Geçtiğimiz hafta Garanti Bankası’nın iPhone kiralama hizmetini fark ettim. İster şirket araç filoları, ister davetler için gece elbisesi/smokin olsun kiralama hizmetlerine geçtiğimiz yüzyıldan bu yana alışkınız; bu yazımı da size kiralık evimden yazıyorum. Diğer yandan mobil ve kişisel bir cihazın kiralanması pek alıştığımız bir şey değil doğrusu. Kiralama ekonomisi gittikçe büyüyor ve irdelenmeyi de hak ediyor.
2022’de BMW, bazı pazarlarda otomobillerinin koltuk ısıtma özelliğini aylık on sekiz dolarlık bir abonelik şartına bağlamıştı. Donanım zaten mevcuttu; müşteri onu satın alırken ödemişti ancak kullanmak için ücretli izin gerekiyordu. Kamuoyunun tepkisi üzerine şirket bu hamlesinden geri adım attı, ama bana kalırsa bu olayın kendisi bir süredir yaygınlaşan eğilimin bir dönüm noktasıydı. Hayatlarımıza en çok Apple, Adobe, Spotify ve çeşitli TV platformları ile sızan bu kiralama meselesi, nesnenin fiziksel olarak size ait olmasıyla onun aracının size ait olup, işletiminin ise başkasının mülkü olması ile sağlanıyor. Bu bildiğimiz anlamıyla mülkiyetten kopuş anlamına geliyor. Bu kopuş ekonomik rejimin dönüştüğünün göstergesi.
Abonelik ekonomisinin küresel hacmi 2025 itibarıyla 550–625 milyar dolar aralığında olarak belgelenmiş; on yıl içinde 1,5-2 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Türkiye’deki durum bugüne dek şirketler için araçlar, teknolojik ekipman, ve şimdi de de iPhone boyutunda ilerlerken, insanların kişisel bütçelerinde mevcutta spor ve kulüp üyelikleri, müzik ve TV kanalları, yapay zeka ajanları, yaratıcı uygulamalar, kahve zincirleri gibi alanlarda gittikçe yayılarak farklı segmentlerde ve hizmetlerde büyüyor. Abonelikle sürdürülen pek çok hizmet, insanların hayatlarında gittikçe alışkanlık haline dönüşüyor. İnsan ile nesne arasındaki ilişkinin biçimi değişiyor. Bu değişim, nesneleri üretenlerin ve tasarımcıların işini doğrudan yeniden tanımlayıcı nitelikte.
Kiralama fikri yeni değil. Jeremy Rifkin, 2000 tarihli Erişim Çağı‘nda mülkiyetin yerini ücretli erişimin alacağını, piyasaların ağlara, alıcıların ise abonelere dönüşeceğini öngörmüştü. 26 yıl sonra bu kehanet gerçek oldu.
Modelin iş dünyasındaki el kitabı ise Tien Tzuo’nun Abonelik (Salon Yayınları, 2019) isimli eseri olabilir. Tzuo’nun tarifi şöyle: “Şirket artık tek seferlik işlemleri yerine getiren değil, sürekli bir hizmet akışını sürdüren bir yapıdır. Ürün satmak bir olaydır, abonelik satmak bir ilişkidir”. Tzuo’nun bu cümlesi kulağa sanki müşteri odaklıymış gibi geliyor ancak pratikte bu ilişki hiçbir zaman tamamlanmıyor ve bu tür bir yapı, şirketi müşterinin yaşamı için vazgeçilmez bir konuma yerleştiriyor.
Sanırım dönüm noktası, biz kreatif insanları da epey ilgilendiren bir gelişme olarak 2013’te Adobe’nin Creative Cloud’a geçişiyle yaşandı ve ilk kurbanı biz tasarımcılar oldu. Türkiye’deki tasarımcı çevrelerinde bu geçişe yönelik itiraz, yalnızca fiyat itirazı değildi, teknik olarak da haklı noktalarımız vardı. Söz konusu yazılımlar kendi makinelerimizin kaynaklarıyla, kendi işlemcilerimizde çalışırken, neden kirasını ödeyeceğimizi, neden kullanmadığımız aylarda bile ödeyeceğimizi anlayamamıştık. Bugün biz tasarımcılar, 1990’lardan beri standart olan otomatik güncelleme hizmeti için ömür boyu kira ödüyoruz. Üstelik tasarımlarımızı gerçekleştirmek ve sunmak için tek bir yazılım da yeterli değil, pek çok yazılım için ayrı ayrı büyük bir kira giderimiz var. Kalabalık ofisler bu bedeli kullanıcı sayısı ile orantılı olarak daha da fazla ödemekteler. Buna karşılık tasarım hizmetlerimiz için sunduğumuz tüm ücretler hemen her ölçekte herkese her zaman fazla geliyor.

