Venezuela’da yaşanan çifte depremin görüntüleri çok yakın zaman önce yaşadığımız kendi ülkemizdeki depremi hatırlattı ve biz Antakya’dan üç yıl sonra hâlâ yaralarımızı sarabilmiş değiliz. İki felaket arasındaki benzerlik, depremin doğal afet olarak adlandırılmasının saçmalığını bir kez daha hatırlatıyor.
Deprem, artık yalnızca yer kabuğunun bir hareketi değil; modern toplumların kendileri hakkında söylediği büyük bir yalanın da açığa çıktığı an bana göre. Olması gerekenin, olması gerektiği gibi olmadığı bir dünya düzeninde yaşıyoruz ve buna hiç itirazımız da yok.
Kentler sözümona bize güvenlik, süreklilik ve refah vadediyor. Betonarme yapılar, yollar, köprüler, hastaneler, haberleşme ağları ve kamu kurumları bir araya geldiğinde, kendi zekâmız ve gücümüzle bir medeniyet yarattığımızı, doğa karşısındaki kırılganlığımızı azalttığımızı sanıyoruz. Oysa Venezuela’da bugün, Antakya’da üç yıl önce gördüğümüz gibi, yeryüzü birkaç saniye sarsıldığında yıkılıyoruz; çöken yalnızca binalar değil; bir anda bu akıl, bir ekonomik düzen, ahlak ve gelecek hayalleri de enkaz altında kalıyor.

24 Haziran 2026’da Venezuela’nın kuzeyinde, Yumare yakınlarında 7.2 büyüklüğünde bir öncü sarsıntıyı, otuz dokuz saniye sonra Morón–Yumare hattında 7.5 büyüklüğünde bir ana şok izledi. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu’nun (USGS) verilerine göre kırılma yaklaşık 10 ile 20 kilometre arasında, yani çok sığ derinliklerde gerçekleşti; bu da yıkımın şiddetini doğrudan büyüten bir etken. Reuters’ın haberine göre merkez üssü Caracas’ın 160 kilometre batısındaydı; La Guaira en ağır etkiyi alan bölgelerden biri oldu. Ben bu satırları yazarken 920 doğrulanmış ölüm, 3.360 yaralı ve 50 binin üzerinde kayıp bildirildi; USGS ise can kaybının 10 bini aşma riskine işaret etti, ki hepimiz bunun böyle olacağını biliyoruz. Çok üzücü.
Bu felaketi asıl önemli yapan şey, büyüklüğünden çok kentlerimizin kırılganlığını bir kez daha öne çıkarmış olması. Enkaz altındaki yakınlarını aramak için çıplak elleriyle ve elde kalan aletlerle kazan sakinleri ve gönüllüleri izliyorum; bir köpeğe su verişlerini… Vinç ve ağır iş makinesi talepleri karşılıksız kalıyor. Resmi kurtarma ekiplerinin yetersizliği yüzünden ailelerin kayıplarını kendi başlarına aramak zorunda kaldığını yazıyorlar; devlet yapılan yardımları insanlara ulaştırmıyormuş; bir afetzede iki gündür resmi kimsenin gelmediğini haykırıyor ekranlarda… Bunların hepsine nasıl da tanıdık değil mi? Coğrafya fark etmiyor, problem her zaman “deprem ne kadar büyüktü” değil, “deprem gelmeden önce sistem ne kadar zayıflatılmıştı” etrafında büyüyor.
Venezuela bu felakete zaten ekonomik ve siyasi bakımdan ağır bir kırılganlık ortamında girdi; 26,9 milyonluk ülkede tüketici fiyat enflasyonu yüzde 387,4’e ulaşıyor. Avrupa Komisyonu’nun insani yardım profili, Venezuela’yı 2026 itibarıyla “kırılgan bir geçiş” içinde tanımlamış: yapısal ve insani ihtiyaçlar ağır, enflasyon satın alma gücünü eritiyor, gıda güvencesizliği, ruh sağlığı sorunları ve koruma riskleri derinleşiyor. Siyasi tablo da istikrarsız: Ocak 2026’da Nicolás Maduro’nun ABD tarafından görevden yakalanarak alınışının (!) ardından Delcy Rodríguez vekâleten devlet başkanı olmuştu; kaynaklar bu depremi doğrudan Rodríguez hükümetinin meşruiyet ve müdahale kapasitesi testi olarak okuyor. Bir yandan da ABD’nin deprem için 150 milyon dolarlık destek ve yaptırımlarda gevşemeye gideceği açıklamasını yaptı; böylece afet müdahalesi jeopolitiğe eklenmiş oldu.
Üç yıl sonra Antakya’da bugün hâlâ 150.000 kişi konteynerde yaşıyor!

