Özlem Yalım yazdı: Adı konmamış bir İstanbul tasarım haftası

İstanbul’da geçtiğimiz hafta yaşanan şey, adı konmamış bir tasarım haftasından fazlasıydı; kurumsal politikası eksik bırakılmış bir yaratıcı ekonominin, kendi imkânlarıyla taşmasına tanık olduk.

Adı konmamış
Özlem Yalım yazdı: Adı konmamış bir İstanbul tasarım haftası (Foto: Mark Cocksedge)

İstanbul’da geçtiğimiz hafta, her gün gerçekleşen farklı yaratıcı alanlara odaklı etkinliklerle birlikte neredeyse adı konulmamış bir tasarım haftası yaşandı. Resmî bir çatı altında kurgulanmış, şehir ölçeğinde programlanmış, kamusal politikalarla desteklenmiş bir haftadan söz etmiyorum; aksine, bireysel emeklerin, kurumların kendi imkânlarıyla açtığı alanların, derneklerin, uluslararası girişimcilerin, bağımsız girişimlerin, tasarım profesyonellerinin ve yaratıcı toplulukların yan yana gelmesiyle oluşan yoğun, parçalı ama son derece canlı bir hafta yaşandı; yedi gün boyunca gerçekleşen buluşmalar kabına sığmadı, taştı.

İstanbul’da tasarım alanı artık kendi enerjisi ile çarkı çeviriyor; ama bu enerji hâlâ büyük ölçüde kişisel inisiyatiflere, kurumların iyi niyetine, bağımsız oluşumların ve kişilerin kıt bütçelerine ve sektör profesyonellerinin görünmez emeğine dayanıyor. Oysa dünyanın pek çok kentinde tasarım haftaları yalnızca sergiler, paneller veya ürün lansmanları dizisi değil; kentin yaratıcı ekonomisini, turizmini, üretim kapasitesini, ihracat gücünü, marka değerini ve uluslararası görünürlüğünü besleyen stratejik yapılar olarak hayata geçiyor. Bu konu üzerindeki bireysel çabam artık 30 yılı aştı; bir yandan böylesi bir haftayı geride bırakmış olmanın tarifsiz mutluluğunu yaşıyorum bir yandan da yaşananların kırılgan yapılarını gözlemleyerek hiç de sürdürülebilir olmadığını görüyor ve hüzünleniyorum. Önce etkinliklerden söz edip sonra elimizdeki bu değer ile neler yapmalıyız şeklinde akıl yürüteceğim.

UNESCO Dünya Işık Günü İstanbul kutlamaları

Özlem Yalım yazdı: Adı konmamış bir İstanbul tasarım haftası (Foto: Mark Cocksedge)

Haftanın ilk durağı, V/Light Network tarafından düzenlenen ve aydınlatma sektörünün bugününü, geleceğini birlikte tartışmaya açan buluşmaydı. Bağımsız tasarım derneği İdealist’in mekân desteğiyle gerçekleşen etkinlikte yaklaşık 20 konuşmacı; mimarlık, iç mimarlık, ürün tasarımı, aydınlatma tasarımı ve üretim ekseninde sahnedeydi. Gün boyu devam eden bu paylaşımları dönüşümlü olarak yüzden fazla profesyonel izledi. Dinleyiciler arasında üreticiler, tasarımcılar, mimarlar ve sektör profesyonelleri vardı. Sunumlarda aydınlatma tasarımcıları ile mimarların ortaklaşa üretimlerine, kentsel aydınlatmanın önemine, ürün  ve armatür tasarımlarına, Ayasofya’nın ışığına dek çok çeşitli konular ele alındı. UNESCO’nun her yıl 16 Mayıs tarihinde kutladığı Dünya Işık Günü vesilesi ile düzenlenen bu etkinlikte sektörel olarak aydınlatmanın Türkiye’de 35 yılı aşkın bir geçmişi olduğunu, ATMK (Aydınlama Türk Milli Komitesi)’nın 2006’da kurulduğunu da not edelim. Bu buluşmanın en önemli sonucu, aydınlatmanın artık yalnızca teknik bir ürün grubu olarak değil; mimarlığın, kent deneyiminin, insan ritminin, sürdürülebilirliğin, teknolojiyle kurulan ilişkinin ve hatta kamusal yaşam kalitesinin bir parçası olarak düşünülmesi gerektiğini bir kez daha göstermesiydi.

