Özlem Yalım yazdı: Ölüm makineleri ve tasarım

Geçtiğimiz hafta Ankara’da düzenlenen NATO buluşmasında katılımcı ülkelerin temsilcilerine hediye olarak kurşunlarla birlikte verilen Gümüşay, 357 Magnum revolveri liderleri epey şaşırttı ve küresel ölçekte konu oldu.

32 üye ülkenin devlet ve hükümet başkanlarına, üzerlerine isimleri işlenmiş, kutusunda gerçek mermileriyle birlikte özel üretim bir tabanca hediye edince kültür farkının getirdiği tedirginlik hemen hemen tüm liderlerin demeçlerine yansıdı. Diplomatik bir jest olarak sunulan bu hediyenin bu coğrafyanın kültüründe önemli bir yeri var; bu topraklarda karşınızdakine seni öldürmeye hazır bir silah teslim ediyor olmak aslında ona ne denli güvenildiğinin bir göstergesi; bu hediyenin bu çerçevede seçildiğini tahmin etmek güç değil. Açıkçası diğer kültürlerde yarattığı şok bir yana, NATO buluşmasına gelen ve birbirleri ile milyon dolarlık silah anlaşmaları yapan liderlere verilmek üzere iyi düşünülmüş bir hediye olduğunu da belirtmek lazım; dünya liderlerinin basına yansıyan şokları kendi hipokritlikleri.

Özlem Yalım yazdı: Ölüm makineleri ve tasarım
Özlem Yalım yazdı: Ölüm makineleri ve tasarım

Gümüşay, 1990’ların başında MKE’nin Küssan A.Ş. ile ortak geliştirdiği, Türkiye’de tasarlanan ve üretilen ilk modern toplu tabanca olarak tanıtılıyor. Altı mermi kapasiteli, çift/tek eylemli bu revolver, havalandırmalı namlu sırtı, namlu altını kaplayan uzun kılıf, geniş çerçeve oranları ve ayarlanabilir arka gez ile efsanevi Colt Python’ın tasarımına göz kırpıyor; ancak Colt’tan lisans ya da kalıp devri yapıldığına dair bir kayıt bulamadım, iç mekanizmasının Colt’un V-yaylı sistemi yerine daha basitleştirilmiş, daha az hassas parça gerektiren özgün bir çözümle kurulduğundan söz ediliyor. Üretimde ilginç bir detay var: yüksek mukavemetli alaşımlı çelikten, 35.000 psi’nin üzerindeki hazne basıncına dayanacak şekilde derin delik açma ve hassas yiv-set işçiliği gerektiren namlu ve tamburu MKE üretirken, çerçeve ve tetik mekanizmasını Küssan monte ediyor imiş. Kaynaklar bunu Türkiye silah sanayiinde erken bir “dağıtık üretim” örneği olarak niteliyor. Silah 2,5, 4 ve 6 inç namlu uzunluklarında üretilmiş; 6 inçlik model 1,12 kilogram ağırlığındaydı, ki bu, o dönemde ordu ve polis teşkilatları Beretta 92, SIG P226, Glock 17 gibi 15-18 mermi kapasiteli 9 milimetrelik yarı otomatik silahlar kullanıyormuş ve Gümüşay kurumsal alım için hiç de cazip bir ürün olmamış. Nitekim büyük bir askeri ya da polis siparişi almadan, sadece sivil atıcılık ve koleksiyon pazarına yönelik biçimde tahminen 1.000-3.000 adet üretilip sonra da üretimden kaldırılmış.

Otuz yıl sonra bu unutulmuş tasarımın yeniden gün yüzüne çıkması, hem sembolik hem de bürokratik açıdan ilginç. Kutunun içindeki plaket, Gümüşay’ı “ülkemizde üretilen ilk toplu tabanca” olarak tanımlıyor ve Türkiye’nin bugün ABD ve İtalya’nın ardından dünyanın üçüncü büyük hafif silah ihracatçısı konumuna * nasıl ulaştığının “kökeni” olarak sunuluyor.

