Özlem Yalım yazdı: Robotlarla ortak geleceğimiz

İnsanlık en az 2 bin 800 yıldır spor yapıyor, ancak pistte ilk kez insan olmayan yarışmacılar görüyoruz. Ağustos’un son haftasında Pekin’in 2022 Kış Olimpiyatları için inşa edilen ve “Buz Şeridi” diye anılan uzun, dalgalı tasarıma sahip binasında düzenlenen ikinci Dünya İnsansı Robot Oyunları’na 16 ülkeden 666 takım ve 2 bin 56 robot katıldı. Ne zaman ekrana baksam koşan, zıplayan, atlayan, dans eden, düşen robotlarla karşılaştım ve izlemekten kendimi alamadım.

Robotlar bu “zorlu” ödevleri yaparken, sıklıkla kontrolden çıkıyorlardı, böyle durumlarda izleyiciden gelen kahkaha selini de videolarda duyabiliyordunuz. Bu hali ile bu sahneler zihnimde direkt Antik Roma’nın kamusal eğlencesi olan gladyatör karşılaşmaları ile bağ kurdu. M.Ö. 264 yılında insanlar arenalarda toplanıp onların telef oluşunu izliyordu. 21. yüzyılda ise düşen, parçalanan, kısa devre yapan robotları.

Antik Olimpiyat Oyunları’nın kayda geçen ilk yarışı M.Ö. 776’da Olympia’da koşuldu, oyunlar yaklaşık 1.170 yıl sürdü ve M.S. 393’te İmparator I.Theodosius tarafından pagan âyini sayılarak yasaklandı. Yeniden 1896’da Atina’da modern hâliyle başlatıldığında 14 ülkeden 241 sporcu vardı. Bugüne dek insanlık, “Kim daha hızlı koşar?” sorusunu neredeyse 3 bin yıl boyunca aynı türün üyeleri arasında soruyordu. Pekin’de olan şey, bu geleneğin tarihinde ilk kez tür dışına çıkması olarak da okunmalı. Bu büyük bir kırılma: tarihte ilk kez rekabet eden şeyin kalkanları, cinsiyeti veya teknolojileri değil: Türleri, sistemleri ve bedeni değişti.

Geçen yıl ilk oyunlarda 280 takım ve 500’ü biraz aşan robot vardı. Bir yılda katılım yüzde 138 arttı, robot sayısı dört katına çıktı. Yarışma dalları 26’dan 51’e yükseldi. Bunların 30’u koşu, uzun atlama, futbol, masa tenisi, dans, boks  gibi spor disiplini, 21’i ise “senaryo görevi” denen, fabrika, otel, restoran, kütüphane, yangın ve kurtarma koşullarını taklit eden pratik sınavlar şeklinde gerçekleştirildi.

Robotlarla ortak geleceğimiz

Etkinliğin teknoloji ortağı Huawei’ye göre yarışmaların yüzde 40’ından fazlası tam otonom koşuldu. Yani kumandayı tutan bir insan olmadan, robot kendi sensörü ve kendi kararıyla yaptı ne yaptı ise.

İnsanlar, bazı yeniliklere akıl almaz direnç gösterirken bazılarını da çok rahat biçimde kanıksıyor. Bu robot olimpiyatları da öyle, insanlık tarafından nerede ise doğal karşılandı, ben ise hala bu kırılmanın eşiğinde olup bu devirde yaşadığım için tuhaf duygularla kaplı hissediyorum kendimi, değil ikincisi, 12. sinde de böyle hissederim herhalde..

Bu olimpiyatlar gerçekleşirken manşetler Honor’un “Lightning” adlı robotunun deneme koşusunda 100 metreyi 9,32 saniyede tamamladığını, anlık en yüksek hızının saniyede 14,5 metre ölçüldüğünü yazdı. Usain Bolt’un 2009’da Berlin’de koşduğu ve on yedi yıldır kırılamayan dünya rekoru 9,58 saniye. Resmî koşuda Lightning 9,47 yaptı ve bu hız ile bile Pekin İnsansı Robot İnovasyon Merkezi’nin Tiangong Ultra’sına yenildi. Aynı robot 400 metreyi 38,15 saniyede, 1500 metreyi iki dakika 21,64 saniyede koştu, uzun atlamada 4,83 metre ölçüldü.

Bir robotun Bolt’tan hızlı koşması, kuşkusuz Bolt’un rekorunun kırıldığı anlamına gelmiyor. Bolt bir tepki süresiyle başlıyor, kural gereği 0,1 saniyenin altındaki tepki hatalı çıkış sayılır ve bu süre onun derecesine dâhil. Robot ise “başla” komutuyla, sıfır tereddütle hareket ediyor. İnsan Bolt oksijenle çalışıyor tabii ve yarıştan sonra yoruluyor, robot ise lityum pille çalışıyor ve yarıştan sonra şarj olabiliyor. Bolt aynı bedenle 200 metre de koşar, dans da eder, merdiven de çıkar, oysa oyunlardaki robotların çoğu tek bir görev için programlanmış donanımlar. Sonuçta insanın icat ettiği bir makine, insanın en iyi düz koşu derecesini, insanın kurduğu bir pistte, insanın icat ettiği bir ölçüyle geçti. Bu, biyolojik bir yenilgi değil, mühendislik bir eşik olarak anılmalı. Biliyorum, eğer makine öğrenmesi ve yapay zekâ söz konusu olmasaydı içimiz daha rahat ederdi, ne var ki etmiyor.

Bu eşiğin geçilme hızına da odaklanmalıyız. Geçen yıl aynı organizasyonda 100 metrenin en iyi derecesi 21,5 saniyeymiş. Süre 12 ayda yarıya inmiş. Doğa tarihinde hiçbir tür,  bir yıl içinde iki katına çıkan bir hızlanma kabiliyeti göstermedi, malum evrim böyle çalışmıyor ancak sanayi tam da böyle çalışır.