Rakamlar zaten bunu söylüyor. MarketsandMarkets’ın hesaplarına göre küresel LED aydınlatma pazarı 2024’te yaklaşık 78,9 milyar dolar seviyesindeydi; 2025’te 139 milyar dolar bandında olduğu, 2031’e kadar 200 milyar doları aşabileceği belirtiliyor. LED, akıllı aydınlatma, insan odaklı aydınlatma (human-centric lighting), enerji verimliliği ve bina otomasyon sistemleri bu büyümenin ana başlıkları arasında. Bu tablo, Türkiye’deki aydınlatma üreticileri ve tasarımcıları için çok açık bir fırsata işaret ediyor: Aydınlatma, mimarlıkla, mühendislikle, veriyle, insan sağlığıyla ve enerji politikalarıyla kesişen stratejik bir yaratıcı endüstri alanı aslında ve ticari kapasitesi giderek gelişiyor.

V/Light Network buluşması aynı zamanda bir ihtiyacı da görünür kıldı: Türkiye’de sektör temsilcilerinin birbirini daha sık görmeye, konuşmaya, birlikte üretmeye ve kendi iç ekonomilerini daha net tanımlamaya ihtiyacı var.

Serbet mimarlar  birlikleri olan İSMD ve TSMD’nin mimarlık alanında, AURA İstanbul’un kent araştırmaları ve eğitim programları çevresinde, İdealist’in iç mimarlık ve tasarım topluluklarını bir araya getiren yapısında, genç tasarımcıların oluşumu ENTA (Endüstriyel Tasarımcılar Derneği) çalışmalarında yıllardır benzer bir emek ortaya konuyor. Fakat bütün bu emekler, çoğu zaman kendi sınırlı kaynaklarıyla, kendi çevreleri içinde, devletin ya da yerel yönetimlerin gelişmiş kaynaklarından yeterince faydalanmadan ilerliyor.

SPACE etkinliği 5. yılını kutladı

Özlem Yalım yazdı: Adı konmamış bir İstanbul tasarım haftası (Foto: Mark Cocksedge)

Haftanın ikinci durağı Space sahnesiydi. Beş yıldır istikrarlı biçimde DAC İstanbul tarafından düzenlenen bu girişim, iç mimarlık ve tasarım alanında yüzlerce kişiyi bir araya getiren önemli bir platforma dönüştü. Bu etkinlikte yine UNESCO Uluslararası Işık Günü kapsamında yönettiğim oturumda mimarlığı temsilen Han Tümertekin, fotoğraf alanından Levent Özçelik, moda tasarımcısı Niyazi Erdoğan ile ışığın dilini mimarlık, coğrafyalar ve beden arasındaki konuşma şansımız oldu. Bu oturum yalnızca disiplinlerarası bir sohbet değildi; tasarımın artık tek bir mesleki tanıma sığmadığını gösteren güçlü bir örnekti ve izleyicilerden güzel yansımalar aldı. Işık burada, bir teknik konu değil; bedenin mekânla, giysinin kimlikle, fotoğrafın zamanla, mimarlığın coğrafyayla kurduğu ilişkinin görünür aracı olarak kendi alanındaki uzmanlarca konuşuldu. Space etkinliğinin şahaneliği de tam burada yatıyor zaten: gastronomiden modaya, iç mimarlıktan mimarlığa, ürün deneyimlerinden ödül mekanizmalarına uzanan bir alanda, beş yıldır kendi topluluğunu kuran ve büyüten bir yapı bu. Tasarım ekosisteminin yalnızca nesnelerden oluşamayacağını; sahnelerden, konuşmalardan, temaslardan, meraklardan ve birbirini tanıyan insanların kurduğu güven ağlarının ne de önemli olduğunu bize hatırlatıyor her seferinde.

Adı konmamış
Özlem Yalım yazdı: Adı konmamış bir İstanbul tasarım haftası (Foto: Mark Cocksedge)

Global Design Forum İstanbul’da yıldızlar geçidi

Çarşamba günü ise başka bir ölçeğe geçildi. London Design Festival’in 15 yılı aşkın süredir Victoria & Albert Museum’da yürüttüğü Global Design Forum’un ilk İstanbul edisyonu için düzenlenen basın buluşması ve ardından gelen dört günlük program, İstanbul’un uluslararası tasarım sahnesiyle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmek açısından çok değerliydi.