Modülasyon, çitleme hareketi ve rant
Abonelik ekonomisine dair en keskin kavramsal çerçeve, Gilles Deleuze’ün 1990 tarihli “Denetim Toplumları Konusunda Bir Ek” metninde (Türkçesi Birikim‘in 142–143. sayısında (Şubat–Mart 2001)) çizilidir. Bu metin bize disiplin toplumundan denetim toplumuna geçişi anlatır. Disiplin kapatıcıdır. Fabrika, okul, hastane gibi kurumsal yapılar kapalı sistemler olarak varlık sürdürürler. Denetim ise kapatmaz, modüle eder. Modülasyon kavramını açmalıyım; düşünüre göre disiplin bir kalıp(moule), denetim ise bir modülasyondur. Deleuze modülasyonu “kendi kendini deforme eden, andan ana değişen bir kalıp” diye açıklar. Deleuze’ün ifadesiyle denetim “kısa vadeli ve hızlı devirli, ama sürekli ve sınırsızdır.” Disiplinin bireyi enerjisini kesintili biçimde üretirken, denetimin bireyi sürekli bir yörüngede, dalgalanarak, ağın içinde kalır.
Abonelik tam olarak bu düşünceye oturuyor; nesneye uygulanmış modülasyon olarak tanımlamak kulağa doğru geliyor. Bu sistemde ne kapatılıyorsunuz ne serbest bırakılıyorsunuz. Ödeme devam ettiği sürece erişiminiz devam ediyor ve bir yandan da üzerinizde müthiş bir denetim kuruluyor! Deleuze’ün aynı metindeki bir başka ifadesi daha da önemli: Kapatılmış insanın yerini denetim toplumunda borçlu insan alır. Aylık ödeme, disiplinin duvarından çok daha ince ve çok daha etkili bir denetim aracıdır, çünkü görünmezdir ve en önemlisi gönüllüdür.
Bu önemli temelleri çağdaş ekonomipolitiğe bağlayan isim Jathan Sadowski. Yazarın “The Internet of Landlords” (2020) başlıklı makalesi, “hizmet olarak X” modelinin neredeyse her sektöre yayılmasının, adı konmamış bir rantiye ilişkisi ürettiğini savunuyor. Sadowski üç mekanizma sayıyor: Veri çıkarımı, dijital çitleme (digital enclosure) ve sermaye yakınsaması. “Çitleme” terimi kasıtlı olarak tarihe gönderme yapıyor. 16. yüzyıl İngiltere’sinde köylülerin geleneksel kullanım hakları bu yolla ortadan kalkmış, 18. yüzyıldan sonra süreç Parlamento’nun çıkardığı Enclosure Acts ile yasallaşmış. Sadowski bugün kapatılanın toprak değil, kullanım hakkı olduğunu belirterek iki durum arasında önemli bir bağ kuruyor. Toprak, fikri mülkiyet, platformlar gibi kıt veya özel varlıkların sahipliğinin belirleyici olduğu, geri kalan herkesin kira ödediği bir ekonomiye Brett Christophers’ın Rentier Capitalism isimli makalesinde de değiniyor.
Abonelik ekonomisi hakkında en önemli eserlerden biri olan Aaron Perzanowski ve Jason Schultz imzalı The End of Ownership (MIT Press, 2016) ise bu işin hukuki boyutuna değiniyor. Şöyle düşünün, dijital olarak “satın aldığınız” şey sadece bir lisans ve lisanslar yok olup gider. Mülkiyet ise kalıcıdır, devredilebilir ve koşulsuzdur. Lisans size veren tarafından geri alınabilir, devredilemez ve ödemeye bağlıdır. Aynı zamanda limitlenebilir ki bugün yapay zeka için yaptığımız ödemeler sonucunda o sistemlerin ancak limitli kısmına ulaşabildiğimiz gerçeği bu “sahip olamama” sorununu daha da derinleştirerek yaşamlarımızı dönüştürüyor.