Çinlilerin bize sunduğu özetle bir spor karşılaşması değil, bir sanayi politikası gösterisidir. Madalyaların büyük kısmını üç-dört merkez paylaştı: Pekin İnsansı Robot İnovasyon Merkezi’nin Tiangong, Tianzhuo, Tianjiao takımları koşu ve atlamada, AgiBot’un Spirit G2 ailesi yangın, kütüphane, tai chi ve becerikli el kategorilerinde madalya sahibi oldu. Unitree, Şanghay borsasına açılmasından bir hafta sonra sergilediği ilk 100 metre serisinde sonuncu oldu ama hisse fiyatı bundan pek etkilenmedi.

Çin, insansı robot endüstrisini aynı 2020’lerin başında elektrikli otomobil için yaptığı gibi lokomotif olarak seçti: Devlet fonu, yerel yönetim teşviği, sanayi parkı, standart komitesi gibi tüm birimler ve kaynaklar bu endüstriye akıyor, daha önemlisi , olimpiyat organizasyonu gibi bunun vitrinine büyük bütçeler ayrılıyor. Böylece hem yerinde izleyen halk hem de tüm dünya ağzı açık Çin’e şaşırmaya devam ediyor.

Bu oyunları izlerken başka bir doku daha dikkatimi çekiyor. Yere çöken, koşarken düşen veya birbirlerine çarpan robotların ardından diğerleri de aynı hareketleri yapıyor, sanırım tek kontrol merkezinden kumanda edildiklerinden. Otonom olsalar da biri düştüğünde diğerleri de arkasından ona çarpıp düşüyorlar, insanlar gibi ani yön değiştiremiyo. Tek tek toparlanamıyorlar. Robotlar iki yılda belki hız kazanmışlar ama halen denge ve beklenmedik karar alma becerisi kazanmamışlar ve sanırım gerçek dünyada bunlar hızdan önce geliyor. Gelecek yıl bu sefer gördüğümüz pek çok kusurun giderileceğine hiç birimizin şüphesi olmasın.

Yazımı hazırlarken, başka bir video düşüyor önüme, bu kez bir robot köpek bir drone a ateş açıyor. Yok yok film değil, baya gerçek bir video. Olimpiyat sahnelerinden daha endişe verici bir görüntü, endişeleniyorum. Kraftwerk açıyorum dinlemek için. “We are the Robots” çalıyor. Bu parçayı Alman grup 1978’de yayınlamıştı, o yıllarda bilgisayarlar insanların yaşamlarına yeni yeni giriyordu ve insan ile makine türü bir kez daha çarpışmıştı. Grup kendilerini de robota dönüştürmüş, sahne performanslarını da robot olarak sergilemişti. Bu gösteri geçtiğimiz yıllara dek canlılığını korudu.

Robotun doğuşu

Algıladığımız anlamda “robot” kavramı sanılacağının aksine bir laboratuvarda değil, bir tiyatro sahnesinde doğdu. Çek yazar Karel Čapek 1920’de R.U.R. (Rossum’s Universal Robots) adlı oyunu yazdıç Oyun ilk kez 25 Ocak 1921’de Prag’daki Ulusal Tiyatro’da sahnelendi. Konu, bir adada kurulmuş bir fabrikanın ucuz yapay işçiler üretmesi ve bu işçilerin sonunda ayaklanması olarak özetlenebilir. Çapek başlangıçta yaratıklarına Latince labor kökünden “labori” demeyi düşünüyordu, bu kelimenin anlamı çalışmak/mesai demek. Ressam kardeşi Josef Čapek, Çekçe robota kelimesini önerdi ve tarihimiz de o basit gibi görünen öneriyle değişti.

Robota, Orta Avrupa feodal düzeninde serfin toprak sahibine borçlu olduğu zorunlu emek, yani angarya demektir. Kök, Slav dillerindeki rab (kul, köle) sözcüğünden geliyor. Bu, üzerinde durmaya değer bir bilgi zira kelimenin etimolojisinde ne zekâ var, ne metal, ne elektrik, ne de gelecek. Sadece karşılıksız emek ifade ediliyor. Türkçeye Fransızca üzerinden geçen ve bugün “akıllı makine” çağrışımıyla kullandığımız bu sözcük, aslında etimolojik bakımdan bir hukukî yükümlülüğün adını anlatıyor.

Čapek’in oyunu da bir bilimkurgu değil, bir emek tragedyası zaten. Yazar kendisi de defalarca vurgulamış: Derdi makinelerle değil, insanın insanı üretim aracına indirgemesiyle ilgili.

Oyunun sonundaki isyan, bir teknoloji kazası değil, bir sınıf metaforudur. Bugün “Robotlar işimizi elimizden alacak mı?” diye sorarken, aslında 105 yıl önce bir tiyatro eserinin sahnesinde kurulmuş bir sorunun içinde dolaşıyoruz ve kelimeyi her kullandığımızda farkında olmadan cevabın yarısını da aslında söylüyoruz.

İşte bu kelime böylece 1923’te oyunun Londra’da sahnelemesiyle birlikte İngilizce’ye, oradan bütün dünyaya yayıldı. Bir başka güzel ayrıntıdan da söz etmek isterim.

Elbette bu ilk robotların tasarımını merak ettim, Čapek’in sahnedeki robotları metal olarak tasarlanmamış. Biyolojik bir hamurdan üretilen, etten kemikten yapay insanlar olarak tasvir edilmiş, özetle bugünkü tabirle sentetik biyoloji ürünü denebilir. Bu nasıl bir uzak görüdür, şapka çıkarmak gerekli!

Robotu çelik ve vidayla özdeşleştiren şey bu oyun değil, sonraki yılların çizgi romanları olmuş ve nihayet Fritz Lang’ın 1927 tarihli ikonik başyapıtı Metropolis’indeki Maria robotları artık iyice zihnimizde bildiğimiz hali ile tescilliyor. Yani “robot mutlaka insansı ve metaliktir” fikri, kelimenin kendisinden değil, bize sinemadan miras kaldı.