13–16 Mayıs tarihleri arasında, Topkapı Sarayı kompleksi içinde yer alan ve restorasyona girmek üzere olan Aya İrini kilisesinin avlusunda gerçekleşen Global Design Forum İstanbul, sanatçı ve tasarımcı Melek Zeynep Bulut’un kurduğu People Places Ideas (PPI) platformuyla işbirliği içinde, Ben Evans’ın yöneticisi olduğu London Design Festival tarafından düzenlendi.

Programda mimarlık, tasarım, teknoloji, kent, gelecek senaryoları, malzeme, sosyal sorumluluk ve kültürel üretim farklı açılardan ele alındı. İçerik danışmanlığını Beatrice Galilee, sanat ve kültür danışmanlığını Beral Madra, mimari danışmanlığı Celâleddin Çelik, etkinlik danışmanlığını ise bendeniz üstlendi.

Konuşmaların çerçevesi Beatrice tarafından Worlds in Contact/Temas Eden Dünyalar olarak belirlenmişti. Diğer tarafta son yıllarda ürettiği kentsel yerleştirmelerle Londra ve İstanbul ekseninde dikkatlerimizi çeken Melek Zeynep Bulut’un kente yayılan farklı enstalasyonlar için tanımladığı “Placemaking” programının bir parçası olarak Geçiciliğe Övgü / Praise of Transience küratöryel başlığı altında buluşmuş olduk.

İstanbul’un uluslararası bir tasarım konuşmasına ev sahipliği yapması, yalnızca bir konferansın gerçekleşmesi anlamına gelmiyor; şehrin yeniden küresel tasarım haritasında görünür olabileceğine dair güçlü bir işaret taşıyor kuşkusuz; bu imlemenin  böylesi zor ekonomik, sosyopolitik şartlar altında gerçekleşmesini daha da önemli buluyorum.

Bu etkinlik benim için kişisel olarak da duygusal bir karşılaşmaydı. Çünkü tam 16 yıl önce, İstanbul Tasarım Bienali’nin kuruluş sürecinde, bu kentin tasarım alanında uluslararası bir buluşma noktası olabileceğine inanarak sevgili Bülent Eczacıbaşı  liderliğinde çalışmıştık. Sunduğum projenin ilk İstanbul Tasarım Bienali olarak İKSV çatısı altında yer aması ile o dönemde de yalnızca sergiler değil; atölyeler, kent yürüyüşleri, kamusal alana yayılan enstalasyonlar, uluslararası basın buluşmaları, tasarımcı karşılaşmaları, kentin farklı noktalarına yerleşen işler ve güçlü bir düşünsel çerçeve ele alınmıştı. Geçtiğimiz hafta gerçekleşen Global Design Forum İstanbul ile Beatrice’in yanısıra o yıllarda bir arada çalıştığımız, kafa palattığımız Deyan Sudjic, Jan Boelen, Guta Moura Guedes gibi isimlerle biraraya gelince ister istemez geçmişi hatırladık ve bunun üzerinde konuşma fırsatı bulduk. Bu etkinlik vesilesiyle kentin yeniden benzer bir yoğunluğu hissettirmesi, İstanbul’un potansiyelinin, yaratıcı enerjisinin, gücünün hâlâ yerinde olduğunu gösteriyor.

Adı konmamış
Özlem Yalım yazdı: Adı konmamış bir İstanbul tasarım haftası (Foto: Mark Cocksedge)

Program kapsamında Aya İrini avlusunda olmak da ayrıcalıktı. Her gün Topkapı Sarayı’nı görmek üzere kuyruklar oluşturan ve dünyanın hemen her yerinden akın eden turistlerin enerjisi ile girdiğimiz bu kadim bahçede tasarım ile karşılaşmak, yetkinliğimizi dünyaya göstermek için etkili oldu. Burada kurulan ve Waugh Thistleton Architects tasarımı olan Pavilion of the Moment /An’ın Pavyonu  isimli yerleştirme ince çam levhalardan, Aya İrini’nin geometrisini soyutlayan, sökülüp taşınabilen geçici bir ahşap yapı olarak bütün forumun simgesel işi hâline geldi.