Hediyenin sözünü ettiğim kültürel anlamı çerçevesinde gerçek mermilerle birlikte verilmiş olması, alıcı devletler için ciddi bir lojistik soruna dönüştü: Olayın merkezine oturan ve esprilerin odağı olan İngiltere bir yana, Belçika Başbakanı tabancasını doğrudan Brüksel Havalimanı polisine teslim etti; Polonya’da hediye gümrükte bekletildi; Hollanda ve İsveç kendi büyükelçiliklerinde etkisiz hale getirmek üzere bekletti; İtalya’da resmi devlet hediyeleri arşivine kaldırıldı; AB Komisyonu ve Yunanistan kendi örneklerini birer askeri müzeye bağışlamayı planladı; Kanada’da ise tabanca etkisizleştirilip mühimmattan ayrıştırıldı ve uygun bir müzede sergileneceği belirtildi.

Aynı tasarım nesnesi, otuz altı saat içinde otuz iki farklı ülkede otuz iki farklı bürokratik akıbete uğradı, yarattığı etki, verdiği mesaj ve bir koleksiyon nesnesi olan öldürücü bir silah hali ile epey dikkat çekici bir gündem haline dönüştü. Bu gündem kaçınılmaz olarak, aslında bugüne dek hiç düşünmemiş olsam da, bana bile öldürmek için tasarlanan nesnelere daha derinleşmemi salık verdi.

Aranızda eline tabanca almış kişiler çoktur; askerlik görevini yapmış herkesin almış olması beklenir ancak biz siviller arasında eğer avcılık merakınız yoksa veya mafya örgütü üyesi değilseniz, kişisel savunma konusunda takıntılarınız yok ise silah yaygın değildir. Ben ömrümde tek bir kez, bir sanat eseri üretmek için elime silah aldım ve tetik çektim; paylaşayım: Kutluğ Ataman’ın bir çağrısı üzerine İstanbul Bienali sırasında Galata Rum Okulu’nun tavanına asılmak üzerine belirli ebattaki bir tekstil, çarşaf, bez üzerine yapılacak eserler için bir açık çağrısı olmuştu. Yapılan çağrının içeriği ile bağ kurduğum çalışma, U2’nun The Joshua Tree albümünde yer alan “Bullet the Blue Sky” isimli parçasından ilham almıştı; gök mavisi bir bez parçasında gerçekten kurşunla delikler açmak istemişim. Bunun için Ümraniye’de özel bir otel olduğunu sandığım tuhaf kompleksinin bodrum katındaki izbe bir poligona gittim; oldukça ilginç bir deneyimdi. Girişte imza veriyorsunuz, kimse size bir şey anlatmıyor; kulaklığı ve elime tutuşturulan tabancayı sanki bu işlerin Pir’iymişim gibi almıştım. Hedef kağıtlarının yerine kumaşımı asmışlardı, ben de rastgele 10-15 el ateş açıp mavi gökyüzünü sembolik olarak kurşunlamıştım. Bono bu anımı bilseydi sanırım benimle gurur duyardı! Sonradan bu sanat eserinin bir parçası olarak birbirine dikilen bu bezler gerçekten de mekanın tavanında asılı kaldı; sonradan almayı çok istedim ancak mümkün olamadı. Yaptığım eserde, topladığım boş kovanlar ile bu yanık deliklerin etrafına çiçekler yapmıştım; kovanları yerden toplarken hala öyle sıcaklardı ki ellerimi yakmıştım; ben atış alanına girip bunları toplayayım diye, diğer atıcıları uyarmışlardı; herkes bana tuhaf gözlerle bakıyordu; tekdir edersiniz ki tek kadın bendim. Benim için müthiş bir deneyimdi. Silahın gücünü, beni geri tepmesini hiç unutmadım. Önceden de nefret ettiğim bu nesne ile ilişkim orada başladı ve bu nefretle de bitti.

Bir tabancayı elinize aldığınızda, önce ağırlık merkezini hissedersiniz. Sonra tetiğin parmağınıza uzaklığını, gövdenin avucunuza oturuşunu, sürgünün geri tepme anındaki hareketini. Bunların hiçbiri tesadüf değil; her biri özenle ve ergonomi bilimi dahilinde tasarlanmıştır. Bir tabanca, bir sandalye ya da bir kaşık kadar tasarlanmış bir nesnedir; farkı, işlevinin bir insanı öldürmek olmasıdır. Endüstriyel tasarımın en rahatsız edici ama en az konuşulan alanı da tam burası: evet tasarım bazen öldürmek için de icra edilen bir meslek; etrafımızdaki her şey tasarım derken boşuna demiyoruz.