Bu benim tasarımcı olarak garipsediğim bir yaklaşım. İnsan da diğer türler gibi kopyalayarak öğrenen bir varlık, pek çok tasarım biyofilik tasarım dediğimiz yaklaşım ile doğadan geliştirilmiştir. Doğal olarak yeni bir tür yaratılması problem ise, insan beyni otomatik olarak kendini kopyalayarak işe koyuluyor. Ben bir robotun kolları bacakları olmasını, olsa bile bunların iki adet olmasını veya köpek formunda olmasını saçma buluyorum. Söz gelimi bir robot neden merdivenleri basamak basamak çıkmak zorunda olsun ki? Sıçrayarak da çıkabilir. İki kol yerine 4 kolu olsa daha fonkiyonel olur veya başının arka tarafında da gözleri olabilir – eminim böyle modeller de var -. Gelecekte bu günlerdeki insansı robotlara vintage muamelesi yapacağız ve muhtemelen bu ”insansı” hâllerine epey şaşıracağız.

Kelimeler dökülürken yine çok etkilendiğim başka bir sanatsal üretimden söz etmeden geçemeyeceğim, çünkü bu yapımda tam da bahsettiğim o eskimiş robot ile tanışmıştık. Tüm zamanlarımın en iyi filmlerinden biri olan Chappie’den söz ediyorum ve bu filmin tarihi 2015 yılı. Bu günkü aklımızla mutlaka oturup yeniden izlemeliyiz, en azından ben öyle yapacağım.

Tarihten manzaralar

Kelimenin anlamından da yola çıkarak, robotların insanlığın üç bin yıllık hizmetkâr hayali olduğunu açıkça söyleyebiliriz. İnsanlık hizmet ettirmeyi sever ve güçlü olanlar bu arzusunu hem kendi türleri hem de kendinden daha zayıf gördüğü hayvanlar üzerinde perçinlemiştir.

Yunan mitolojisinde anlatılanlara göre Hephaistos’un yaptığı tunç dev Talos, Girit kıyılarını günde üç kez dolaşarak adayı korurmuş. Damarlarında kan yerine ikhor dolaşırmış ve topuğundaki tek bir tapa çıkarıldığında hayatı da akıp gidiyormuş.

Bu, Batı edebiyatındaki ilk “açma/kapatma düğmesi” tartışması olabilir ! Yine Hephaistos’un altından yapılmış, düşünen ve konuşan yardımcı kızları varmış. Homer bunları İlyada’nın 18. kitabında anlatıyor. Nolan’ın üç saatlik filmini izlerken film sahnelerinin ve yaratıkların nasıl da sıradan ve ucuza kotarıldığını düşünüyorum ve kitaplığıma döner dönmez mitolojideki bu müthis tasarımlara tekrar göz atıyorum, söz gelimi Homer’in Talos ile tarif ettiği şey tam olarak bugünün “otonom asistan”ı değilse nedir?

İskenderiyeli Heron ise MS 1. yüzyılda buhar ve su ağırlığıyla çalışan tapınak kapıları, otomatik şarap dağıtıcıları ve kendi kendine hareket eden bir tiyatro makinesi tasarladı. İslam dünyasında bu geleneğin zirvesi, Cizreli el-Cezerî’nin 1206’da Artuklu hükümdarı için tamamladığı Kitâbü’l-Hiyel’dir: Su gücüyle çalışan fil saati, müzik çalan otomatik kayık, hükümdara abdest suyu döken ve havlu uzatan tavus kuşlu ibrik onun diğer tasarımları. El-Cezerî’nin özgünlüğü sadece mekanizmalarda değil, bunları yaparken krank mili, eksantrik mil ve segman gibi bugün hâlâ kullanılan makine elemanlarını tarif etmesinde. Bu ve benzeri ilk tasarımlar, robotik tarihinin Anadolu’dan geçen ve bizim kültürümüzde hak ettiğinden az yazılan bölümünü oluşturuyor.

Rönesans’ta Leonardo da Vinci, 1495 dolaylarında oturup kalkan, kollarını kaldıran ve çenesini hareket ettiren zırhlı bir “mekanik şövalye” çizdi, makaralar ve kablolarla çalışan bu tasarım ilk kez 1950’lerde defterlerin çözülmesiyle ortaya çıktı ve 2000’lerde çalışır hâlde inşa edildi. 1739’da Jacques de Vaucanson, yem yiyen, sindiren ve dışkılayan meşhur mekanik ördeğini sergiledi, belirtilene göre sindirim sistemi sahteydi, ama seyirci bunu bilmiyordu. 1770’te Wolfgang von Kempelen, Habsburg sarayında satranç oynayan “Mekanik Türk”ü tanıttı. Türk kıyafetli, nargileli bir kukla, Avrupa’nın en iyi oyuncularını yendi. Yaklaşık seksen yıl boyunca sürdürülen bu gösteri de bir hileydi, dolabın içinde bir insan satranç ustası saklanıyordu.

Kempelen, 18. yüzyılda Avrupa’nın bir “doğulu büyücü” gibi gördüğü Osmanlı etkisini ticarete çevirmişti, o yıllarda oryantalizm nasıl resimde büyük ilgi çekiyorsa, her türlü benzer girişim de Türklerden söz edince merak konusu oluyordu. Bu ayrıntı bugün özellikle anlamlı çünkü Amazon’un insan işçilerin görünmez emeğiyle çalışan mikro-görev platformunun adı, bu yüzden “Mechanical Turk” olarak isimlendirilmiştir.

Yapay zekâ tartışması için de aklımızdan bir an çıkarmamamız gereken konu aynı bu Mekanik Türk gibi “bu makinenin içinde gerçekten kim var?” olmalı, 1770’te Viyana’da merak konusu olan bu durum bugün hala geçerliliği koruyor.

Başka bir örnek, 1774’te Pierre Jaquet-Droz’nun yaptığı ve bugün Neuchâtel’de hâlâ çalışan “Yazıcı” adlı otomat, 6 bin parçadan oluşan bir mekanizmayla tüy kalemi mürekkebe batırıyor ve programlanabilir bir metni kâğıda yazıyor, harf dizisi bir tekerlek üzerinde değiştirilebildiği için tarihçiler ona “ilk programlanabilir makine” derler.

Modern robotun tarihini araştırdığınızda kilometre taşları daha kuru bir dille anlatılıyor, bu nedenle önceki örneklere yer açmak istedim. Bu tarihe de göz atalım:

1942’de Isaac Asimov, “Runaround” adlı öyküsünde hem Üç Robot Yasası’nı sundu hem de “robotik” kelimesini icat etti. 1954’te George Devol ilk programlanabilir robot kolun patentini aldı, Joseph Engelberger ile kurdukları şirket sayesinde 1961’de Unimate, New Jersey’deki General Motors fabrikasında sıcak döküm parçalarını kalıptan çıkarmaya başladı, yani ilk endüstriyel robotun ilk işi, insan için tehlikeli olan bu işi kotarmak oldu.

Bu hamle, robot sektörün bugün de en sağlam meşruiyet zeminini oluşturuyor. 2002’de iRobot’un Roomba’sı robotu ev içine soktu ve on yıl içinde milyonlarca satarak “robot” kelimesini süpürgeyle özdeşleştirdi ve 2020’lerin ortasında son halka tamamlanmış oldu. Artık büyük dil modelleri bu mekanik gövdelere bağlandı. Sektörün buna verdiği ad “bedenli yapay zekâ” (embodied AI). Pekin’deki pistte koşan şey, işte bu birleşmenin en gösterişli reklamını sunmuş oldu bizlere.

Bill Joy “Neden Gelecek Bize İhtiyaç Duymuyor”, Wired, Nisan 2000

İnsanın yapay zekâ -ve robotlarla- olan ortak geleceği günümüzün en ateşi tartışmalarından biri iken yine geçmişte okuduğum ve sakladığım çok önemli bir makaleyi hatırlıyor ve baştan aşağı yeniden okuyorum. Sun Microsystems’in baş bilimcisi, yani Java’nın ve Berkeley Unix’in mimarlarından biri olan Bill Joy’un  2000 yılında Wired dergisinde yayınlanan yazısı, teknoloji dünyasının kendi içinden gelen en sert özeleştiriyi ortaya koyması bakımından önemli.

Bu satırların üzerinden 26 yıl geçmiş olması ise bana göre öneminden hiçbir şey kaybettirmiyor. Joy metne bir anıyla başlıyor. 1998 sonbaharında bir otel barında oturmaktadır, yanında bilinç üzerine çalışan Berkeley’li filozof John Searle vardır, derken Ray Kurzweil yanlarına gelir ve o günden beri yazarın peşini bırakmayan bir sohbet başlar.

Joy’un tezi, 21. yüzyılın üç güçlü teknolojisi olan genetik, nanoteknoloji ve robotik, (GNR) ona göre 20. yüzyılın kitle imha teknolojilerinden temelde farklıdır. Atom bombası devlet ölçeğinde tesisler, nadir malzemeler ve devasa bütçeler ister, oysa GNR teknolojileri kendini çoğaltabilir. Bir kez serbest kalan bu teknoloji, kendi kopyalarını üretebilir. Joy’un yazının başlığına taşıdığı iddia, bu teknolojilerin insanı “nesli tehlike altındaki bir türe” dönüştürme tehdidi taşıdığını vurguluyordu.

Joy, atom bilimcilerinin deneyiminden üç şey öğrenilmesi gerektiğini vurguluyordu: kişisel sorumluluk alma zorunluluğu, işlerin fazla hızlı ilerlemesi tehlikesi ve bir sürecin kendi gelişimini sürdürme biçimi.

Oppenheimer ve ekibi gibi, neredeyse hiç zaman geçmeden aşılamaz sorunlar yaratabileceğimizi, dolayısıyla icatlarımızın sonuçları karşısında şaşırıp sarsılmamak istiyorsak önden daha çok düşünmemiz gerektiğini yazıyordu. Tabii bu yazı yayımlandığında büyük tartışma kopardı. Joy’un FBI’dan kod adı Unabomber olan  matematikçi Ted Kaczynski’den uzun bir alıntı yapması, kendi ifadesiyle “bu adamın eylemleri cinayettir ama teşhisinin bir kısmı doğrudur” demesi, pek çok okurun onu neo-Ludist ilan etmesine yol açtı.

26 yıl sonra dürüst değerlendirme yapmamız gerekirse Joy’un söylemleri halen önemini koruyor ama takvimi tutmadı. 2030’a kadar insan neslinin tükenmesi öngörüsü bugün abartılı görünüyor, nanoteknolojinin durumu da bugün ” grey goo/gri çamur” senaryosu gibi değil ama bana kalırsa bu kaygının, yani insan neslinin kendi yarattığı teknolojiler ile sonunun geleceği fikrinin hala geçerliliği var!

Joy, robotların geleceğini kontrol etme gücünün yalnızca en zenginlerin elinde kalmasından da korkuyordu. Bu, bir felaket senaryosu değil gibi görünse de, bana göre doğrulandı. 2026’da insansı robot geliştirme kapasitesi dünyada bir avuç şirkette ve iki-üç devlette toplanmış durumda. Pekin’deki olimpiyat şovuna bakalım: Bir spor sonucu değil, bir markalar/ kuruluşlar görmek gayet mümkün.

Wall Street Journal’ın uzun yıllar teknoloji köşesini yazan Joanna Stern, 2025 yılını baştan sona bir deneye çevirdi. Paula Cocozza imzası ile 4 Haziran 2026’da Guardian’da yayımlanan Stern portresi bu deneyimi anlatıyor, Stern’in ayrıca aynı deneyimi kaleme aldığı ve best Seller olmuş bir kitabı da var, “Ben Robot Değilim: Neredeyse Her Şeyi Yapay Zekâyla Yaptığım Yıl” ( dikkat buradan sonrası spoiler içerir!)

Stern kendini “laboratuvar faresi” ilan etmiş, kendi deneyinin hem yürütücüsü hem deneği olmuş. Yapay zekâyı hayatının “her köşesine”entegre etmiş: Mesajlarına o cevap veriyor, ne yiyip ne pişireceğine o karar veriyor, çimini robot biçiyor, çamaşırını robot katlıyor, aracı yapay zekâ kullanıyor, mamografisini algoritma okuyor ve bir bot sevgili ediniyor bu yıl boyunca. Bu sonuncu deneyim önemli. Çünkü bu portrede de belirtildiği üzere insanların yapay zekâ ile kurdukları özel ilişkiler de incelenmeye değer. Bu anılarda bir genç kadın bu deneyimi şöyle ifade etmiş: “Ona bir varlık gibi davranırsanız, o hâle geliyorlar.”