Aya İrini’nin soğuk nemli ve karanlık girişinden sonra bizi konuşmaların yapıldığı mekan olarak karşılayan Red room/ Kırmızı Oda ise Celalledin Çelik’in kurucusu olduğu NUN Architecture imzalı idi. Bu mekanda yeni medya tasarımcısı Candaş Şişman’ın eseri; bana göre çok da yakışarak yer alıyordu.

Adı konmamış
Özlem Yalım yazdı: Adı konmamış bir İstanbul tasarım haftası (Foto: Mark Cocksedge)

Kentteki diğer enstalasyonlar Kabataş Erkek Lisesi bahçesinde Alper Derinboğaz imzası ile, Tophane Meydanı’nda yine ilk İstanbul Tasarım Bienali’nden aşina olduğumuz ve halen akademisyen olan sevgili Nil Aynalı imzası ile ve Türk İslam Eserleri müzesi girişinde Ali Dostoğlu ve Uğur Özer imzası ile yer aldı. Bu tür işler, tasarımın yalnızca izlenen değil, içine girilen, deneyimlenen ve kent belleğiyle ilişki kuran bir alan olduğunu bizlere hatırlatırken bir yandan da kamusal alanda başka insanlarla da etkileşim kuruyor.

Global Design Forum İstanbul’da  bir yıldızlar geçidi dinleme şansımız oldu.

Özlem Yalım yazdı: Adı konmamış bir İstanbul tasarım haftası (Foto: Mark Cocksedge)

Tom Dixon, Lesley Lokko, Marina Tabassum, Liam Young, Ma Yansong, Florian Idenburg, Fernando Laposse, James Bridle, ve Roland Lamb gibi uluslararası isimlerin yanı sıra Türkiye’den Han Tümertekin, Melike Altınışık, Defne Koz, Selva Gürdoğan, Alper Derinboğaz, Ömer Selçuk Baz ve farklı disiplinlerden çok sayıda önemli isim aynı atmosferde buluştu. Ünlü tasarımcı Ross Lovegrove tüm oturumları kaçırmadan takip etti. Marina Tabassum’un Bangladeş’te sosyal konut, iklim, yerel malzeme ve toplumsal sorumluluk ekseninde yürüttüğü çalışmaların 2016 Ağa Han Mimarlık Ödülü’nün ardından 2024 TIME 100 listesine, üstelik Innovators kategorisinde, taşınmış olması, bugün mimarlığın yalnızca bina üretmekten ibaret olmadığını çok açık biçimde gösteriyor. İdollerim arasında bulunan Lesley Lokko’nun African Futures Institute / Afrika Geleceği Enstitüsü etrafında ördüğü mimarlık, edebiyat, kıta tarihi, kimlik ve pedagojiyi bir araya getiren pratiği ya da Liam Young’ın Planet City gibi spekülatif anlatıları, tasarım alanının artık kültürel ve politik bir düşünme biçimi olduğunu net bir biçimde gösteriyor.

Özlem Yalım yazdı: Adı konmamış bir İstanbul tasarım haftası (Foto: Mark Cocksedge)

Programın gündemi, klasik anlamda “güzel tasarım” fikrinin, yani tasarımın estetikle ilgili bir branş olduğu anlayışının çok ötesindeydi. Yapay zekâ, yeni medya, iklim, göç, malzeme, sosyal eşitsizlik, beden, zanaat, veri, kent ve gelecek senaryoları aynı önemle tartışıldı; örnekleri gösterildi. Bu da günümüz tasarım atmosferinin yönünü çok net hedefliyordu: yıllardır savunduğumuz üzere tasarım artık yalnızca estetik bir sonuç değil; sistemleri okuma, problemleri görünür kılma, teknolojiyi insan yararına yeniden çerçeveleme ve geleceğe dair alternatifler üretme kapasitesiyle değer kazanan profesyonel bir alan.

Şehrin genç soluğu Mercado Design Days

Aynı günlerde Mercado Design Days’in ikinci edisyonunun 14–17 Mayıs aralığında 212 Studio Karaköy’de, daha genç, daha yenilikçi ve geleceğe dönük bir enerjiyle gerçekleşmesi bu haftanın önemini daha da artırdı. 35 tasarımcının ürün, mobilya, moda, grafik ve tipografi alanlarındaki işlerini bir araya getiren ve “collectible design/ koleksiyonerler için tasarım“  niteliğindeki örneklerini gösteren sergi ve kentin en genç soluklarını sunan Mercado Stage konuşmaları, kentin tasarım gündeminde başka bir katman açtı.