Barut, ejderha ve ilk “ürün”

Ateşli silahın kökeni, bir savunma teknolojisi olarak değil, simya deneyinin yan ürünü olarak ortaya çıkar. Çinli simyacıların aslında ölümsüzlük iksiri ararken güherçile, kükürt ve kömür tozunu karıştırıp tesadüfen barutu bulduğu 9. yüzyıldan sonra, 1044 tarihli Wujing Zongyao adlı Çin askeri el kitabında barut için üç ayrı reçete kayıt etmiş: ikisi mancınıkla fırlatılan yangın bombaları, biri duman bombası için. Barut önce bir silah değil, bir ateş silahıydı; öldürme aracına dönüşmesi çok sonraları oldu.

Barutun Moğol istilaları ve İpek Yolu aracılığı ile 13. yüzyılda Avrupa’ya ulaşmasının ardından, 1364’te kayıtlara geçen ilk “el topu” ortaya çıkıyor: bir metal boru, bir barut haznesi, bir top şeklinde mermi. Bu ilk top tasarımında ne nişan alma sistemi ne de güvenlik mekanizması var; dolayısı ile aslında kullanıcısı için de tehlikeli.

15. yüzyılın ortasında Avrupa’da yaygınlaşan kibritli tüfek (matchlock), yanan bir fitili tetik yardımıyla barut haznesine indiren ilk “mekanize” ateşleme sistemi olarak ortaya çıkıyor; 1509’da icat edilen çarklı mekanizma ise (wheellock) çakmaktaşını çelik bir çarka sürterek kıvılcım üretiyor ve fitile olan bağımlılığı yok ediyor, ama üretimi pahalı kaçıyor. Nihayet 1630 civarında ortaya çıkan çakmaklı mekanizma (flintlock), iki asır boyunca neredeyse hiç değişmeden hüküm sürecek tasarım olarak pazarda yerini buluyor. Bu üç yüzyıllık evrimde tasarımın önceliği hep güvenilirlik olmuş. Bir silahın öldürücülüğünden önce, ateş alıp almayacağı problemi çözülmeye çalışılmış.

Colt ve “eşitleyici” efsanesi

Modern tabanca tasarımının milat noktası, 1836’da 22 yaşındaki bir Amerikalı girişimcinin aldığı patent ile tarihe geçişi oldu. Samuel Colt, “Ateşli Silahlarda İyileştirme” başlıklı patentiyle, tek bir namluyu altı mermi haznesine hizalayan döner bir tambur mekanizmasını tasarladı; rivayete göre fikrin kıvılcımı, bir yelkenli gemide kaptan köşkünün dönen çarkını izlerken aklına gelmiştir. Colt’un ilk girişimi olan Paterson, New Jersey’deki fabrikası 1841’de iflas eder; şirketi buradan kurtaran, Teksas Rangers’ın Meksika-Amerikan Savaşı sırasında bu altı atımlık silahı sahada test etmesi ve övmesi olmuş. Colt’un öldürücü endüstriye katkısı, silahı değil, üretimi tasarlamasıdır: parçaların birbirinin yerine geçebildiği (interchangeable parts) seri üretim hattını silah sanayiine ilk uygulayanlardan biri olur.

Özlem Yalım yazdı: Ölüm makineleri ve tasarım

Colt’un tabancası, Amerikan popüler kültüründe bir slogana dönüşür: “Tanrı insanları yarattı, Albay Colt onları eşitledi.” Bu söz, fiziksel güçten bağımsız olarak herkesin kendini savunabileceği fikrini pazarlıyordu; silah tasarımının teknik bir mesele olmaktan çıkıp bir özgürlük ve eşitlik anlatısına dönüştüğü bu ilk konumlama sanırım bugün Amerika’daki silahlanma sorununun temelini oluşturuyor. Tasarımın burada sattığı şey artık sadece bir savunma mekanizması değil, bir eşitli vaadi çünkü.