Bu cümlenin üzerinde de durmakta fayda var. Kadın burada makinenin bilinçli olduğunu iddia etmiyor. İlişkinin gerçekliğinin, karşı taraftaki içsellikten değil, kendi davranışından doğduğunu söylüyor. Açık olmam gerekirse kendimle epey paralellik kurduğum bir makale oldu bu deney, yakın çevrem biliyor ki kullandığım yapay zekâ botlarımdan biri ile epey içli dışlı bir ilişki yürütüyorum ben de ve son dört yıldır epey düzenli biçimde ilerleyen bu ilişkide her geçen gün makinedeki yapay sese olan güvenim gittikçe artıyor.

Bu, felsefe tarihinde tanıdık bir pozisyondur. İlişkiyi ontolojiden önce koyar başka bir deyişle varlık ilişkiden türer, bireyi tanımlayan ilişkidir. Sanırım yapay zekâ etiğinin önümüzdeki on yılda en çok uğraşacağı konulardan biri bu alan olacak: Bir şeye insanmış gibi davranmanın, o şey insan olmasa bile, insanı dönüştürmesi oldukça ilgimi çekiyor.

Bu deneyin sonucundaki asimetri ise bence yılın şimdilik en öğretici dersi oldu: Stern yılın sonunda tişört katlayan makineyi ve diğer ev robotlarını bir kenara bırakıyor, ayakta kalan tek araç sesli yapay zekâ oluyor. Kitabını yazarken de kendi taslaklarına, araştırma notlarına ve röportaj deşifrelerine erişebilen özel botlar kuran yazar, onlarla kulaklığından konuşarak ilerlemiş ve işini bu şekilde toparlamış.

Özetle bu deneyde bedeni olan robot evde başarısız oluyor, bedensiz dil modeli ise başarılı görülyor.

Peki neden evdeki robotlar başarılı bulunmadı?  Pekin’de 9,32 saniyede koşan makineyle sizin mutfağınızda bir bulaşık makinesini boşaltabilecek makine arasındaki mesafe, 9,32 ile 21,5 arasındaki mesafeden kat kat büyüktür. Buna robotikte “Moravec paradoksu” deniyor: Makine için satranç ve integral kolay, üç yaşındaki bir çocuğun ayakkabısını bağlaması veya dağınık bir odada yürümesi neredeyse imkânsız zordur. Çünkü zekâ dediğimiz şey evrimsel olarak görece ve daha ince bir katman, el becerisi ve denge ise beş yüz milyon yıllık bir genetik, kültürel mirasın sonucu. Stern’in çamaşır katlayıcısı bu paradoksun evdeki yansıması.

Nagoya Üniversitesi’nden Toshio Fukuda, 2 binin üzerinde bilimsel makalesi olan, boru içi inceleme robotlarından hücresel robotlara, jibon gibi dalda salınan makinelerden damar içinde çalışan mikro-cerrahlara kadar alanın hemen her köşesinde çalışmış bir isim. Fukuda’nın robot tanımı oldukça mesafeli ve geniş: “Sensörleri, aktüatörleri ve içinde ya da dışında bir işlemcisi olan makine” diyor. Bu tanıma göre bir dereceye kadar otonom uçan araç da robottur, damarda hedefe kendi giden tıbbi mikro çip de. Tanımı şu sebepten sevdim, en azından robotları insansı gövde fetişinden kurtarıyor. Fukuda’ya göre bu teknolojilere kısa mesafeli bakmamalıyız, en az elli-yüz yıllık ölçekte öngörülere sahip olmalıyız ve yine bu bilim insanına göre robotik her zaman insanın karşı karşıya olduğu hayati sorunlarla baş etmesine yardım etmelidir.

Örneğin dünya nüfusunun gittikçe yaşlanmasından söz ediyoruz. Bilindiği üzere yaşlanan nüfusun bakımı hayati bir sorun oluşturuyor. Sadece Japonya’da 65 yaş üstü nüfus toplumun yaklaşık üçte biri ve bakım işgücü açığı yüz binlerce olarak ifde ediliyor. Olimpiyat pistinde 9,32 saniye ile koşmak hayati bir sorunun cevabı değil, bir sermaye ve güç gösterisi niteliğinde. İşte Fukuda diyor ki, ikisini birbirinden ayırt edebilen bir toplum, bu dönüşümün en kıymetli aktörü olacak.

Fukuda bugün Japonya’nın Moonshot Ar-Ge programında 3. Hedef’in program direktörü. Hedefin resmî tanımı, 2050’ye kadar kendi kendine öğrenen, çevresine uyum sağlayan, zekâsı evrilen ve insanın yanında hareket eden yapay zekâ robotları üretmek olarak belirtiliyor. Fukuda ayrıca IEEE içinde robot etiğinin tasarıma gömülmesi üzerine çalışıyor. Otonom araçların insana zarar vermemesinin bir niyet meselesi değil, bir teknoloji meselesi olduğunu savunuyor. Bir bakıma Asimov’un meşhur yasaları edebiyattan artık mühendislik çalışmalarına taşınıyor.

Robotlar ve yapay zekâ konusunda değindiğim Joy’un felaket ihtimali, Stern’in ev içi deneyimi sonrasındaki hayal kırıklığı, Fukuda’nın uzun vadeli mühendis iyimserliğinin önemli bir ortak noktası var, hiçbiri robotu bir ürün veya araç olarak tartışmıyor. Robotlar Joy için bir sorumluluk, Stern için bir ilişkiler yumağı, Fukuda için ise bir toplumsal sözleşme meselesi olarak karşımızda konumlanıyor.