Son yıllarda ne yazsa hemen okumak için sabırsızlandığım Byung-Chul Han’ın Undinge (Nesne-Olmayanlar, 2021) isimli kitabında özellikle enformasyonun nesnenin yerini aldığı, bizi tutan, ağırlık veren, etrafında ikamet edilen şeylerin yerine sanal dünyanın etrafımızı sardığı anlatılıyor. Abonelik ekonomisi bu durumun ekonomik altyapısını sağlıyor: Han’ın ağırlığı olmayan nesne olarak tanımladığı artık bizler için düpedüz, kirası ödenen nesneler ve hizmetlerdir.
Tuhaf olan, uzun yıllardır ilmek ilmek örülen bu ekonomik dönüşüm, bizlere sürekli olarak “hiçbir şeyiniz olmayacak ve mutlu olacaksınız” söylemi ile pazarlandı. Sanki sahip olmamak, hafifleyeceğimiz vaadi ile özdeşleştirildi. Kimse bu hafiflik için omzumuza binen ağır maddi yüklere fazla değinmedi. Sahip olmanın taşıdığı manevi ve duygusal yanlara değinmiyorum bile.
Okumadığımız sözleşmelerdeki “Kullanıcı” olarak halimiz
Bu “yeni” hayat önümüze pek çok “Kullanıcı Sözleşmesi” ile birlikte geliyor. Kurumsal servislerde ve metalarda elbet pek çok kişi tarafından irdelenen bu sözleşmeler günlük yaşama dair aboneliklerde çoğunlukla okunmuyor bile. Abonelik ilişkisinde “kullanıcı” olarak bizler ifade ediliyoruz, ama her zaman sözleşmenin öznesi değiliz.
Bu sözleşmelerde mal sahibi iken hukuken lisans sahibine dönüşüyoruz. Aldığımız şeyi satamayız, ödünç veremeyiz, miras bırakamayız; karşımızdaki şirket karar verdiğinde ilişkimiz biter.
Ticari olarak, ödeyen ile kullananın ayrıştığı örnekler de var. Örneğin artık yapılar için aydınlatma sistemleri dahi kiralanabiliyor. Büyük yapılarda armatürler satılırken işletim, yani ışığın kendisi kiralanıyor. Hizmet olarak aydınlatma kiralamalarında müşteri tesis yöneticisi oluyor, armatürün parasını ödeyen ise yapının sahibi. Airbnb’de asıl müşteri ev sahibi, misafirler ise stok devir hızı olarak konumlanıyor.
Özetle bu sözleşmelerde, insan kullanıcı olmaktan çıkıp girdiye dönüşüyor. Üretici nesnenin mülkiyetini elinde tuttuğunda, tüm kontrolünü de elinde tutuyor. Her abonelik nesnesi raporlara yansıyan bir veriye dönüşüyor. Deleuze’ün dividuel olarak tanımladığı tam olarak budur: Yeni mülkleri olan bir birey değil, nesnenin gerçek sahibinin tükettiği bir kullanım verisi akışı haline dönüşmüş durumdayız. Başka bir deyişle, abonelik ilişkisinde kullanan üreticidir; kullanılan insandır.
Tasarım açısından bu tür yeni sistemlerin son kullanıcı bakımından yarattığı bir fark var. Artık uğruna tasarım yaptığınız kişi, tasarımın parasını ödeyen kişi olmadığında ve her şey kalıcı değil de geçici hale geldiğinde sunulan kalite de değişiyor mu acaba? Veya sahip olmayan insan nasıl davranır? Bu soru akademik olarak çalışılmış ve bulgular epey rahatsız edici. Fleura Bardhi ve Giana Eckhardt’ın araba paylaşımı üzerine klasikleşmiş araştırması (Journal of Consumer Research, 2012), erişim temelli tüketimde beklenen bir sonuç olarak psikolojik sahiplik oluşmadığını gösteriyor: Kullanıcı nesneyle özdeşleşmez, ona tamamen araçsal davranır, yani diğer kullanıcıların nesneye kötü davranacağını varsayar ve bu varsayım nedeniyle kendisi de kötü davranır.
Bu çalışmada kullanıcıların gözetimi talep ettiği, çünkü gözetimin öteki kullanıcıları da disipline ettiğinin düşünüldüğü ortaya konmuş. İkilinin 2017 tarihli “akışkan tüketim” (liquid consumption) çalışması bağlanmanın geçicileştiğini, değerin dayanıklılıktan esnekliğe kaydığını açıkça ortaya koyuyor. Bunların tümü fiziki çevrenin yapılanmasından sorumlu tasarıma dayalı meslekler için önemli dönüşüm noktalarını gösteriyor.