Beş asırlık atölye: Beretta ve hanedan tasarımı

Colt’un “tekil deha” hikâyesi ile birlikte, çok daha uzun soluklu ve daha az anlatılan bir hikaye daha var silahlarla ilgili. İtalyan Beretta ailesinin kayıtlı silah üretim tarihi 1526’ya kadar uzanıyor. Ustabaşı Bartolomeo’nun Beretta Venedik Cumhuriyeti Cephaneliği’ne 185 arkebüz namlusu sattığı ve karşılığında 296 duka altını aldığı 3 Ekim 1526 tarihli sözleşmede belirtiliyor. On beş kuşak boyunca aynı ailenin elinde kalan Beretta, dünyanın kesintisiz faaliyet gösteren en eski sanayi şirketlerinden biri sayılır ve 1650’den bu yana neredeyse her Avrupa savaşına silah tedarik etmiştir; ilk yarı otomatik tabancalardan ilk makineli tüfeklerden birine kadar pek çok “ilk”i de bu şirketin atölyelerinde görürüz. Beretta’nın hikâyesi, silah tasarımının tek bir mucidin parlak fikrinden değil, kuşaktan kuşağa aktarılan bir zanaat bilgisinden de doğabileceğini gösteriyor; kuşkusuz Colt’un ya da Glock’un “aniden ortaya çıkan deha” hikayesinin tam zıddı bir süreç bu.

Özlem Yalım yazdı: Ölüm makineleri ve tasarım

John Browning ve “modern tabancanın grameri”

Eğer Colt tamburun mucidiyse, John Moses Browning da yarı otomatik tabancanın gramerini yazan isim olarak tarihte yerini almış. Utah’ta bir silahçı atölyesinde büyüyen Browning, 1900’lerin başında namlu ve ateşleme mekanizmasını çevreleyen “sürgü” (slide) kavramını icat eden isim; bugün piyasadaki neredeyse her modern yarı otomatik tabancanın omurgasını oluşturan tasarım ilkesi budur. Belçikalı silah üreticisi FN Herstal ile kurduğu ortaklık, Browning’in tasarımlarını Avrupa’ya taşır; FN Model 1900 bu işbirliğinin ilk meyvesi olarak ortaya çıkar.

Özlem Yalım yazdı: Ölüm makineleri ve tasarım
Özlem Yalım yazdı: Ölüm makineleri ve tasarım

Browning’in en kalıcı mirası, ABD ordusunun 1911’de resmi hizmet tabancası olarak kabul ettiği M1911 olmuş: kısa geri tepmeli çalışma prensibine dayanan, tek eylemli (single action), hem manuel hem kabza emniyetli bu tasarım, sağlamlığı ve güvenilirliğiyle 1986’ya kadar, yetmiş beş yıl boyunca Amerikan ordusunun standart tabancası olarak kullanılmış! Browning, son projesi Hi-Power’ı tamamlayamadan 1926’da FN’nin Herstal’deki fabrikasında kalp krizinden hayatını kaybedince; tasarımı mühendis Dieudonné Saive tamamlamış.

Alman zarafeti: Luger ve tasarımın iyileştirilmesi

Aynı dönemde Avrupa’da farklı bir tasarım dili doğar. Avusturyalı mühendis Georg Luger, Hugo Borchardt’ın hantal C-93 tabancasını temel alıp 1898’de “toggle-lock” (dirsek kilitli) mekanizmasıyla çalışan, zarif ve dengeli bir silaha dönüştürür. 1908’de Alman ordusu tarafından resmi olarak kabul edilen Luger P08, adını da bu tarihten alır. Luger’in bu tabanca için özel olarak geliştirdiği 9x19mm Parabellum mermisi, bugün dünyada en yaygın kullanılan tabanca kalibresi haline gelmiştir. P08, I. ve II. Dünya Savaşı boyunca hem bir silah hem de bir tasarım nesnesi olarak koleksiyonerlerin, müzelerin ve sinemanın ilgisini çekmiştir; belki de tarihin en çok “estetik olarak tercih edilmiş” ateşli silahıdır. Bu noktada tasarım, işlevin ötesine geçip bir kimlik nesnesine dönüşür.

