Deniz Göktaş meselesine, hakkında açılan dava ve tutuklama kararı ekseninde günlerdir siyaset ve din perspektifinden bakılıyor. Türkiye’de artık hiçbir söz kendi alanında kalamıyor. Bir cümle, söylendiği bağlamdan kopup hızla başka odalara taşınıyor: siyasetin kaypak odasına, inancın kırılgan odasına, sosyal medyanın taşkın odasına, sonunda da çoğu zaman hukukun soğuk odasına… Ölü Deniz’den sonra da öyle oldu. Onun itina ile tasarladığı her ifade, kimin işine nasıl geliyorsa o odalara sokuldu; sonuç malumdu. Malumu ilan etmek alışkanlıktır diyorlar; katılmıyorum: durum analizidir. Durumu -aynı Deniz gibi- yüksek sesle ifade edebilmenin önemini göz ardı ediyoruz.
Gündemimizdeki bu olayda biraz daha geride duran, ama bana kalırsa asıl konuşulması gereken başka bir açı daha var: yaratıcı zihini öldürme girişimi.

Deniz Göktaş bir siyasetçi değil. Bir imam değil. Bir akademik bildiri de sunmuyor. O bir komedyen. Ama komedyenlik, Türkiye’de hâlâ sanıldığı gibi yalnızca “şaka yapmak” değil. İyi bir stand-up gösterisi, sahne üzerinde kurulmuş bir düşünce sistemidir. Ritmi vardır, boşluğu vardır, tekrarları vardır, kırılma noktaları vardır. Seyircinin beklentisiyle oynar, hafızasını kullanır, korkularına dokunur, toplumsal kodları yerinden oynatır. Bir gösteri, bu anlamda düpedüz bir deneyim tasarımıdır.
Tasarım deyince hâlâ akla masa, sandalye, lamba, afiş, mekân ya da marka kimliği geliyor. Oysa tasarım, yalnızca nesnelerin dünyasına ait değil. Tasarım, düşüncenin forma kavuşma biçimidir. Bir problemi görme, onu yeniden tarif etme, ilişkiler kurma, görünmeyeni görünür kılma, dağınık olanı bir yapıya dönüştürme becerisidir. Bir ürün tasarımcısı bunu malzeme, ergonomi, kullanım ve form üzerinden yapar. Bir yazar cümle üzerinden yapar. Bir mimar boşluk/doluluk üzerinden yapar. Bir komedyen ise pekala toplumsal gerilim üzerinden yapar.
Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” isimli gösterisini bu nedenle yalnızca içerdiği cümleler üzerinden okumak oldukça yetersiz kalıyor. Gösterinin adı bile, bugün yaşadığımız toplumsal iklim için fazla güçlü bir metafora dönüşmüş durumda. Ölü Deniz, hareketi kesilmiş, akışı olmayan, canlılık barındırmayan bir su imgesi taşıyor. Deniz var, ama hayat yok. Su var, ama dolaşım yok. Yüzey var, ama derinlikte canlı bir ekosistem yok. Yine bu isim hafızamızda yeri çivili Deniz’e gönderme yapıyor. Ve yine bu isim, Deniz Göktaş’ın zaten bu gösteriyi bu coğrafyada sunduğunda başına gelecekleri çok iyi biliyor olmasının hicvini taşıyor; dahice!

Bir ülkenin yaratıcı zihni de böyle ölebilir; her gün ölüyor zaten. Bir anda, hani gürültülü bir çöküşle değil: Önce akış kesilir, sonra tepkiler susar, temas azalır, risk alma refleksi zayıflar. Sonra insanlar söyleyeceklerini söylemeden önce kendi içlerinde sözlerini/düşüncelerini budamaya başlar. Sonra sanatçı, tasarımcı, yazar, komedyen, akademisyen, yayıncı, editör, mimar, öğrenci, hatta sıradan bir sosyal medya kullanıcısı bile zihninin içine küçük bir sansür masası kurar. Cümle henüz dışarı çıkmadan dosyalanır; daha zihnimizde savcılığa verilir. Şaka henüz yapılmadan savunması düşünülür. Bir fikir henüz doğmadan, doğarsa başına ne geleceği hesaplanır. İşte yaratıcılığı öldüren şey yalnızca yasak değil, bazen yasaktan önce gelen bu ihtimal.