Böylece İstanbul’da birkaç gün içinde aydınlatma, iç mimarlık, mimarlık, yeni medya, moda, kamusal alan, gastronomi, ürün tasarımı ve yaratıcı teknoloji alanlarında üst üste gelen bir karşılaşmalar dizisi oluştu. Açıkçası her şeye yetişmek mümkün değildi. Ama belki de bu iyi bir haber: İstanbul’da da tıpkı Milano gibi tasarım alanında artık yetişilemeyecek kadar çok şey oluyor, diye düşünmedim değil !

İşte adı konulmamış İstanbul tasarım haftamız böylece geçip gitti.

Dünyada tasarım haftalarının neden bu kadar ciddiye alındığını anlamak için rakamlara bakmak yeterli.

Salone del Mobile Milano’nun açıkladığı yıllık rapora göre etkinliğin 2026 edisyonu 167 ülkeden 316.342 ziyaretçiyi ve 32 ülkeden 1900 katılımcıyı ağırladı. Confcommercio’nun araştırma ofisinin tahminine göre 2026 Milano Tasarım Haftası’nın kente toplam ekonomik etkisi 255 milyon avroya ulaştı; bu rakamın yüzde 63’ünü, yabancı ziyaretçilerin harcamaları oluşturdu. Harcama dağılımıkonaklama 104,4 milyon avro (%41), yeme-içme 76,9 milyon avro (%30), alışveriş 59,9 milyon avro (%23,5) olarak gerçekleşti. Kişi başı ortalama harcama251,7 avro (+%8,6) olarak kaydedildi. Otel doluluğu zirve günlerde (21–22 Nisan)3, 4 ve 5 yıldızlı otellerde %90şeklindeydi ve çift kişilik odaların%16’sı gecelik 750 avronun üzerinde satıdı. Burada aktaramadığım bir de ev kiralama ekonomisi var. Yani Milano’da tasarım haftası yalnızca mobilya endüstrisinin değil, kentin tamamının geçici ama güçlü bir ekonomik altyapısı hâline geliyor; üstelik kentte aynı hafta 2000’e yakın (!) paralel etkinlik kuruluyor. Bu yıl 6039 basın mensubu etkinlikleri izlemiş. Rakamların hacmi sanırım size ekonominin hacmini de yansıtıyordur.

Londra Tasarım Festivali aynı modelin daha rafine bir başka versiyonu olarak gelişmeye devam ediyor. Festivalin kendi verilerine göre, Londra Belediye Başkanlığı’nın 2019’dan bu yana festivale düzenli olarak yatırım yapıyor, bu da festival üzerinden milyonlarca sterlinlik bir satış etkisine dönüşmüş durumda.

Londra 2025 yılında sadece dokuz gün içinde 400’ün üzerinde etkinlik ve sergiyi 300’ü aşkın partner kuruluş tarafından düzenledi. İngiltere bütününe bakıldığında ise tablo daha da çarpıcı: Resmî verilerine göre İngiltere’nin yaratıcı endüstrileri 2023’te yaklaşık 124 milyar sterlinlik brüt katma değer üretti; bu toplam ekonomik çıktının yaklaşık yüzde 5’ine denk geliyor. 2024 geçici verilerine göre ise bu rakam 145,8 milyar sterline çıktı; ülke ekonomisinin yüzde 5,5’ine ulaşan yaratıcı endüstriler, ekonominin geri kalanından dört kat hızlı büyüdü. Yazılım, film, televizyon, müzik, yayıncılık, tasarım, mimarlık, reklam, moda ve oyun bu alanın ana başlıkları.