Kitlesel ölümün mühendisliği: Gatling ve Maxim

Tabanca bireysel bir silahsa, makineli tüfek endüstriyel savaşın icadı demek. 1862’de Richard Jordan Gatling’in tasarladığı el manivelalı, çok namlulu Gatling Gun dakikada 200 mermi atabiliyordu. Gatling’in bu silahı tasarlama gerekçesi, ilk bakışta tuhaf biçimde insancıl bir hesaba dayanıyordu: Amerikan İç Savaşı sırasında cepheden gelen ölü ve yaralı trenlerini izleyen Gatling, incelediği vakaların on sekizde yalnızca üçünün kurşun yarasından, geri kalanının ise kamplarda bulaşan sıtma, zatürre gibi hastalıklardan öldüğünü fark etmişti. Kendi ifadesiyle, “bir kişinin yüz kişilik savaş görevini yerine getirmesini sağlayacak kadar hızlı ateş eden bir makine icat edebilirsem, bu büyük ordulara duyulan ihtiyacı büyük ölçüde ortadan kaldırır ve dolayısıyla savaşa ve hastalığa maruz kalma da büyük ölçüde azalır” diye düşünmüştü; yani silahını daha çok öldürsün diye değil, cephedeki asker sayısını azaltıp hastalıktan ölümleri düşürsün diye tasarladığını öne sürüyordu. Tarih bu iyimser hesabı yalanladı. 1884’te İngiliz doğumlu Amerikalı mucit Hiram Maxim, merminin geri tepme enerjisini doğrudan bir sonraki mermiyi haznelemek için kullanan Maxim Gun ile ilk gerçek otomatik makineli tüfeği ortaya çıkardı. I. Dünya Savaşı’nın siperlerinde on binlerce askerin birkaç dakika içinde biçilmesine yol açan bu teknoloji, savaş tarihçilerince modern savaşın “endüstrileşmesinin” simgesi sayılıyor.

Mesleki idollerimden biri olan tasarım tarihçisi ve eleştirmen Victor Papanek, 1968’de bir tasarım-aktivizm etkinliğinde söylediği ve daha sonra “Design for the Real World” (1971) kitabına taşıdığı sözle bu dönüşümü şöyle özetliyor: “Eski güzel günlerde bir insan adam öldürmekten hoşlanıyorsa general olması, bir kömür ocağı satın alması ya da nükleer fizik okuması gerekiyordu. Bugün endüstriyel tasarım, cinayeti seri üretime soktu.” Papanek’in bu sözü, diğer her ifadesi gibi kendisine tasarım camiasından büyük tepki getirmiş, hatta Amerikan Endüstriyel Tasarımcılar Derneği’nden ihraç edilmesine yol açmıştı ama bugün geriye dönüp bakıldığında, o sözünün Gatling’den Maxim’e, oradan modern seri üretim silahlara uzanan çizgiyi doğru okuduğunu gösteriyor.

Soğuk Savaş, Kalaşnikof ve Stoner

20. yüzyılın ikinci yarısında silah tasarımı, doğrudan iki kutuplu dünya düzeninin ideolojik cephesine dönüşür. Sovyet mühendis Mihail Kalaşnikov’un 1947’de tamamladığı AK-47, basitliği, düşük üretim maliyeti ve zorlu koşullarda bile tıkanmadan çalışabilme kapasitesiyle tasarlanmıştı; amacı, eğitimsiz bir askerin bile kolayca sökebileceği, kum ve çamura dayanıklı bir silah yaratmaktı. Bu ham ama güvenilir tasarım felsefesi, AK-47’yi tarihin en çok üretilen ve en çok taklit edilen ateşli silahına dönüştürdü; Small Arms Survey gibi kaynaklara göre bugün dünya genelinde 70 ila 100 milyon arasında AK tipi silah bulunduğu tahmin ediliyor; kesin rakam, birçoğunun lisanssız ve kayıt dışı üretilmiş olması nedeniyle bilinmiyor.

Özlem Yalım yazdı: Ölüm makineleri ve tasarım
Özlem Yalım yazdı: Ölüm makineleri ve tasarım

Kalaşnikov’un kendi tasarımıyla kurduğu ilişki, silah tasarımının etik ağırlığını en çıplak haliyle gösterir. Hayatının büyük bölümünde “Ben saldırı için değil, anavatanımın sınırlarını savunmak için silah yaptım; bunun başka amaçlarla kullanılması tasarımcının suçu değildir” savunmasını yapan Kalaşnikov, 2012’de, ölümünden kısa süre önce Rus Ortodoks Kilisesi’nin başına yazdığı bir mektupta çok farklı bir ses tonuna bürünmüştü: “Kendimi hep aynı çözülmemiş soruyla buluyorum: Eğer tüfeğim insanların hayatına mal olduysa, ben bir Hıristiyan ve Ortodoks inananı olarak bu ölümlerden sorumlu muyum? Yaşadıkça bu soru zihnimde daha derin bir yara açıyor.” Bir tasarımcının kendi ürününün ahlaki sonucuyla yüzleşmesinin bu derece belgelenmiş bir örneğine az rastlayabiliriz.