Bu ihtimal, yaratıcı zihnin kimyasını değiştirir; Deniz tam o kimyasal değişim anında bozdu deneyi; patlattı tüpleri; laboratuvar darmadağın oldu.
Tasarım eğitiminde ilk öğrendiğimiz şeylerden biri, problemin çözümden önce geldiğidir. Problem doğru tarif edilmezse, çözüm yalnızca bir form arayışına dönüşür. Türkiye’de ifade özgürlüğü tartışmasında da problem çoğu zaman yanlış tarif ediliyor; hatta hiç edilmiyor. Mesele yalnızca “sanatçı istediğini söyleyebilsin” meselesi değil; daha derinde, bir toplumun yeni anlam üretme kapasitesiyle ilgili bir mesele var bana göre.
Yeni anlam üretemeyen toplumlar sadece tekrar üretir
Yaratıcı zihin, yaşamsal bir refleksle üretir anlamı. Bu anlam, yaşama sebebimizdir. Buna ket vurulduğunda aynı politik dili, aynı ahlaki öfkeyi, aynı millî hassasiyetleri, aynı estetik kalıpları, aynı lider imgelerini, aynı aile anlatılarını, aynı korkuları tekrar edip dururuz. Böylece bir süre sonra kültür kendini geliştiren canlı bir organizma olmaktan çıkıp; vitrine süs gibi yerleştirilmiş sorun çıkarmayacak nesneler haline dönüşür. Her şey yerli yerinde görünür ama hiçbir şey yerinden kıpırdamaz; olduğu yerde sayıp durur. İşte yaratıcı zihin ise tam tersine kültürü ve onunla gelen her duyguyu yerinden kıpırdatır.
Diğer yaratıcı eylemler gibi mizahın da yaptığı çoğu zaman budur. Mizah, iyi kurulduğunda, bir toplumsal nesnenin yerini değiştirebilir. Çok ciddi kabul edilen bir şeyi hafifletebilir. Çok hafif görünen bir şeyi ağırlaştırabilir. Kutsal zannedilen bir refleksin aslında ne kadar politik olduğunu, politik zannedilen bir öfkenin ne kadar kişisel yaralanmadan beslendiğini gösterebilir. Mizahın tehlikeli bulunması çoğu zaman hakaretten değil, bu yer değiştirme gücünden kaynaklanır.
Jacques Rancière’nin “duyumsanabilir olanın paylaşımı” kavramı burada kuru bir teori gibi değil, Türkiye’nin gündelik gerçeği gibi çalışıyor. Rancière’e göre politika yalnızca iktidar ilişkileriyle değil, neyin görülebilir, neyin söylenebilir, kimin konuşabilir, kimin yalnızca dinleyebilir sayıldığıyla da ilgilidir. Bizde bu düzen çoğu zaman yazılı kurallardan önce, “kraldan çok kralcılar” ve “mahalle baskısı” dediğimiz reflekslerle işler. Bazı kelimeler daha kurulmadan ağırlaşır, tabular büyütüldükçe büyütülür, bazı figürler daha anılmadan dokunulmazlaşır, bazı korkular herkesin bildiği ama kimsenin cümleye çevirmediği ortak bir sessizlikte tutulur. Yaratıcı eylem tam da bu sessizliğin tasarımını bozar. Sahnedeki müdahale bu yüzden yalnız mizahi değil; algının, hassasiyetin ve kamusal konuşma sınırlarının yerinden oynatılmasıdır.

Bu açıdan stand-up, tasarıma çok yakındır. Çünkü iyi stand-up da tasarım gibi bir arayüz kurar. Seyirciyle gerçeklik arasına yeni bir temas yüzeyi yerleştirir. O yüzey bazen pürüzlüdür, bazen incitir, bazen komiktir, bazen fazlaca cesurdur, bazen zayıf bir şakaya yaslanır, bazen de kimsenin söyleyemediği şeyi beklenmedik bir yalınlıkla ortaya koyar. Ama her durumda yaptığı bir ilişkiler ağı tasarlamaktır.