Hatırlayalım: Türkiye’nin 6 Şubat 2023 depremleri de aynı çift olarak geldi: 7.8 büyüklüğündeki ilk depremi, dokuz saat sonra 7.5 büyüklüğünde ikinci bir deprem izledi. Dünya Bankası’nın verilerine göre bu depremler 50 binden fazla can aldı, 107 bin kişiyi yaraladı, 1,9 milyon konutu hasarlı ya da yıkık hale getirdi, 3,3 milyon insanı yerinden etti ve toparlanma-yeniden inşa ihtiyacını yaklaşık 81,5 milyar dolara çıkardı. Bu arada alabildiğimiz en doğru veriyi kendi istatistiklerimizden değil de Dünya Bankası raporundan aldığımızın altını bir kez daha çizelim! Tabii Antakya özelinde rakamların ötesine geçmemiz gerekir: binlerce yıllık katmanları olan tarihi bir kentin evlerle birlikte, ortak anıları, arşivi, aileyi, zanaati, ticareti ve çok kültürlü kimliği bir anda enkaza dönüştü. The Guardian’ın bir yıl sonra hazırladığı özel haberi, konteyner hayatının sürdüğünü, yeniden inşanın ağır ilerlediğini, yerinden edilme korkusunun büyüdüğünü ve gösterişli kentsel dönüşüm planlarının özgün sakinleri yabancılaştırarak kentin toplumsal ve kültürel kimliğini silebileceği haklı eleştirisini taşıyor. Bizler, yani konunun asıl muhatapları ise yılgınlık, hayal kırıklıkları, kızgınlık ve umutsuzlukla besliyoruz hâlâ Antakya tecrübemizi.
Venezuela ekonomik çöküş ve siyasi sorunların ardından felaketle yüzleşen zayıflamış bir devlet iken yakalandı deprem felaketine; Türkiye ise sözde daha güçlü olduğunu iddia eden bir ekonominin ve devletin, yapı denetimi rejimi, imar tercihleri, imar barışları ve denetim eksiklikleriyle böyle bir felaketin altından nasıl kalkamadığının örneği oldu. Başka bir deyişle idari eksikliklerin yarattığı risk toplu ölüme dönüştü ve yeniden yapılanma için sistem kurulamadı. Vaatler bol, siyasi söylemler kampanyalarca; gel gör ki gerçekler değişmiyor.
AP, Türkiye depreminin ardından ülkenin modern yapı kodlarını uzun süre uygulamadığını, bunun yanı sıra deprem bölgelerinde gayrimenkul patlamasını teşvik ettiğini yazmıştı. Reuters, 2018 imar barışının kural ihlali yapılan binaları bir ücret karşılığında yasallaştırdığını, uzmanların bu tür barışların pervasız bir inşaat kültürünü beslediği konusunda uyardığını bildirmişti.
Deprem sonrasında çeşitli mecralarda epey yazı kaleme aldım, kent üzerine pek çok düşünce paylaştım. Bunlardan birinde “Depremlerden ders almadık, almıyoruz. Yıkılıyoruz, ölüyoruz ama bu bakış açımızı, bu yapımızı değiştirmiyoruz.” diye yazmıştım; bugün Venezuela’ya bakarken aynı cümleyi farklı bir coğrafyaya, farklı bir rejime taşımak zorunda kalıyorum, çünkü olan biten hep aynı film.
Kentsel dönüşüm dediğimiz şey çoğu zaman mimarın ve mühendisin masadan kalkıp müteahhidin, arsa sahibinin, yatırımcının ve siyasetçinin masaya oturduğu bir el değiştirme hikâyesi. Oysa insanlığın barınma hakkı var; bu hak fazlasıyla kâğıtta kalmış görünüyor: düşünün cumhuriyetin yüzüncü yılı çoktan geçmişken bu ülke hâlâ deprem mağdurlarına kol kanat geremiyor; diğer yandan büyükşehirde kira ödeyen herkes için de barınma en büyük sorun; demek ki kriz var; düzenleme hâlâ yok.
Ulrich Beck’in “risk toplumu” kavramı düşüncelerime derman oluyor: modern toplumlar sadece doğal risklerle karşılaşmaz, riski kendileri üretir, dağıtır ve normalleştirir diyor Beck. Kâr, hız, zayıf yönetişim ve teknik kibirliliğin kentsel için büyük kırılganlık yarattığından dem vuruyor ve bunun aslında önlenebilir olduğunu savunuyor.
Hans Jonas’ın 1979 tarihinde kaleme aldığı “Sorumluluk etiği” ise ahlaki zemini güçlendirmek için göz atabileceğimiz bir manifesto sunuyor bize: Jonas’a göre teknolojik medeniyet, sistemlerimizin gelecek insan yaşamını ve dünyanın kendisini tehlikeye atabilecek bir güce ulaştığı için, bir “sorumluluk etiği”ni zorunlu kılıyor. Yani imar, imar planı, altyapı ve acil durum planlaması sadece teknik dosyalar olarak kalmamalı; ahlaki belgeler olarak yeniden ele alınmalı.