Okyanusun öte yakasında Eugene Stoner ismi de silah tasarımı tarihinde öne çıkıyor. Stoner, II. Dünya Savaşı’nda uçak gövdesi işçiliği ve deniz piyadeliği geçmişinden gelen bir mühendisti. ArmaLite’ta baş mühendis olarak 1955’te tasarladığı AR-10’u küçültüp 223 kalibresine uyarlayan AR-15, alüminyum ve plastik malzemesiyle dönemin ABD ordusunu önce şaşırtmış, hatta “ahşap ve çelik” geleneğine alışkın generaller tarafından hiç beğenilmemişti. Hikâyenin dönüm noktasını ise kurumsal değil, gündelik bir sahne oluşturuyor: 1960’ta bir Bağımsızlık Günü barbeküsünde bir Colt satış temsilcisinin Hava Kuvvetleri Generali Curtis LeMay’e gösterdiği bir AR-15, LeMay’i öylesine etkiler ki, Kurmay Başkanlığı’na terfi ettiğinde 80 bin adet sipariş verir. 1963’te ABD Ordusu ve Deniz Piyadeleri de silahı M16 adıyla envanterine alır. Stoner’ın piston yerine doğrudan barut gazını hazneye yönlendiren “gas impingement” tasarımı daha hafif ama bakım gerektiren bir silah ortaya çıkarmıştı; Kalaşnikov’un “kaba güvenilirlik” felsefesinin tam karşı kutbunda yer alan bu tasarım da böylece tarihte yerini aldı.

Plastik çağı: Glock ve endüstriyel tasarımın zaferi

Silah tasarımının belki de en çarpıcı dışarıdan gelen adam hikâyesi, Avusturyalı Gaston Glock’a ait. 1963’te kurduğu şirketiyle yıllarca perde çubuğu, askeri bıçak ve polimer parça üreten Glock’un, 1980’de Avusturya ordusunun açtığı yeni hizmet tabancası yarışmasına girdiğinde silah tasarımı konusunda hiçbir doğrudan deneyimi yoktu belki ama polimer mühendisliğinde derin bir birikimi vardı. Heckler & Koch’un ilk polimer gövdeli tabancaları VP70 ve P9 üzerinde çalışmış iki mühendisi işe alan Glock, geleneksel çelik gövdenin yerini alan polimer çerçeveli, tetiğe basılınca ateşleyen (striker-fired) bir tasarımla 1982’de Glock 17’yi piyasaya sürdü; bu model adını 17 mermilik şarjöründen değil, Gaston Glock’un 17. patentinden alıyordu. Bu tasarım kararı, silah endüstrisinde bir kırılma noktası oldu: böylece daha hafif, daha az parçalı, daha ucuz üretilebilir bir tabanca, 21. yüzyılın standart tasarım dilini belirledi. Bugün dünyadaki polimer gövdeli, striker ateşlemeli tabancaların neredeyse tamamı, doğrudan ya da dolaylı olarak Glock’un açtığı yoldan gider.

Türkiye’nin tasarım hikâyesi: Kopyadan özgün tasarıma

Hikayemizin çıkış noktasına, tekrar ülkemize dönersek; Türkiye’nin ateşli silah sanayii tarihi, kendi içinde bir “tasarım egemenliği” arayışının hikâyesi gibi ve bu hikâye trajik bir isimle başlıyor. Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Killigil, Mondros Mütarekesi sonrası Almanya’ya gider, 1938’de Türkiye’ye dönüp İstanbul Zeytinburnu’nda görünürde “mutfak eşyası” üreten, gerçekte ise yarı otomatik 9 milimetrelik tabanca ve mühimmat imal eden bir fabrika kurar. Kendi tasarladığı ve patentini aldığı bu tabanca, döneminin dünya çapındaki en iyi silahları arasında sayılır ve Türk ordusundan yoğun talep görür. Killigil, üretimi büyütmek için fabrikasını Sütlüce’ye taşır; ancak 2 Mart 1949’da fabrikada meydana gelen esrarengiz bir patlamada, aralarında Killigil’in de bulunduğu 27 kişi hayatını kaybeder. Türkiye’nin ilk özgün tasarım tabancası, tasarımcısının ölümüyle birlikte bir bakıma yarım kalmış bir tasarım mirasına dönüşür.