Bu ilişki savcılık dosyasına dönüştüğünde, yalnızca bir komedyenin sözü değil, o sözün tasarladığı toplumsal karşılaşma da kesintiye uğruyor. Yapılan tam da bu.
Mizahın hukuki bir gösteriye dönüştürülmesi, konunun öznesi olan kişiye her bakımdan haksızca uygulandığı aşikâr olan ters kelepçe, ve bunun görüntüye alınarak servis edilmesi ile yaratılmak istenen algı gibi durumlar yaratıcı üretimin uğradığı en hunharca muameleler. Aslına bakarsanız, bunların tümü de mizahın kendinden başka bir şey değil; nereden kime göre baktığımıza göre değişiyor çünkü kaplardaki sular. Deniz nasıl içinde bulunduğumuz dramdan mizah yarattıysa, aynı şekilde hem komik hem üzünç tüm gördüklerimiz… Hiç komik olamamış, hiç akıllı olamamış, hiç yaratıcı olamamış insanların yaşamlarına dair bir hüzün çöküyor göğsümüze bir yandan da izlerken.
Tıpkı bir sandalyeyi yalnızca dört ayak olarak tarif etmek gibi, bir gösteriyi de yalnızca tek tek cümlelerinden ibaret sanmak, bir tür okuma körlüğü diğer yandan. Ucuz bir gazeteci refleksi nasıl en spekülatif cümleyi manşete taşımak istiyorsa, Deniz’in gösterisinden cımbızla çekilip alınarak “suç” olduğu bildirilen kısımlar da öyle. Evet, teknik olarak doğru zemini olabilir ama sandalyenin insan bedeniyle, mekânla, kullanım alışkanlığıyla, üretim kültürüyle, malzemeyle, zamanla ve hafızayla kurduğu ilişkiyi görmezseniz, tasarımı anlamamış olursunuz. Deniz’in tüm gösterisinin bu toplumla kurduğu ilişkiyi de bu bağlamda görmezden gelemezsiniz; gelirseniz, yaratıcı zihnin bu sunusu ile zenginleşmek yerine, sadece yozlaşabilirsiniz.
Yaratıcı zihin bağlam içinde çalışır. Üstelik yalnız kendi bağlamını taşımaz; içinde yaşadığı ülkenin, dönemin ve seyircinin bağlamını da taşır. Bu nedenle Mark Runco’nun yaratıcılık kuramlarında siyasi iklimin kültürel üretim üzerindeki etkisine açtığı alana da değinmek istiyorum; Runco’ya göre yaratıcılık, yalnızca bireysel yetenek ya da kişisel cesaret meselesi değildir. Bir sosyal çevre, bir atmosfer, bir hareket alanı, bir karşılaşma imkânı ister. Törnqvist’in yaratıcı çevreler üzerine çalışmaları da benzer biçimde, yaratıcılığın tekil dehadan çok temas, dolaşım ve bağımsız hareket alanlarıyla beslendiğini gösterir. Deniz’in bu özgürlüklerin olmadığı bir atmosferde, yaratıcılığını sergilemesi, kendi habitatını, kurmuş, korumuş olması, aileye, mahalleye dair tetik noktalarını iyi kavramış hali, onu ve artık açıkça sivil bir eylem olarak tanımlayabileceğimiz gösterisini daha da değerli kılıyor.

Baskı altında yaratıcı dışavurumun büsbütün yok olmadığını bilakis arttığını biliyoruz. Tarih bunun örnekleriyle dolu ama buradan romantik bir sonuç çıkarmak tehlikeli olabilir; sonuçta baskı kuşkusuz yaratıcı insanı daha parlak yapmaz; çoğu zaman daha yaralı, daha dolambaçlı, daha savunma eğilimli yapar. Dil, açık alanda gelişecekken imalı hale gelir mesela. Söz, kamusal tartışma olabilecekken kapalı devre bir şifre gibi algılanır. Form zenginleşiyor gibi görünür ama aslında kendini tekrar etmektedir… gibi. Maalesef bu ortamın bedeli, toplumsal kültürün kaybıdır.
Jay Seitz’in yaratıcılığın politik ekonomisi üzerine söyledikleri burada güncelliğini koruyor. Yaratıcı düşünceyi kısıtlayan şeyler yalnızca yasaklar değildir; güç dağılımı, kurumsal kontrol, kaynaklara erişim, siyasal baskı, dinî sansür, tarihsel yükler ve kişisel çıkar ağları da yaratıcı kapasitenin çevresini daraltır. Bir tasarımcının yalnızca malzeme ve bütçeyle değil, karar mekanizmaları ve kurum kültürüyle de boğuşması gibi, bir komedyen de yalnızca metinle değil, ülkenin duyarlılık rejimiyle boğuşup duruyor; kalın duvarlarına çarpıp düşüyor.
Türkiye’nin yaratıcı alanlarında uzun zamandır bu daralma hissediliyor. Tasarımda, mimarlıkta, kültür yayıncılığında, maalesef sanat kurumlarında, müzikte, tiyatroda, medyada, mizah dergilerinde, hatta marka iletişiminde bile. Herkes özgünlük istiyor ama özgünlüğün doğal sonucu olan huzursuzluğu istemiyor. Herkes “yaratıcı ekonomi” istiyor ama yaratıcı ekonominin hammaddesi olan özgür zihinden korkuyor. Herkes gençlik, dinamizm, yeni fikir, global görünürlük istiyor; fakat yeni fikrin ilk ortaya çıktığında çoğu zaman zarif değil, rahatsız edici olduğunu unutuyor.
Evet yeni fikirler önce uyumsuz görünürler; farklıdırlar. Tasarım tarihinde de bu böyledir. Bugün klasikleşmiş pek çok ürün, yapı, grafik dil, editoryal yaklaşım veya sanat hareketi ilk ortaya çıktığında mevcut düzenin ölçülerine göre fazla yalın, fazla sert, fazla işlevsiz, fazla politik, fazla soğuk, fazla tuhaf, fazla kışkırtıcı bulunmuştu. Çünkü yeni olan yalnızca yeni bir biçim önermez; eski algı düzenini bozar; bu bakımdan risk almayı gerektirir.
Deniz Göktaş’ın meselesi de bu yüzden bir stand-up meselesinden daha geniş. “Ölü Deniz”in milyonlarca izlenmesi, sadece popülerlik verisi değil herhalde. Bu, Türkiye’de belli bir seyirci kitlesinin kendisini açıklayan, içsel sıkışmasını dile getiren, gündelik siyasal ve kültürel absürtlüğü tanımlayan, dertlerine kahkaha yolu ile biraz olsun derman olan bir hikâyeye koşmasıdır. Gösteri, yalnızca izlenmedi, dolaşıma da girdi. Yani konuşuldu, kesildi, paylaşıldı, hedef alındı, savunuldu, suçlandı, satır satır açıklanmaya zorlandı, yani tam anlamıyla aslında kamusal bir nesneye dönüştü.
Tasarım açısından bakıldığında bu çok öğretici bir durum çünkü iyi tasarlanmış bir nesne, hizmet ya da hikâye, kullanıcısıyla kurduğu ilişki sayesinde yaşayabilir. Kullanıcı onu yalnız tüketmez; kendi hayatına katar, aktarır, çoğaltır, dönüştürür. Bu çerçevede çok da olumlu bir şeyler yaşadığımızı düşünüyorum Deniz sayesinde. Bir gösterinin milyonlarca insan tarafından izlenmesi, onun yalnız eğlence değeriyle değil, kurduğu temas noktaları ile ilgili.
İşte bu temas yüzeyini cezalandırınca, toplumun yaratıcı dolaşımını da cezalandırılmış oluyorsunuz.
Tony Fry’ın tasarım düşüncesinde önemli bir yeri olan “defuturing” kavramı, yani geleceksizleştirme, bu bağlamda beklenmedik biçimde anlam kazanıyor. Fry, tasarımı yalnızca yeni nesneler üretme pratiği olarak değil, geleceği mümkün ya da imkânsız kılan bir eylem alanı olarak düşünür. Bir ülke, yaratıcı zihnin hareket alanını daralttığında yalnız bugünkü bir şakayı, bir yazıyı, bir performansı, bir sergiyi, bir filmi hedef almış olmaz. Kendi gelecek ihtimallerinden de eksiltir. Çünkü gelecek, yalnız ekonomik planlarla kurulmaz. Gelecek önce zihinde tasarlanır. Başka türlü konuşabilme, başka türlü düşünebilme, başka türlü bir arada yaşayabilme kapasitesi olmadan yeni bir gelecek tasarlanamaz.

Bu yüzden ifade özgürlüğü tartışması, yaratıcı endüstriler için lüks bir özgürlük başlığı değildir. Tasarımın, sanatın, mimarlığın, kültür üretiminin ve düşünce hayatının temel altyapısıdır. Nasıl kötü kent planlaması yıllar sonra trafik, iklim, güvensizlik, yalnızlık ve yaşam kalitesi kaybı olarak geri dönüyorsa; kötü ifade iklimi de yıllar sonra vasatlık, tekrar, oto-sansür, yetenek göçü ve kültürel çölleşme olarak geri döner. Ölü Deniz metaforu burada acı biçimde yerine oturuyor.
Canlılık, yalnız suyun varlığıyla oluşmaz. Dolaşım gerekir. Beslenme gerekir. Hareket gerekir. Farklı türlerin birbirine değmesi gerekir. Bir ekosistem, yalnızca korunarak değil, yaşayarak sürer. Aşırı koruma, bazen korunanı korumuyor; onu yaşatmayı imkânsızlaştırıyor.
Toplumlar da böyle. Kutsalını, liderini, kurumunu, kimliğini, geçmişini, aile yapısını, ahlakını, hassasiyetlerini aşırı koruma refleksiyle cam fanusa aldığında, o fanusun içinde düşünce değil, boğucu bir hava birikmiyor mu? Yaratıcı zihin oksijen ister.
Yaratıcı üretim bazen saygılıdır, bazen değildir. Bazen ölçülüdür, bazen fazla ileri gider. Bazen zariftir, bazen serttir. Bazen doğru yerden vurur, bazen yanılır. Ama yaratıcı alanın doğası biraz da budur. Hata yapma, aşırıya kaçma, geri dönme, yeniden kurma, eleştirilme ve cevap alma hakkı olmadan yaratıcı kültür gelişmez. Yalnızca onaylanmış sözler, onaylanmış imgeler, onaylanmış sahnelerle döngü sağlanamaz. Onaylanmış sahne de sahne değildir zaten; dekordur.
Deniz Göktaş’ın gösterisini beğenmeyenler olabilir. Bir cümleyi incitici, kolaycı, sert ya da haksız bulanlar olmadı mı, elbette oldu. Düşünün bir kere herhangi bir eşyayı, kitabı, müziği, giysiyi herkesin aynı anda çok sevmesi benimsemesi mümkün müdür? Elbette değil. Dolayısı ile Deniz’in sözlerinin bir toplumun tüm kesitleri tarafından beğenilmesi, benimsenmesi de mantık dışı. Bunların hepsi kültürel tartışmanın parçasıdır. İşimize gelen her ortamda ortaya attığımız o “kültür mozaiği”ydik hani? Hani farklı kültürlerin, inanışların bir arada yaşadığı “medeniyetler beşiği”ydik, şuyduk, buyduk… Demek ki hepsi yine lafta kaldı.

Oysa kültür, rahatsızlıkları yok ederek değil, onları kendi haline bırakarak gelişir. Diğer yandan yaratıcı bir üretim, hukuki tehdidin nesnesi haline geldiğinde başka bir eşiğe geçmiş oluyoruz. O eşikte artık tek bir komedyenin cümlesi değil, toplumun yaratıcı düşünceyle ilişkisi yargılanıyor.
Bu ülke bu zihni sürekli ifadeye çağırdığında, kendi geleceğine de ifade verdirtiyor. Düz, korkak, risksiz, birbirine benzeyen, fazla kontrollü, fazla açıklamalı, fazla savunmalı bir gelecek bize reva görülen. Şimdilik yaratıcılığın ölü denizinde yüzüyoruz.