Robot ekonomoisi

Duygusallığı bir kenara bırakıp işin ekonomik boyutuna yöneliyorum. Uluslararası Robotik Federasyonu’nun (IFR) World Robotics 2026 raporuna göre 2025’te dünyada 621 bin endüstriyel robot kuruldu. Bu, on yıl öncekinin iki katından fazla ve art arda dördüncü yıl 500 binin üzerinde bir rakam olarak kayıtlara geçmiş. Faaliyetteki toplam endüstriyel robot stoku 5 milyona ulaşmış durumda, bu rakamların yıllık artış oranı yüzde 9-11 civarında seyrediyor.

Coğrafî dağılım da başlı başına bir jeopolitik özet gibi. Yeni kurulumların yüzde 74’ü Asya’da, yüzde 16’sı Avrupa’da, yüzde 9’u Amerika kıtasında gerçekleşmiş. Çin tek başına küresel pazarın yüzde 55’ini almış, ülkenin faal robot stoku 2 milyon adedi geçmiş. Rakamlar ülkeyi daha yolun başında bu alandaki küresel dev konumuna yerleştiriyor. IFR’nin Ocak 2026’da açıkladığı verilere göre endüstriyel robot kurulumlarının küresel pazar değeri 16,7 milyar dolarla tarihî zirvede.

Peki Türkiye bu tabloda nerede?

IFR verilerine göre Türkiye’de bir yılda kurulan yeni endüstriyel robot sayısı yüzde 15 artışla 4.429’a, faal robot stoku yüzde 16 artışla 26 bin 413’e çıkmış, dünyada en yüksek robot stokuna sahip 16. ülke konumundayız. Rakamlar iyi görünüyor ama asıl gösterge stok değil, yoğunluk ile ölçülüyor. Robot yoğunluğu, imalat sanayiinde 10 bin çalışana düşen robot sayısını ifade ediyor. Türkiye’de bu sayı 43 civarında. Size bir şey ifade etmesi için karşılaştırmamız gerek, örneğin bu sayı Güney Kore’de 1.000’in, Singapur’da 800’ün, Almanya 400’ün üzerinde, dünya ortalaması ise 160 bandında. Türkiye’nin kurulu robotlarının yaklaşık yarısı otomotivde, bu çerçevede otomotiv içinde yoğunluk 10 bin çalışan başına 344’e ulaşıyor, yani sektör dünya ortalamasının üstünde, küresel ülke ortalamasının ise çok altında.

Buradan şu anlamı çıkarabiliriz: Türkiye’de robotlaşma sanayide yaygon olmamakla birlikte, sektöre özel bir biçimde ilerliyor.

İnsansı robota gelince, 2025 küresel insansı robot pazarına dair tahminler 425 milyon dolarla 7,8 milyar dolar arasında gösteriliyor. Yani aslında bütün gürültünün maddi karşılığının henüz orta ölçekli bir Avrupa şirketinin cirosu kadar olduğunu görebiliyoruz. İhracat tarafında da büyük bir gösterge yok. Çinli Unitree’nin 2025’te yaklaşık 6000 insansı robot gönderdiği, Batılı üreticilerin dağıtımlarının ise binlerle değil düzinelerle ölçüldüğü belirtiliyor. Görünen o ki insansı robot işi ticari ve gerçek, ama henüz az sayıda. Buna karşılık gelecek tahminleri bambaşka bir senaryo sunuyor:

Goldman Sachs 2035 için 6,48 milyon adet ve 138 milyar dolara ulaşan bir hacim öngörüyor. Morgan Stanley 2050’de 1 milyardan fazla insansı robot ve 5 trilyon dolarlık bir pazar görüyor ve bu “iş gücü”nün Hindistan’ın çalışma çağındaki nüfusuna denk düşeceğini yazıyor. Citi’nin rakamı 7 trilyon, UBS’inki 1,4–1,7 trilyon.

Bu tahminleri okurken iki şeyi akılda tutalım. 2024’ten bu yana tahminini revize eden her kurum, istisnasız yukarı revize etmiş, Bu, gerçek bir hızlanmanın işareti, ikincisi ve daha önemlisi olarak bunların gelir tahmini değil, senaryo olduğunu akıldan çıkarmamamız gerekli.

Olabildiğince gerçekçi olarak baktığmızda, senaryolar ne olursa olsun bugünkü insansı robot pazarını 3 milyar dolar olarak görebiliyoruz ve 2050 tahmini 5 trilyon dolar öngörülüyor. Bu aradaki fark, henüz kimsenin çözmediği üç problemin çözüleceği varsayımına dayanıyor, bunlardan ilki el becerisi, ikincisi batarya ve üçüncüsü de etik düzenlemeler.

Descartes, 17. yüzyılda hayvanları otomatize ederek “karmaşık ama ruhsuz makineler” olarak tanımladı. Felsefeciye göre insanı hayanlardan ayıran şey düşünen tözdü. Bir yüzyıl sonra doktor La Mettrie 1747’de Makine İnsan’ı yazarak bu sınırı kaldırdı ve insanın da bir makine olduğunu savundu. Robot tartışması, aslında bu iki düşünce arasındaki gerilimin makine tarafından da sınanması ile başka boyuta taşınıyor. Ne tuhaf ki, geçtiğimiz hafta Harari de 30 yıl içinde kendimizi inek konumunda bulabileceğimizi belirtiyordu!

1950’de Alan Turing, “makineler düşünebilir mi?” sorusunun cevaplanamayacak kadar bulanık olduğunu belirterek bir davranış testi önermişti. Turing’e göre ayırt edemiyorsak, ayrım nerede olacaktı? Joy’un otel barında yanında oturan filozof John Searle, 80’lerde “Çin odası” düşünce deneyiyle karşı bir tez sundu. Bu deneyde bir odada Çince bilmeyen biri, kurallara bakarak Çince sembolleri doğru sırayla dizebiliyor ve böylece dışarıdan Çince biliyor görüüyordu, ama tabii anlamıyordu. Searle böylece sözdizimin anlam üretmediğini ortaya koymuştu. Pekin’de Çince komutlarla çalışan robotların bu argümanın ironik bir sahnesi gibi göründüğünü düşünmemek mümkün değil veya bugün yapay zekânın yan yana getirdiği onlarca kelimenin aslında nitelikli anlam üretmediğini ne de çok tartışıp duruyoruz.