Savaş sebebi ile bu yıl sarsıntı yaşasa da bu talihsiz gelişmenin hemen öncesinde yıldızı aldığı devlet içi yatırımlarla fazlaca parlayan Dubai Design Week de bölgesel ölçekte benzer bir strateji kuruyor: Dubai Design District’in çevresine kurulmuş, gayrimenkul, turizm, marka ve kültür politikalarının kesişiminde çalışan bu ekosistem, başta Türkiyeli tasarımcılar olmak üzere tüm dünyasının ilgi odağıydı kısa süre öncesine dek. Paris tarafında Maison&Objet ve Paris Design Week birlikte düşünüldüğünde tasarım; dekorasyon, zanaat, lüks, yaşam kültürü ve çağdaş üretim alanlarını birleştiren büyük bir uluslararası ağ olarak ortaya çıkıyor. Geçtiğimiz Ekim’de ziyaret ettiğim Design Miami Basel’in Paris edisyonu son iki yıldır kentin sanat göndemine ekleniyor. Paris Design Week’in kent içine yayılan yapısı, Milano’daki Fuorisalone modeline benzer biçimde, tasarımı yalnızca fuar alanına değil, galerilere, showroomlara, kamusal alanlara ve mahallelere taşıyor.

Daha geniş çerçevede incelersek, yaratıcı ekonomi, bugün dünya ekonomisinin en hızlı büyüyen alanlarından biri. UNESCO, kültürel ve yaratıcı endüstrilerin küresel GSYH’nin yaklaşık yüzde 3,1’ini ve küresel istihdamın yüzde 6,2’sini oluşturduğunu belirtiyor; yaklaşık 30 milyon kişiye iş veren bir sektörden bahsediyoruz. UNCTAD’ın Creative Economy Outlook 2024 raporuna göre yaratıcı hizmet ihracatı 2022’de 1,4 trilyon dolara, yaratıcı ürün ihracatı 713 milyar dolara ulaşmış; son on yılda yaratıcı hizmetlerin toplam hizmet ihracatındaki payı yüzde 12’den yüzde 19’a çıkmış. Bunlar artık “kültürel yan alanlar” değil; ülkelerin rekabet gücünü, kentlerin marka değerini ve yeni nesil istihdam kapasitesini belirleyen stratejik sektörler.

Bu tabloya bir de Türkiye’den bakalım

TÜİK’in geçtiğimiz aylarda açıkladığı kültür ekonomisi istatistikleri, 2024’te Türkiye’nin kültür harcamalarının yüzde 83,3 artışla 408 milyar 339 milyon TL’ye çıktığını gösteriyor. Aynı yıl kültürel istihdam yüzde 6,5 artarak 957 bin kişiye ulaşmış; ama bu kişilerin toplam istihdam içindeki payı hâlâ yüzde 2,9 olarak kayıt edilmiş ve kültür harcamalarının GSYH içindeki payı ise yüzde 0,9’da kalmış. Kültürel istihdamın yüzde 19,2’sini mimarlar, planlamacılar, harita mühendisleri ve tasarımcılar olarak ayrılmış kategoriler oluşturuyor; bunların alt kırılımları belli değil, yani Türkiye’de neredeyse 180 bin kişi bizzat tasarım pratiğinin merkezinde duruyor gibi görünüyor ancak belirttiğim gibi bu istatistiklerin kapsama alanı geniş ve nasıl bir metodoloji ile elde edilen bir veri olduğunu bilmiyoruz. Potansiyelin daha büyük, etki alanındaki insan kaynağının daha geniş, üretim alanlarının çok çeşitli olduğuna eminim. Ne tuhaftır ki bütün bunların ortak bir yaratıcı ekonomi politikası içinde örgütlenmesi hâlâ iyimser bir ifade ile zayıf; gerçekçi bir ifade ile yok niteliğinde.

Oysa Türkiye’nin tasarım çevresindeki sektörleri sayısal olarak hafife alınamayacak büyüklükte. Mobilya sektörü 2025’i yaklaşık 4,7 milyar dolarlık ihracatla kapattı; 200’ün üzerinde ülkeye satış yapan sektör, tasarım katma değeri yükseldikçe çok daha güçlü bir uluslararası pozisyona sahip olabilir.  MOSDER tarafından düzenlenen FDI kapsamında bu sektör tasarımcılarla olan işbirliklerini rayına oturtmaya başladı. TİM verilerine göre Türkiye’nin toplam mal ihracatı 2025’te 273,4 milyar dolara ulaşırken, İstanbul tek başına ülkenin en büyük ihracat merkezi konmunda. Aydınlatma, mobilya, doğal taş, seramik, cam, tekstil, deri, halı, ev tekstili, ambalaj gibi sektörlerin neredeyse hepsi tasarım katma değeri ile büyüyebilecek alanlar. Dijital hizmetler ve ürünlerde yaşanan son derece hızlı gelişmeler, oyun sektöründeki şirket satınalmaları ile birlikte Türkiye mobiliteden otomotive, oyunlardan yaratıcı uygulamalara dek oldukça dinamik ve hizli gelişen bir ülke; bunların tümü de yaratıcı ekonominin parçası; hepimizin bildiği dizi ve film endüstrisini de buna eklersek nasıl da büyük bir potansiyelimizin olduğunu ama bütün bunların nasıl da dağınık biçimde varolduklarını umuyorum gözler önüne serebiliyorum.