Afet sonrası kentlerin kendini içinde buluverdiği ruh halinde Hannah Arendt’in “dünyasızlaşma” kavramını görüyorum. Arendt’in modernliği “dünyadan yabancılaşma” ve “yeryüzünden yabancılaşma” üzerinden tanımlaması, insanların afet sonrasında yalnızca binalarını değil, hayatlarına sürekliliğini veren paylaşık dünyayı da kaybetmiş olmaları gerçeği ile özdeş tınlıyor kafamda. Arendt, bu kavramı modern yaşamın uzun soluklu bir getirisi olarak sunsa da, deprem felaketinden sonra yıkılan ama hayatta kalan insanların anlık halleri de uzun vadedeki psikolojileri de tam bir metazori yabancılaşma portresi çizecek.

Bir kez daha kâğıttan kuleler gibi devrilmiş binaların ve toz bulutlarının arasında insanların o çaresizliğine göz ucuyla bakıyorum; bir gün ben de o durumda olabilirim; İstanbul’da yaşadığıma göre büyük ihtimalle de olacağım. İçinde bulunduğum hayatın ne olduğu hiç önemli değil; yaşadığım yer, kent, üstümdeki sistem bana bir birey olarak hiç mi hiç güvence vermiyor; veremiyor… hatta sistemin önceliği bile değilim.
İyi tasarlayamadık bu medeniyeti, iyi değiliz bu kurguda, iyileşmek için de çaba sarf etmiyoruz.
İyi olma hâli sadece kaynak ya da GSYH değil, insanların değer verdikleri bir hayatı yaşama özgürlüğüdür. Güvenli bir kent, ayakta kalan binalardan ibaret değil; hareketlilik, sağlık, güven, hafıza, bakım, iletişim, erişim ve onur demek aynı zamanda; insanlık ise hâlâ ilk halka ile; depremde yıkılmayacak bina ile sınavını veriyor.
Birleşmiş Milletlerin bir dizi toplantı sonrasında Japonya’da imzaladıkları toplumlar için risk azaltmaya yönelik Sendai Çerçevesi raporu var; 2015 yılından 2030’a dek bir plan sunan bu 48 sayfalık raporu okudum; 2023’teki ara değerlendirme sunumlarını da izledim/okudum. Bir dizi BM görevlisi politikacının mastürbasyonundan başka bir şeymiş gibi gelmedi açıkçası, ve bence çağrısı hâlâ cevapsız kalmış; zaten 2030’a şurada ne kaldı.
Afet riskini anlamak, risk yönetimini güçlendirmek, yatırım yapmak ve afet sonrasında “daha iyi inşa etmek” bu sunumlarda bol bol geçen kavramlar. IPCC de kentleşmenin kendisinin kırılganlık ve mağduriyet ürettiğini, kentlerdeki insan ve varlıklara yönelik risklerin arttığını söylüyor. Bu uyarılar yıllardır masada; raporlarda yer alıyor; sorun bilgi eksikliği değil, bilgiyi karara, kararı aksiyona, aksiyonu denetime, denetimi yaptırıma dönüştürememe beceriksizliğinde. Mevcut siyasi ve sosyo-ekonomik tasarım bilgiyi masada bırakıyor.
Modern kent, inşa etmekle medeniyeti birbirine karıştırdı. Yapı denetimi, kamu güveni, toplumsal bakım, acil müdahale kapasitesi, hafıza, ekoloji ve adalet olmadan salt beton, güvenlik sağlamıyor, sadece daha ağır bir enkaz ve toz bulutu olarak biz kentlilerin üzerine kefen oluyor; Antakya’yı unuttuysak Venezuela’ya bakalım.
Bu çoklu depremin dünya üzerindeki o çok viral olan haritasına baktıkça, yer kabuğunun öfkeli bir silkinme yaptığını düşündüm. Büyük bir kabuk parçası homurdandı sanki; üzerine binen yük belli ki ağır geliyor artık ona… Omuz silkerek ondan —yani bizden— kurtulmaya çalışıyor gibi. National Geographic kanalındaki Afrika belgesellerinde büyük hayvanların üzerlerini kaplayan sinekleri hışımla sallanarak nasıl da uzaklaştırdığını, parazitleri nasıl da dökmeye çalıştığını anımsayın. Bizim medeniyet dediğimiz tüm yapılar, güzelim gezegeni saran bir parazit gibi; yer yer hızla ve daha ağır biçimde kaplıyor yüzeyini; derisi nefes alamıyor artık ve toprak ana da sallanarak bu hastalıktan kurtulmaya çalışıyor belli ki. Kırılganlığımız tam da burada; o güçlü, biz ise göründüğümüz kadar değiliz.
İnsanlık yepyeni kentler tasarlamalı. Mevcut kentler büyük dönüşüm geçirmeli.
Yeni tasarlanacak sistem, afet olduktan sonra kahramanlık üreten değil, afet olmadan önce kırılganlığı azaltan bir sistem olmalı. Kentin başarısı artık kaç gökdelen diktiğiyle değil, en zayıf yurttaşını kaç saniye içinde koruyabildiğiyle ölçülmeli. Yıkılan kentin yerine daha güvenilir olanı, daha iyi tasarlanmış olanı inşa etmesiyle değerlenmeli.
Kim yapacak? Nasıl yapacak?