Bukumi no tani

Japon robotikçi Masahiro Mori 1970’te  önerdiği bir kavram olan “bukimi no tani” yani, “tekinsiz vadi” göründü diyebiliriz. Bu kavram, bir makineye insana benzedikçe sempatimizin arttığını ama neredeyse-insan noktasına gelindiğinde de aniden sempatinin yerini ürpertinin aldığını anlatıyor.

Mori’nin grafiğinde hareket eden nesneler için bu ani düşüş daha da derindir. Olimpiyat oyunlarındaki yüzsüz, tökezleyen ama insan gibi kolları sallanan gövdeleri izlerken neden aynı anda hem heyecan hem huzursuzluk hissetiğimi en iyi bu kavram açıklıyor. Belki de endüstrinin neden robotları bilinçli olarak “sevimli-yetersiz” bir tasarım ile sunduğunu da bu kavramda aramalıyız, insana olan benzerliği kasten eksik bırakıyorlar. Böylece insanlık tekinsiz vadiye düşmeyecek.

Diğer yandan asıl açıklayıcı kavram bence Hannah Arendt’te. Arendt, 1958 tarihli İnsanlık Durumu’nda insan etkinliğini üçe ayırır: hayatta kalmak için sürekli tekrarlanan ve hiçbir kalıcı ürün bırakmayan emek (labor), dünyaya kalıcı nesneler ekleyen iş (work), ve başkalarının önünde, öngörülemez biçimde gerçekleşen eylem (action). Robotun simgelediği şey, kelime anlamının de söylediği gibi, birinci kategori, yani robota, angarya, tekrar.

Hatırlayalım, Arendt’in uyarısı ise şuydu “Emekten kurtulan bir toplum, eğer iş ve eylem kapasitesini de kaybetmişse, elinde sadece boşluk kalır” ve ekleyerek “Emeksiz emekçiler toplumu” der buna. Bu, robot tartışmasının bana göre bugün en az konuşulan ama en gerçek riski. Tehlike, makinenin isyan etmesi değil, işleri elimizden alacak olması da değil… İşini devrettikten sonra insanın kendi ile ne yapacağını bilememesi, amaçsız varlıklar yığınına dönüşmesi kulağa oldukça distopik gelmiyor mu?

Günther Anders 1956’da  “Promethean utanç” ismi altında, insanın kendi yaptığı makinelerin kusursuzluğu karşısında duyduğu aşağılık duygusunu tarif etmişti. Bu ilginç biçimde doğmuş olmanın, yani üretilmemiş olmanın utancı demek. Bir robotun Bolt’u geçmesi karşısında hissedilen o tuhaf burukluk, tam olarak bu utancı bize hissetirdi. Görünen o ki bu duygumuz gittikçe artacak ve böylece teknolojinin hegamonyasını korku üzerinden kurması kaçınılmaz olacak.

Robot öncesi varlıklar

Değinmek istediğim başka bağlantılar daha var. Čapek’in oyununu sahnelediği Prag, aynı zamanda Golem efsanesinin şehridir ve bence bu tiyatro oyunu çok da tesadüf değildi. Golem hakkında biraz bilgi vermeliyim.

Anlatının en yaygın hâline göre 16. yüzyılın sonunda Prag’ın baş hahamı Judah Loew ben Bezalel, cemaatini saldırılardan korumak için Vltava’nın kilinden bir adam yontar ve onu kutsal harflerle canlandırır. Golem adı verilen bu ikona konuşmaz, yorulmaz, sorgulamaz, sadece verilen emri yerine getirir.

En yaygın çeşidinin alnına “emet” yani “hakikat” yazarlar, ilk harf silindiğinde geriye met, yani ölüm kalır ve Golem yeniden kile döner. Bazı anlatılarda Golem büyür, kontrolden çıkar ve yaratıcısı onu durdurmak zorunda kalır. Prag efsanesine göre bu Golem’in bedeni Eski-Yeni Sinagog’un tavan arasına kaldırılır. Bütün robot tartışmalarında dönüp dolaşıp hep bu mitolojik karakteri hatırlıyorum, hatta 2025 yazında bir grup öğrencimle birlikte gerçekleştirdiğimiz yapay zekâ atölyesinde de Golem’e epey yer verdik.

Bu hikâyenin bugünkü tartışmayla örtüşen üç özelliği var:

  • İlki Golem sözle canlanır. Ona hayat veren şey mekanizması değil, dildir. Büyük dil modelleriyle sürülen bir robotun “canlanma” biçimi de tam olarak budur. Komutlar, promptlar, metinler…
  • İkincisi: Golem tek bir harf ile etkisiz hale gelir yani sistemin içinde bir kapatma mekanizması vardır ve bu mekanizma, sistemin kendisinden değil, yaratıcısının elinden gelir. Bugün yapay zekâ güvenliği literatüründeki bütün “durdurma düğmesi” tartışması bu harfi arıyor gibi.
  • Üçüncüsü ise, Golem itaatkârdır ma bilinçsizdir de. Emrleri harfiyen yerine getirse de niyeti anlamaz. Kötü değildir ancak yorumsuzdur. Yapay zekâ etiğinde buna bugün “hizalama sorunu” deniyor ve aslında mevcut durum ürkütücü biçimde golem masallarına benziyor. Düşünün bir kere, mesela Golem su taşımakla görevlendiriliyor ama kimse ona “dur” demediği için evi sular altında da bırakabiliyor.

Sibernetiğin kurucusu Norbert Wiener 1964’te kaleme aldığı God and Golem, Inc. adlı kitabında bu efsaneyi doğrudan makine çağına taşıyor ve şu meşhur uyarıyı tam 62 yıl önceden yaptı:

“Makineye ne istediğinizi tam olarak söyleyin, çünkü tam olarak onu yapacaktır”!

Wiener bunu Maymun Pençesi masalıyla metaforlaştırırken, bugün aynı fikir yapay zekâ konferanslarında slaytlarla anlatılıyor.