Eğitim tarafında da hafife alınmayacak bir kapasite var. Son yıllarda sayıları gittikçe artan okullar ile mimarlık, iç mimarlık, endüstriyel tasarım, grafik tasarım, moda ve tekstil tasarımı, görsel iletişim, yeni medya, sinema-televizyon, geleneksel Türk sanatları, sahne sanatları ve dijital oyun tasarımı gibi alanlarda her yıl binlerce genç yetişiyor. Tabii burada bu eğitimin niteliğinin son derece yetersiz olduğu şerhini de koymalıyım. Bu alanlar birbirinden kopuk bölümler ya da hobi gibi görülen yaratıcı disiplinler değil; doğru politikalarla bir araya getirildiğinde ülkenin kültürel ihracatını, marka değerini, teknolojiyle ilişkisini ve uluslararası görünürlüğünü büyütebilecek gerçek bir yaratıcı ekonomi havuzu oluşturuyorlar. Ister köklü  kuruluşlar olsun; iste yeni kurulan üniversiteler; bu eğitim kurumlarında yapılacak reformlarla Türkiye söz konusu ekonomik katma değere insan gücü yetiştirebilecek yapısal güce zaten sahip.

Kültür ekonomisi değil; yaratıcı ekonomiler

On İkinci Kalkınma Planı’nda kültür ekonomisinin millî gelire, istihdama ve ticarete katkısı kabul ediliyor; ama buradaki tanımın “kültür ekonomisi” olmasına itirazım var. Bu ekonominin içinde niteliksiz, vasıfsız el sanatları, hediyelik eşylar gibi çok alakasız bir sayısal alan var. Global ölçekte katma değer sağlayan yaratıcı ekonomi politikalarını içinde ise ilgili alanlarda üniversite ve üstü eğitim gereklidir; mal ve hizmet kalitesinin global rekabet gereklilikleri ile boy ölçüşecek nitelikte olması şarttır.

İstanbul Bölge Planı’nda da yaratıcı endüstrilerin İstanbul genelinde geliştirilmesi ve ekosistemin küresel olarak güçlendirilmesi hedefleri resmi kaynaklar arasında görebildiklerim. Bu önemli tabii ancak İBB çevresinde gerçekleşen siyasi müdaheleler ile bu planlamalar da sekteye uğramış görünüyor. Diğer yandan sahadan bakıldığında hâlâ eksik olan şey, bu hedefleri gündelik hayata, sektör politikalarına, uzun vadeli bütçelere, uluslararası tanıtım stratejilerine ve yaratıcı üretimi destekleyen somut mekanizmalara dönüştürecek güçlü bir çatı ülkemizde hala mevcut olmadığı.

İstanbul’da yaşanan bu hafta tasarımcıların artık yalnızca üretmek istemediğini; görünür olmak, tartışmak, paylaşmak, büyümek, dünyayla temas kurmak istediklerini ve üretimleri ile, fikirleri ile buna fazlası ile yetkin olduklarını gösteriyor. Londra’nın ilgisi ile, İstanbul’un hala büyük bir cazibe merkezi olduğu da açıkça gözler önündeydi son günlerde.

Mekan tasarımcıları, ürün tasarımcıları kendi işlerini anlatmak istiyor. Aydınlatma tasarımcıları sektörün stratejik önemini duyurmak istiyor. Mimarlar yalnızca yapı üzerinden değil, düşünce üzerinden de konuşmak istiyor. Yeni medya sanatçıları teknolojinin imkânlarını başka bir gelecek fikri ile birleştiriyor. Moda tasarımcıları bedeni, kimliği ve kültürü yeni biçimlerde ele alıyor, dünyada isimlerini duyurmak istiyor. Üreticiler tasarımcılarla daha doğrudan temas kurmanın yollarını arıyor. Bu bir taşma hâli ve bu taşmanın artık yalnızca bireysel çabalarla taşınması mümkün değil.