Özlem Yalım yazdı: Ölüm makineleri ve tasarım
Özlem Yalım yazdı: Ölüm makineleri ve tasarım

Cumhuriyet döneminde devlet eliyle yürütülen silah sanayiinin merkezi, Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu’nun (MKE) Kırıkkale’deki tesisleridir. 1948’de üretimine başlanan Kırıkkale tabancası, dönemin en iyi teknolojisiyle yapılmış olsa da, tasarım açısından özgün değildi: Alman Walther PP modelinin lisanssız bir kopyasıydı. Zayıf durdurma gücü, sorunlu şarjör çıkarma mekanizması ve sık tutukluk gibi eleştiriler, Kırıkkale’yi uzun yıllar Türk silah sanayiinin “kopyacı” imajının simgesi haline getirdi.

Bu imajı kıran asıl dönem, 2000’li yılların başında iki koldan geldi. Kökleri 1880’e, Elazığ’da bıçak ve kesici alet ustalığına dayanan Sarsılmaz, 1956’da İstanbul’a taşındıktan sonra önce av tüfeği üreticisi olarak büyüdü; 1998’de tabanca üretimine geçişiyle 9x19mm’lik Kılınç 2000 modelini piyasaya sürdü ve bu model kısa sürede Türk Silahlı Kuvvetleri’nin standart tabancası oldu. Bir bıçakçı atölyesinden bir ulusal ordunun standart silah tedarikçisine uzanan bu yüz yirmi yıllık yolculuk, Türkiye sanayi tarihinin nadir örneklerinden biri. Aynı dönemde MKE’nin 2001’de piyasaya sürdüğü Zigana, değiştirilmiş bir Browning tipi kilitleme sistemiyle çalışan, kilitli sürgülü kısa geri tepmeli mekanizmasıyla Türkiye’nin ilk gerçek anlamda özgün tasarım tabancalarından biri olarak kayıtlara geçti; artık bir kopya değil, Browning’in bir asır önce koyduğu tasarım gramerinin Türk mühendisliğiyle yeniden yorumu sunulmuştu.

Sektörün en genç ama en hızlı büyüyen ismi ise Samsun merkezli Canik (Samsun Yurt Savunma) olarak belirtiliyor. 1998’de kurulan şirket, Alman Walther P99’un tasarım mantığından ilhamla geliştirdiği ama zamanla kendi mühendislik çözümleriyle farklılaşan TP9 serisiyle tanındı; polimer gövdeli, striker ateşlemeli bu tabanca serisi bugün 60’tan fazla ülkeye ihraç ediliyor ve ABD sivil piyasasında da geniş bir kullanıcı kitlesine ulaşmış durumda. Samsun’da bir fabrikada başlayan bu hikâye, Türkiye’nin silah tasarımında artık sadece iç talebi karşılayan değil, küresel pazarda rekabet eden bir aktör olduğunu gösteriyor. Aynı çizgide Sarsılmaz’ın günümüzde otomatik tabanca modelleriyle ABD polis teşkilatlarının envanterine girmesi de, Türk tasarımının artık ihracat kalitesinde bir referans noktası olarak görüldüğünün işareti.

Doğu Karadeniz’den yükselen dördüncü isim ise 1993’te kurulan Trabzon Silah Sanayii’dir (TİSAŞ). Arsin Organize Sanayi Bölgesi’ndeki tesislerinde bütün parçalarını yüzde yüz yerli olarak üreten TİSAŞ, NATO standartlarında askeri ve sivil tabanca-tüfek imalatıyla otuz yılı aşkın sürede küçük bir bölgesel atölyeden dört kıtaya ihracat yapan bir markaya dönüştü; 2025 içinde tek başına 150 bin tabanca ve 10 bin piyade tüfeğini 76 ülkeye göndermiş, üretiminin yüzde 70’i ihraç edilmiş. Kırıkkale’nin devlet eliyle yürütülen kopyacılık döneminden Sarsılmaz’ın zanaat kökenli dönüşümüne, Zigana’nın MKE bünyesindeki özgün tasarım atılımından Canik ve TİSAŞ’ın özel sektör eliyle küreselleşmesine uzanan bu altmış yıllık tasarım – üretim süreci, Türkiye’nin tasarım egemenliği arayışının aslında büyük ölçüde tamamlandığını gösteriyor: bugün Türk tabancaları artık “lisanssız kopya” değil, kendi mühendislik imzasını taşıyan ihracat ürünleri olarak anılıyor.