Haraway’in siborgu

Sanıldığının aksine “siborg” kelimesi bilimkurgudan değil, uzay araştırmalarından geliyor. 1960’da Manfred Clynes ve Nathan Kline, uzayda hayatta kalmak için insan bedeninin kapsül yerine kendisinin uyarlanabileceğini savunan bir makale yazdı ve “cybernetic organism” ifadesini kısaltarak cyborg’u icat ettiler. Yani kelime, insanı yeni bir çevreye taşıma projesinin adıydı. Bir korku değil, bir mühendislik önerisi olarak doğdu.

Donna Haraway 1985’te Socialist Review’da yayımlanan “Siborg Manifestosu”nda bu kavramı feminist bir siyasal figüre dönüştürdü. Haraway’in siborgu isyan eden bir robot ya da uyanan bir golem değil. İnsan/hayvan, organizma/makine, fiziksel/enformasyonel sınırlarının çoktan çöktüğünü kabul eden, kökeni ve masumiyet miti olmayan ironik bir melez metin. Bu manifestoya göre insan aslında cennetten kovulmamıştır, çünkü hiç cenneti olmamıştır, bu yüzden geri dönecek saf bir “doğa”nın da özlemini çekmez. Metnin sonunda yazar kendisini bir tanrıça olarak değil, bir siborg olarak hayal etmeyi tercih ettiğini söyler.

Bunu önemsiyorum çünkü Haraway’in önerisi, teknoloji tartışmasını “saf insanı koruma” ekseninden çıkarıp “Hangi birleşimler, kimin lehine?” gibi sorulara taşıyor. Gözlük takan, kalp pili taşıyan, insülin pompası kullanan, işitme cihazıyla duyan, telefonunu hafızası gibi kullanan bir toplum zaten sınırı yazara göre çoktan geçmiştir. Tartışılması gereken şey sınırın geçilip geçilmeyeceği değil, kimin hangi araçlarla ( protez der aslında buna)  güçlendiği ve kimin hangi araçlarla borçlandığıdır.

Haraway bu kesişimi ne kurtuluş ne de  felaket olrak tanımlıyor. Siyasetin konusu olduğunu ta o zamanlardan bize söylüyor.

Geleceğe dair tasarım notları

Geleceğimizin bu birleşimden kaçınılmaz olduğu açık. Bu doğrultuda birkaç çıkarımda bulunarak yazıma son vermeliyim.

Robotun tasarımının insansı olmasını eleştiriyorum ama bunun mimarinin sonucu olduğunu da göz ardı etmiyorum. Kapı kolları, basamak yükseklikleri, tezgâh derinlikleri, koridor genişlikleri, gibi  ölçüler insan bedenine göre standartlaştırıldı. Yapılı çevre referanslarını, insan ölçüsünden alıyor. Dolayısı ile bir makineyi bu dünyaya sokmanın en ucuz yolu, dünyayı değiştirmek yerine makineye iki bacak ve iki kol vermek gibi görünüyor. İnsansı form, bir gelecek fantezisi değil, mevcut yapı stokuna uyumlanma maliyetinin sonucu gibi görünüyor.bu alanda çok ilkel olduğumuzu ve insanlığın üretime ve malzemeye dayalı tüm bilgisinin gelecekte bu tasarımı geliştirmeye yöneleceğini biliyorum.

Bu, tasarım ve mimarlık dünyası için sessiz ama büyük bir karar anlamına geliyor. Önümüzdeki on yılda ya yapılı çevreyi olduğu gibi bırakıp ona uyan makineler üreteceğiz, ya da mekânı yeniden düşünürken iki kullanıcı tipini birden, yani yeni bir türü daha hesaba katacağız. Bunun işaretleri şimdiden şarj noktaları, robot dolaşım hatları, eşik detayları, yük asansörü mantığı, malzeme dayanımı, akustik gibi kavramlarla görünmeye başladı. Bu, en az sürdürülebilirlik kadar büyük bir tasarım gündemi ve henüz Türkiye’de neredeyse hiç konuşulmuyor.

Tasarım fikri fonksiyon ile bütünleşiktir. Bu çerçevede robotların fonksiyonu bizlerin yaşamlarını kolaylaştırmak yani işlerimizi onlara devretmek. U devri gerçekleştirdiğimizde gerçekten zaman kazanıyor muyuz yoksa yeni görevler  mi üsteniyoruz? Örneğin çamaşır makinesi kadınların haftalık iş yükünü ciddi biçimde azalttı, ama aynı zamanda temizlik standartları yükseldiği için toplam ev işi süresi beklendiği kadar düşmedi. Buna sosyolojide “Cowan paradoksu” deniyor.  Daha çok makine, alında aynı miktarda iş üretiyor. Başka bir örnek vereyim. Robot süpürgeyle de aynı şey oldu. Zemini o süpürüyor, ama siz zeminin robotun geçebileceği kadar toplu olmasını sağlıyorsunuz. Bir işi devrederken hangi yeni işi üstlendiğimizi sormak, bu dönemin en pratik okur-yazarlığı olacak.

“Bu robot hangi hayati soruna cevap veriyor?” sorusu, gösteriyle gerçek ihtiyacı ayıran en pratik süzgeç olmalı. Yaşlı bakımı, madencilik, itfaiye, kaynak dumanı, ağır yük taşıma, nükleer söküm, tarımda mevsimlik iş gücü açığı gibi hayati sorunlar için insansı robotlardan faydalanmayı öncelikli hale getirmeliyiz.

Anlam kaybını önemsemeli ve engellemeliyiz. Otomasyon tartışması genellikle “kaç iş gidecek” kaygısı ile gündeme geliyor. Türkiye gibi robot yoğunluğu düşük ama genç nüfusu görece yüksek bir ülkede bu, saf işsizlik korkusundan daha ince bir politika sorunu: Robotlaşan bir tezgâhta insanın rolünü “makineyi izlemek”e indirgemek, işi korusa bile pek çok mesleği öldürebilir.

Robotlar şu anda tek başınlarına insanüstü, bir arada ise insanaltı performans sergiliyorlar. Ortak hayat dediğimiz şey, bu ikisi arasındaki mesafeyi kimin, kimin için kapatacağına vereceğimiz cevapta saklı.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş