynı mutfakları “zamansız” buluyor gibi soruları hiç düşündünüz mü?
Bir tasarım profesyoneli olarak bu tercihlerin çok azının gerçekten size ait olduğunu söyleyebilirim. Bunların çoğu yıllardır maruz kaldığınız görsel tekrarların sonucudur. Tasarımcılar bu birikim üzerine inşa ederler. İşte algoritmaların yapısı ve hızı bu tekrarları inanılmaz bir bombardıman halinde artık daha etkin ve çoklu içimde bilincimize yerleştiriyor.
Pierre Bourdieu, Distinction adlı eserinde beğeninin bireysel değil, toplumsal olarak inşa edildiğini savunur. Bugün buna belki de yeni bir katman eklemek gerekiyor. Beğeni artık yalnızca toplumsal değil; algoritmik olarak da inşa ediliyor.
Bugün tasarım dünyasının en büyük klişelerinden biri olan “kişiselleştirme” kavramına da değinmek istiyorum. Bize sürekli kişiselleştirilmiş deneyimlerden söz ediliyor. Reklamlar, müzik listeleri, otellerdeki yastıklarımız, alışveriş ve aklınıza gelebilecek her şey kendi tercihlerimize göre şekillenebiliyormuş gibi hissettiriliyor.
Tasarımın, deneyimin bunca tektipleştiği bir dönemde nasıl kişiselleşebiliyoruz peki? Tokyo’daki bir butik otel ile Kopenhag’daki bir kafenin aynı malzemeleri kullanması artık bizi şaşırtmazken, Seul’deki bir restoranın menüsü Moda’da karşımıza çıkarken, hangi deneyim kişiselleşebilir ki?
Mesela İstanbul’daki yeni nesil ofislerin büyük kısmı, Londra’daki coworking mekânlarının neredeyse kopyası gibi. Doğal meşe ve traverten gibi bej tonlar, mikro çimento zeminler, ıslak hacimler, kumaşlarda olmazsa olmaz keten dokular, ince siyah profil çerçeve ve kapılar, küre formlu sarkıt aydınlatmalar, bolca yeşillik, özenle yuvarlatılmış köşeler… yazarken bile içim sıkılıyor bu estetik tekrarından.
Kusursuz belki ama karaktersiz; sakin ama hafızasız, şık ama kimliksiz. Bu tür bir estetik dil artık küresel bir kabule dönüştü. Bir tür risksiz garantili sonuç formülü. Risk almayan tasarım, özgünlük iddiası taşıyabilir mi?
Rem Koolhaas’ın yıllar önce tarif ettiği “Generic City”, bugün yalnızca kentleri değil; iç mekânları, markaları, dijital arayüzleri ve hatta insanların kendilerini sunma biçimlerini de açıklıyor. Generic City’nin en büyük özelliği tarihsiz olmasıydı. Her yere ait görünüyordu ama hiçbir yere ait değildi.
Yapay zekâ, Generic Design çağını hızlandırıyor; yerel malzemeler, renkler, dokular küresel estetik anlayışına dönüşüyor. Kültürel motifler bağlamlarından koparak görsel efekt hâline geliyor, el işçiliği “texture” diye adlandırılıyor (delireceğim!); pekâlâ “zanaat” için de “style” diyebiliriz o zaman ve işte bu durumda kimlik dediğimiz değer yalnızca bir filtreye dönüşüyor.
Veriyi eleştirel okumak
UCLA’den Johanna Drucker, görsel sistemlerin yalnızca bilgiyi temsil etmediğini; bilgiyi ürettiğini söyler. Bir diyagram, bir harita ya da bir arayüz; dünyayı tarafsız biçimde göstermeye çalışmaz. O dünyayı nasıl anlayacağımızı da belirler. O meşhur dünya haritasını gözünüzün önüne getirin.
Bu fikir yapay zekâ için de geçerli. Bir üretken yapay zekâ modeli yalnızca görüntü değil aynı zamanda hangi görüntünün “iyi”, “uyumlu”, “estetik” ya da “başarılı” olduğuna ilişkin görünmez varsayımlar üretiyor.
Bu yüzden bugün tasarımcıların algoritmaların hangi estetik değerleri yeniden ürettiğini okuyabilmeleri elzem bir gereksinim. Belki de geleceğin tasarım eğitimi, yalnızca eskiz ve maket dersleri değil; veri setlerini eleştirel okuyabilme becerisini de içermek zorunda; hatta geç bile kalınıyor kanımca.
Bir tasarımın başarısını yıllar sonra hâlâ bir düşünceyi taşıyabiliyor olması belirler.
Charles Eames bana kızmazsa şu harika söylemini revize etmeyi öneriyorum: “The details are not the details. They make the design” yerine bugün “Anlam, tasarımın bir parçası değildir. Tasarımın kendisidir” diyebiliriz sanki.
Araçların evrimi: Kalemden yapay zekâya
Biçim kopyalanır ve sıradanlaşır, malzeme eskir, trendler değişir, teknoloji daimi olarak dönüşür ama iyi kurulmuş ve duygularımızı, beynimizi harekete geçiren bir anlam, bazen bir binadan veya nesneden daha uzun yaşayabilir.
Uzun süredir konumuz bir nesneyi nasıl tasarlayabileceğimiz değil; onun gerçekten tasarlanması gerekip gerekmediği bana göre. Yapay zekâda en sevdiğim yanlardan biri eğer onu iyi eğitiyorsanız ve onunla tartışmalara giriyorsanız sizi soru sormaya zorlayabiliyor olması. Biçim üretimini başarı ile üstlenmiş olan makinenin, bizleri yapılı çevremizi belirleyen ve gelecek dünyamızı şekillendiren tasarım meselesi üzerine düşünmeye davet edici yanını takdirle karşılıyorum.
MIT’de uzun yıllar çalışan William J. Mitchell, dijital teknolojilerin mimarlığı yalnızca üretim teknikleri açısından değil, düşünme biçimi açısından da dönüştürdüğünü yıllar önce yazmıştı; bu yeni bir bilgi değil. Sadece bugün bu dönüşüm çok daha görünür hale geldi. Eskiden bilgisayar, tasarımcının elini hızlandırıyordu; yapay zekâ ise müthiş hız getirdi ama aynı zamanda tasarımcının zihnini de temsil etmeye aday. Bugüne dek ortaya çıkan teknolojik araçlar hiçbir zaman tasarımcının yerini almamıştı. Kurşun kalemle başlayan tasarım serüveni, benim ve akranlarımın tanıklık ettiği rapido ve T cetveline, oradan CAD’e (computer aided design), parametrik modellemeye evrildi. Bunların hepsi üretim araçlarıydı. Yapay zekâ ise ilk kez fikir üretme sürecine ortak oluyor.
Unutmamalıyız ki yapay zekâ düşünmüyor; data analizi yapıyor, süzgeçten geçiriyor ve olasılık hesaplıyor. Oysa bir tasarımcının temel motivasyonu hiçbir zaman olasılık hesaplamak olamaz; tasarımcı anlam kurar.
Tasarım yalnızca “nasıl?” sorusunu değil; “neden?” ve hatta spekülatif tasarımın salık verdiği üzere “ya öyle olmak zorunda değilse?” sorularını sorar. Bana göre -şimdilik- yapay zekânın üretemeyeceği en önemli şey bu gibi görünüyor. Algoritmalar olasılık üzerinden çalışırken hayal gücünün olasılıkları kırma umudunu asla yitirmek istemiyorum.
Yapay zekânın taklit edemeyeceği şey
Yapay zekâya her biri teknik olarak kusursuz olan yüzlerce sandalye tasarlatabiliriz; ama hiçbiri Charles ve Ray Eames’in yaptığı şeyi yapamaz. Eames Lounge Chair yalnızca bir koltuk değildir. Bu tasarım II. Dünya Savaşı sonrasında değişen yaşam kültürünün ifadesidir. Veya Braun’un Dieter Rams tarafından tasarlanan ürünleri yalnızca elektronik cihaz olarak nitelendirilemez; bunlar tüketim toplumuna karşı geliştirilmiş etik bir tasarım dilini ifade ederler. Jonathan Ive’ın ilk iPhone’u yalnızca bir telefon değildir; insan ile teknoloji arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan kültürel bir kırılma noktasıdır. Tadao Ando’nun beton duvarlarına sadece beton olarak bakamayız; onlar bugün ağzımıza birer pazarlama teması olarak taktığımız sessizliğin lüksüdür. Peter Zumthor’un yapıları malzeme, detay şeklinde okunamaz, mimarın hafızasıdır. Alvaro Siza’nın çizgileri geometri değil; insanın yürüyüş ritmidir.
Özetle iyi tasarım hiçbir zaman nesne üretmemiş, her çağda yeni dünya görüşü üretmiş ve yaratıcılarının dünya görüşlerini kitlelere ulaştırmıştır. Bu nedenle bugün tasarımcıların içine düşebilecekleri en büyük hata, çağı yakaladığını umarak birer prompt operatörüne dönüşmek olur.
Ge Wang teknolojinin insan deneyimi, empati, merak, çelişki ve bazen de hata ürettiğini belirtiyor. Bu nedenle yapay zekâ ve onunla birlikte gelen teknolojilere yüzeysel kazanımlar üzerinden değil bu çerçevede bakabilmeyi öğrenmeliyiz. Bunlar, yaratıcılığın en önemli kaynaklarındandır. Tarih boyunca büyük tasarımlar, birbirine benzeyen, risksiz ve kusursuz uyarlamalardan değil; beklenmeyen karşılaşmalardan doğmuştur. Bunların tümü insancıl hikayelerin ürünüdür. Bazen bir ustanın murcunun ucundaki darbe izi o tasarımın en can alıcı değerini oluşturur.
Yapay zekâ bunların hiçbirini yaşamıyor; bunların hiçbirini hatırlatmazsak gerçekten hatırlayamıyor.
Uzun süredir tasarım eğitiminin değişimi, bugün masa üstünde tartışılan konulardan biri; yapay zekâ ile bu kaçınılmaz bir sorun olarak gündemdeki yerini koruyor. Dünyanın en iyi tasarım okullarında öğrenciler hâlâ çizim, malzeme, üretim ve pazarlama ekseninde eğitim görüyor; yapay zekâ da programların çoğuna girdi.
Bunların hepsi gerekli ama bana göre yetersiz. Felsefe, antropoloji, daha detaylı psikoloji, edebiyat, tarih ve etik yeni nesil tasarım okullarının en öncelikli dersleri olmalı.
Yapay zekânın ürettiği milyonlarca üretim içinden nitelikli olanı ayırt etmek için buna zengin bir dünya görüşü ve altyapı gerekli. Belki de bundan sonra tasarımcılar olarak kendimizi “problem çözücü” olarak tanımlamayı bırakmalıyız, çünkü problem çözmek otomasyona en açık becerilerden biri haline geldi. Bunun yerine kendimizi anlam kurucuları, kültürel çevirmenler, gelecek anlatıcıları veya etik editörler olarak tanımlamaya başlayabiliriz ne dersiniz?
Tasarım hiçbir zaman yalnızca nesnelerle veya estetikle ilgili olmadı, insanlar ile gelecek arasında ilişki kurma mesleği idi; işte tam da bu yüzden, önümüzdeki yılların en başarılı tasarımcıları en doğru soruyu sorabilenler, en beklenmedik ilişkiyi görebilenler, en güçlü hikâyeyi kurabilenler ve bütün bunların ötesinde, yaşama yeniden anlam verebilenler olacak.
Belki de yapay zekâ tasarımın sonunu ilan etmiyor; tam tersine yaklaşık bir yüzyıldır biçimle meşgul olan – ve sadece böyle algılanan- tasarım disiplinini, yeniden düşünmeye çağırıyordur.
Belki de artık tasarımın yeni tanımı şudur: Tasarım, anlam inşa etme sorumluluğudur.