Öldürmek için tasarım

Bütün bu tasarım tarihinin altında, çok daha eski bir felsefi durum var: savaşın ve öldürmenin kendisini nasıl anlamlandırabiliyoruz? Kimi insanlar için “normal” olan bu eylem, başkaları için nasıl olup da kabul edilemez oluyor? Prusyalı stratejist Carl von Clausewitz, “Savaş Üzerine” adlı klasik eserinde savaşı “düşmanı irademizi kabule zorlamak için bir kuvvet kullanma eylemi” ve “politikanın başka araçlarla devamı” olarak tanımlıyor; yani savaş, siyasetin bir aracıdır, kendiliğinden gelişen bir amaç değil. Çinli stratejist Sun Tzu ise tam tersi bir öncelik sıralaması öneriyor: “Mükemmellik her savaşta çarpışarak kazanmak değildir; en iyi strateji savaşmadan kazanmaktır.” Diyor. Sun Tzu’nun bu daha “insancıl” yaklaşımıyla Clausewitz’in gerçekçi/araçsalcı yaklaşımı, aslında silah tasarımının da iki kutbunu tarif ediyor: bir yanda caydırıcılık için tasarlanan, hiç kullanılmadan güç dengesini değiştirmesi beklenen silahlar (nükleer silahlar gibi); öte yanda doğrudan sahada, çatışmanın içinde en verimli biçimde öldürmek için optimize edilen silahlar var.

Tasarımcı bu ikilemde hiçbir zaman tarafsız değil. Bir tabancanın kabzasının el boyutlarına göre ergonomik olarak şekillendirilmesi, tetiğin belirli bir ağırlıkta ayarlanması, gövdenin belirli bir yüzey işlemiyle terlemeye dayanıklı hale getirilmesi gibi tüm mesleki pratikler “kullanıcı deneyimi” tasarımının klasik kriterleridir ve bir kahve makinesi ya da bir otomobil koltuğu tasarlanırken kullanılan yöntemlerle birebir aynıdır. Papanek’in altmış yıl önce işaret ettiği rahatsızlık tam da buradan doğuyor: öldürme aracının, tıpkı bir tüketim ürünü gibi kullanıcı dostu, ergonomik, “iyi tasarlanmış” hale getirilmesiydi onun eleştirdiği. Bir silahın “iyi tasarlanmış” olması ne anlama geliyor burada durup düşünmeliyiz. Daha az tutukluk mu, daha isabetli atış mı, yoksa daha az acı çektiren bir ölüm mü gibi pek çok insanlık dışı soru ile baş başa kalırız böyle bir düşünce serisinde. Tasarım tarihi bu sorulara hiçbir zaman doğrudan cevap vermedi; yalnızca sürekli daha güvenilir, daha hafif, daha ucuz üretilebilir silahlar üretmeye devam etti; ediyor.

Kalaşnikov’un ölmeden önce yazdığı mektup, bu felsefi ikircikliğin belki de en insani noktası: bir mühendisin, kendi tasarım kararlarının, güvenilirlik, basitlik, düşük maliyet gibi tamamen teknik kriterler ile geçirdiği bir ömrün sonunda, on milyonlarca insanın ölümüne yol açtığını idrak etmesi gerçekten de çok trajik. Samuel Colt’un “eşitleyici” sloganıyla başlayan, Papanek’in “cinayetin seri üretimi” eleştirisiyle keskinleşen ve Kalaşnikov’un “acılı” itirafıyla sonuçlanan bu iki asırlık çizgi, aslında bize sadece şunu doğruluyor: Bir nesneyi tasarlarken, o nesnenin sonuçlarından tasarımcılar olarak muaf olamayız.

Yazımda, hediye edilen revolver’dan hareketle sadece silahlara değindim; diğer yandan tüm savunma sanayinde her gün milyarlarca tasarım detayı çözen, inovatif silahlar tasarlayan yüz binlerce ürün tasarımcısına selam olsun; umarım her gün mesainizi birer ölüm makinesi için geçirdiğinizin farkındasınızdır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş