İSTANBUL (Medyascope) – Nil Karaibrahimgil, “Özgür Kız”ın 2000’lerin atmosferiyle ilişkisini, kadınların ekonomik özgürlüğünü, yaratıcılığını, mizahı, doğayla kurduğu hayatı ve annelik ile kariyer arasındaki dengeyi Medyascope’a anlattı.

Şarkıları, reklam sloganları, kitapları ve sahne diliyle kendine özgü bir dünya kuran Nil Karaibrahimgil, kendi dünyasını kurma serüveninden Boğaziçi Üniversitesi’nin hayatındaki yerine, “Özgür Kız”dan kadınların ekonomik bağımsızlığına, annelikten yeni senfonik projesine uzanan yaratıcı yolculuğunu anlattı.
Şarkılarında sadece kadınlara değil, kendi dünyasından herkese seslendiğini ve yalnızca oradan konuştuğunda samimi olabildiğini belirten Nil Karaibrahimgil, “Şarkılarımda sadece kadınlara değil, herkese kendi dünyamdan sesleniyorum. Küçük yaşlarda kendi dünyam olduğunu fark ettim. Sonraları yazılarımda, şarkılarımda, hatta kıyafetlerimde ve yaşam şeklimde de ona sadık kaldım. Zaten sadece orada konuştuğumda samimi olabiliyorum. Benim dünyamı da artık biliyorlar bence. Yollayabildiğim kadar şarkı, cümle, selam, soru ve görüntü yollamaya çalıştım oradan. Kısacası kendi üssümü bulmam ve oradan yayın yapabilmem başıma gelen en güzel şey” dedi.
Boğaziçi Üniversitesi’nin kendisine bir düşünceye saplanıp kalmamayı, her şeyi zıttıyla birlikte okumayı öğrettiğini anlatan Karaibrahimgil, “Özgür Kız”da da Boğaziçi’nin rüzgarı olduğunu belirtti:
“Boğaziçi’ne ilk girdiğimde müzik yolculuğumda bana uzak bir durak olduğunu düşünmüştüm. Uluslararası İlişkiler ve içi müzik kutusu gibi şarkılar çalan bir kadın. Fakat düşündüğümün aksine bana kendimle ve hayatla ilgili güzel şeyler keşfettirdi. Birincisi, 2,3 ortalamayla okuldan atılma tehlikesi altındayken yaz okullarıyla 4 ortalamalar getirip bölümümden onur talebesi olarak mezun olmak ‘Nil, sen diplerden çıkabiliyorsun’ dedirtti bana. İkincisi de felsefe derslerinde okuduğumuz kitaplarda her şeyi zıttıyla okumak, bir şeye bakarken zıttına da kapı açabilme kaslarımı geliştirdi. ‘Nil, bundan sonra saplanıp kalmazsın sen bir şeye’ dedirtti bana. Bu ikisi de bugünkü beni ben yapan iki önemli cümle. Ve bu cümleleri Boğaziçi hediye etti bana. Pergeli, pencereleri, kapıları açarak bakabilmek manzaralara. Cevaplarından çok sorularının olması. Derslere kanat takarak girerdim. Beni ben olarak kabul edip benden fazlasıyla hayata bırakan bir üniversitedir. Hâlâ Güney Kampüs’e yürürken sağ yanımdaki Boğaz’a bakmak beni tazeliyor. Özgür Kız’da muhakkak rüzgârı var.”
“‘Ben özgürüm’ diyebilmek mümkün oldu”

Milenyumun başında daha özgür, demokratik ve eşit bir dünyaya dair güçlü bir iyimserlik vardı. “Özgür Kız” olarak çıkışınız bu dönemin ruhunun bir parçası mıydı; bu atmosfer sanatçı kimliğinizi nasıl etkiledi?
Şanslıydım. Dediğiniz gibi rüzgârlar umuttan, güzellikten, iyimserlikten yanaydı. Ben de o zamanın genciydim. “Ben özgürüm” diyebilmek mümkün oldu. Coğrafyasıyla, kıyafetiyle, sözleriyle, fikriyle sınırları zorlayan bir reklamdı. Bir ferahlık gibi topluma yayıldı. Bir sembol olup üniversitelerin sosyoloji bölümlerinde ders konusu oldu. Bot alırken mağazada bana, “Nil Hanım, siz dağ tepe geziyorsunuz, şu bot size daha uygun” denecek kadar özdeşleştim o kızla. Zaten “Özgür Kız”dan daha güzel bir sıfat da düşünemezdim.