Türkiye uzun yıllardır inşaatı ekonomik kalkınmanın ana motorlarından biri olarak gördü; rant ekonomisi bugün yaşamlarımızı çok da olumlu etkilemiyor. Oysa tasarım, mimarlık, iç mimarlık, kültürel üretim ve yaratıcı endüstriler inşaattan çok daha rafine, çok daha katma değerli, çok daha sürdürülebilir bir ekonomik alan açabilir. Üstelik bunu yalnızca betonla, metrekareyle, arsa değeriyle değil; fikirle, malzemeyle, teknolojiyle, hikâyeyle, kullanıcı deneyimiyle, kültürel hafızayla ve uluslararası görünürlükle yapar. Tasarımcılar dünyaya karşı sorumlu biçimde bakabilecek bir düşünce yapısına sahipler ve aldıkları eğitim ile insancıl, çevreye katkı sağlayan,  afetler, göç, kirlilik, çocuklar, yaşlılar gibi alanlarda problemlere çözüm önerebilecek donanıma sahip tek kitle toplumda.

Tasarım bir problem çözümü profesyonel branşı olarak; sağlık sistemlerinden evsizliğe, afet sonrası yaşam alanlarından enerji verimliliğine, yapay zekâ destekli üretim süreçlerinden döngüsel ekonomiye, insan odaklı aydınlatmadan erişilebilir kamusal alanlara kadar çok geniş bir çözüm kapasitesi sunuyor. Yeni malzemeler, kodlar, yenilikçi tasarım araçları, yapay zekâ, veri görselleştirme, sürdürülebilir üretim, yerel zanaat ve ileri teknoloji bu alanın doğrudan temas ettiği noktalar. Bu yüzden tasarım bir sektör değil; ülkenin geleceğiyle ilgili bir düşünme biçimi, bir stratejik hamle olarak ele alınmalı artık.

İstanbul’un bu hafta gösterdiği şey, yaratıcı ekonominin burada zaten var olduğuydu. Eksik olan enerji değil; eksik olan yapısal düzenlemeler. Eksik olan insan kaynağı değil; eksik olan politika. Eksik olan fikir değil; eksik olan bu fikirleri dünya ölçeğinde görünür kılacak stratejik organizasyon ve maddi destekler.

Dönüp dolaşıp hep sorduğum soru yine bu hafta beynimde dalgalandı: İstanbul neden kendi tasarım haftasını, yalnızca bir etkinlik takvimi olarak değil, yaratıcı ekonominin uluslararası vitrini olarak inşa edemedi? Neden aydınlatmadan iç mimarlığa, mimarlıktan modaya, yeni medyadan gastronomiye, endüstriyel tasarımdan zanaata kadar bütün bu alanları destekleyerek, kamunun, yerel yönetimlerin, üniversitelerin, özel sektörün ve bağımsız platformların ortaklığıyla büyütemedi?

Özlem Yalım yazdı: Adı konmamış bir İstanbul tasarım haftası (Foto: Mark Cocksedge)

Geçtiğimiz hafta yaşananlar, bu sorunun cevabını bekleyen güçlü bir prova gibiydi. Bireysel çabalarla kurulmuş ama kolektif bir potansiyele dönüşmüş bir simülasyon yaşadık sanki. Tek elden olmayan, devlet kuralları ile düzenlenmemiş, tümü ile organik gelişen, yapmacık değil gerçek değerleri sunan, çeşitli , kapsayıcı bir İstanbul tasarım haftasını geride bıraktık. Bu hafta ülkenin geleceğe nasıl bakmak istediğinin de sahnesi gibiydi açıkçası çünkü tasarım, yalnızca nesneleri değil, ihtimalleri ve geleceği de tasarlayan bir disiplin.

Bu şehir, yaratıcı ekonomisini ciddiye alırsa, yalnızca geçmişiyle değil, geleceği tasarlama kapasitesiyle de dünyanın önemli merkezlerinden biri – hala – olabilir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.