Kiralama ekonomisinde nesneler/mekanlar için bir tür hor kullanma ve sahiplenmeme ortaya çıktığından, bakım ve onarım konusu da kullanıcı nezdinde geçerliliğini yitiriyor; bu sorumluluk kiralayana, yani üreticiye devroluyor; yazılımlar ise güncelleniyor. Bu durumdanesneyi geri alacak olan firma, artık dayanıklılıktan finansal olarak çıkar sağlayacağından gittikçe ucuzlaştırma ve gerektikçe değiştirerek yenileme gibi davranışların yerini, dayanıklılığı ve kaliteyi arttırma ve böylece daha az bakım gerektirme yönünde bir eğilim ortaya çıkabilir. Aslında bu yaklaşım özellikle yurtdışındaki konut kiralamalarında yaygındır. Ülkemizde ise kiracı nerede ise evin sahibi konumuna sokulduğundan kiralayanın ne kalite gibi bir derdi ne de bakım onarımlara – çok gerekmedikçe – müdahil olmadığını görürüz.
“Kullanıcı deneyimi” meselesini sadece grafik tasarım ve ara yüz akışına indirgeyen yeni nesil tasarım anlayışı, belki de ilk kez tasarım tarihini oluşturan değerleri yeniden ele almakla, kullanıcıdan gelen ve tasarım geliştirme için çok önemli olan geri bildirimlerin bu dönüşümü ile nasıl tasarım yapılacağını düşünmekle ilgilenebilir artık. Zira abonelik nesnesi kimi yerde kötüye kullanılmaktadır ama bir yandan kullanım şartları da nesnenin kendisine dönüşebilir. Tasarım niyeti bir öneri olmaktan çıkıp belirleyici bir yaptırıma dönüşebilir, endüstrideki yaklaşım tümü ile değişebilir.
Kiralık nesnenin estetiği bellidir. Hasara dayanıklı, nötr, istiflenebilir, standart, değiştirilebilir mümkün ise modüler ve geri dönüştürülebilir olmalıdır. Herkesin beğeneceği ama kimsenin gerçekten sevip bağlanmayacağı, iddiasız, özelliksiz nesneler pekala abonelik ekonomisi içinde iyi alıcı bulurlar. Kyle Chayka’nın The Verge‘de 2016’da yayımlanan “Welcome to AirSpace” yazısı bunu teşhis eden bir metin olarak karşıma çıkıyor: Dünyanın her şehrinde aynı görünen, aynı fotoğraflanan Airbnb mekanlarını düşünün. Airbnb içmimarlığı bir üslup başarısızlığı olarak görülmemeli, bilakis kiralama ekonomisinin tüm muhataplarını mutlu edecek idare eder bir optimum estetik olarak başarılıdır da.
Mimarlıkta 20. yüzyıl “sakin”i “kullanıcı” olarak anmaya başladığımız bir dönem olmuştu. Böylece bir mekanda yaşayan, hatırlayan, anı biriktiren kişiler istatistiksel bir veriye indirgendi. Abonelik ekonomisi bunu başka bir seviyeye getiriyor: kullanıcı artık aboneye dönüşüyor; ödeme akışı kesildiğinde de mekanla ilişkisi ortadan kalkıveriyor.
Toparlamak gerekirse, abonelik ekonomisinin olumlu ve olumsuz yanlarını daha çok tartışacak gibi duruyoruz. Bu sistem, eğer kullanmaz ise tasarımcıyı araçlarından yoksun bırakırken, aydınlatma firmalarında olduğu gibi bir üreticiyi bir havalimanındaki 3.700 armatürün uzun ömürlülüğünden sorumlu kılabiliyor. Mekan tasarımında ise ucuz yap – yıpranınca yenisini yine ucuz yap yaklaşımı daha ağır basıyor. Yazılım tarafında kölelik olarak adlandırabileceğimiz sistem, endüstri tarafındaki kaliteye yönelik bakış açısını tümü ile değiştirebilir görünüyor. Tek bir gerçek var; o da birey/hane giderinden her geçen gün daha çok bütçe kaçınılmaz olarak aboneliklere akıyor. Bunun hukuki/siyasi boyutu nasıl ve ne zaman kiralayan lehine dönüşür; oldukça meçhul.