“Ben de her yerime batan bir dünyada var olmaya çalışıyorum”
Türkiye özelinden ziyade küresel ölçekte baktığınızda, 2000’lerin başındaki dünya atmosferiyle 2020’lerin atmosferi arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
Dünya gitgide nefes bırakmayan bir yere evrildi ne yazık ki. Şimdi hem bir insan hem bir kadın hem bir anne olarak her yerime batan bir dünyada var olmaya çalışıyorum ben de. Dünyanın tamamı hem ısınıyor hem de deliriyor gibi geliyor bana. Bütün gün ekran gagalayan, dopaminden başka çaresi olmayan tavuklar gibiyiz. Haberler yağıyor üzerimize. Hangisi doğru belli değil. “Nasıl olur bu?” deyip duruyoruz. Ben yine de “Bu da var”, “Bu neden olmasın?”, “Böylesi de mümkün”ün temiz kaynaklarından sular taşımaya ve içmeye çalışıyorum. Böyle bir dünyada iyi insanlardan olmak en büyük direniş.
“Ekonomik özgürlük kadının kanatlanmasındaki yegâne kriter”
Şarkılarınızda kadınların özgürlük ve özgüven arayışına da yer veriyorsunuz. Sizce 2000’lerden bugüne, özellikle kent yaşamında kadınların özgürlük anlayışı nasıl değişti?
Geçenlerde pilates sınıfında “Şimdi kasanın üzerine yatıyoruz ve ellerimizi bir süper kahraman gibi ileri uzatıyoruz” dedi pilates eğitmeni. Yanımdaki kadın, “Zaten biz her gün 24 saat süper kahramanız” dedi. Kadınların süper kahraman olduğuna inanıyorum. Özgürleşmek için tek yol, tek taşını kendin almak. Bunu dediğimde 23 yaşımdaydım, hâlâ bu sözümün arkasındayım. Ekonomik özgürlük kadının kanatlanmasındaki yegâne kriter. Küçüklükten beri toprağımıza ekilen etiketleri, “kız gibi” gibi kelimelerle eksilmeleri, ayrık otu ayıklar gibi ayıklayıp atmalıyız toprağımızdan.

“Tek Taşımı Kendim Aldım”, “Çocuk da Yaparım Kariyer de” ve “Kanatlarım Var Ruhumda” zamanla yalnızca birer şarkı olmaktan çıkıp insanların kendi hayatlarını anlatırken kullandığı cümlelere dönüştü. Sizce bu cümlelerde toplumun hangi duyguları ve ihtiyaçları karşılık buldu?
Kadınlar çağlar boyu kanatlarından tutulmuş. Kadını elinde tutmak isteyen, avucunu kapatıp onu tutsak etmiş. Bu sebeple bize özgürlüğü anlatan bütün şarkılar umut ve güç veriyor. “I Will Survive” hâlâ marş gibi çalar içimizde.
Türkiye’de ve dünyada pek çok kadın, anne olduktan sonra kariyerinin sekteye uğrayacağı endişesini taşıyor. Siz 2004 yılında “Çocuk da Yaparım Kariyer de” diyerek bu kaygıya meydan okudunuz. Kendi deneyiminizde annelik, kariyerinizi ve üretiminizi nasıl etkiledi? Bu iki alan arasında kurduğunuz denge zaman içinde nasıl şekillendi?
Demesi kolaymış, kendisi zormuş. Kariyerin gerektirdiği zaman ve odak, bir çocuğa vereceğin zaman ve odakla çakışabiliyor ve çoğu anne gibi ben de zaman zaman yüreğimi dinleyip kariyeri ikinci plana attım. Bir insanın büyümesine şahitlik etmek ve onun sorumluluğu her şeyden ağır basıyor. Ama aynı zamanda içimde şarkılar söyleyip dans etmek isteyen bir Nil de var. Ona da bakmak, büyütmek, onu da gözetmek zorundayım. Dengeyi kuruyorum artık yavaştan. Büyüdü oğlum.
“Özgür Kız” reklam filminiz ve verdiğiniz mesajlar popüler kültür aracılığıyla geniş kitlelere ulaştı. Sizce popüler kültür, toplumsal meselelerin ve mesajların geniş kesimlere ulaşmasında nasıl bir rol oynuyor; dönüştürücü bir etkisi olabilir mi?
Müziğin gücüne inanıyorum. Bir müzik eseri söz bile etmeden sizi ağlatabiliyor, dans ettirebiliyor, havalandırıp diyar diyar gezdirebiliyorsa çok güçlü bir iksir demek. Müzikten daha kolay yayılan, daha hızla kana giren ve kalplere yerleşen bir ifade türü daha görmedim. Kelimeler müzikle birleştiğinde güçleri milyonla çarpılıyor sanki. Kısacası, evet. Müzik her çağın ifade türü olarak insanları ve atmosferi boyayabilir, dönüştürebilir. Sebepsizce hüzünlü olduğumuzda bizi mutlu eden bir şarkı çalsa, içimize bir mürekkep gibi damlar; neşesi, ritmi ve rengi tamamımıza yayılır.

Daha ilk albümünüzün adıyla vaat ettiğiniz “Nil Dünyası”, yıllar içinde müziğiniz, görsel diliniz, yazılarınız ve sahne kişiliğinizle bütünlüklü bir yaratıcı evrene dönüştü. Sizce insanın kendi dünyasını kurması, dış dünyanın baskılarına karşı oluşturduğu bir özgürlük alanı mıdır? “Nil’in dünyası”, kadınlara sınırlar çizen, onları kısıtlayan dünyaya karşı bir başkaldırı olarak da okunabilir mi?
Öyle okuyan varsa ne mutlu bana. Bir keresinde hamamda çok tatlı bir kadınla karşılaştım. Bana dedi ki: “Bizim orada meşhur bir âşık şöyle der: ‘Gönül bir saraydır, sevgi sultandır. Siz kadınları kendi saraylarında sultan eylediniz.’” Duyduğuma inanamadım, gözlerimden yaşlar boşaldı omuzlarına. Sonra hamam taşına yattığımda “Bu iş tamam” dedim. Halka tamamlanmış. Ödülümü aldım. İçim şükranla doldu.
“Şehre gelince nedense koşuşturmak dışında bir şey yapamıyorum”
Pandemiyle birlikte ormanda bir eve taşınarak şehir hayatının yanı sıra doğayla iç içe bir yaşamı da deneyimlemeye başladınız. Bu tercih günümüz şehir hayatından bir kaçış mıydı? Sizce bugünün şehirleri insana ne sunuyor, ondan ne götürüyor? Şehir hayatının yaratıcılığınızı, kimliğinizi ve kendinizle kurduğunuz ilişkiyi sınırladığı oluyor mu?
Pandemiden beri şehirde yaşamıyoruz. Şehir zaman zaman uğranacak ama yaşanması gitgide zor olan bir yer benim için. Yeşile, ufuklara, kendi yetiştirdiğin domatesin tadına, kuş sesleriyle uyanmaya ve geceleri ayı görebilmeye alıştığında şehir sunduğu bütün eğlenceye, sosyalliğe ve kültüre rağmen kaybediyor. Canımız şehre gitmek istediğinde gidebilecek mesafedeyiz şehre. Omuz mesafesi aldık yani. Akıl ve beden sağlığı için. Şehre gelince nedense koşuşturmak dışında bir şey yapamıyorum. Doğaysa durabilmeyi, yavaşlayabilmeyi mümkün kılıyor. Doğanın şifası çocuğa da büyüğe de iyi.
Yazdığınız pek çok reklam; dili, sloganları ve anlattığı hikâyelerle toplumun hafızasında kalıcı bir yer edindi. Sizce topluma seslenirken gerçekten etkili olmanın ve kalıcı bir iz bırakmanın yolu nedir?
Ortaokuldayken herhangi bir şey hakkında kolayca melodili söz yazabildiğimi fark ettim. Mesela bir gazete kupürü. Sonradan konserlerimde “Üç kelime verin bana, şarkısını yapayım size” oyunu başladı. En son bir programda “Devrez, bebek Gizem ve alüminyum” dediler. Sağ olsunlar, Devrez Ankara’da bir çorbacının adıymış. Anında bir şarkı uydurmak çok eğlenceliydi. İsteyen dinleyebilir; YouTube’da var. “Devrez Devrez doğaçlama” yazınca çıkıyor. Reklam da böyle bir şeydi benim için. Markanın derdine çare. Çoğu zaman bana slogan da vermiyorlar. İhtiyaçlarını dinliyorum, sonra içimden geldiği gibi alıp elime sazımı yazıyorum. Kalıcı iz bırakmanın tek yolu gerçeklerden bahsetmek. Gerçeğin modası geçmiyor.
Reklam yazarlığından şarkı sözlerine, kitaplardan sahne dünyanıza kadar yaratıcılığınız pek çok farklı alanda kendine karşılık buluyor. Bu çok yönlü yaratıcı zihin nasıl besleniyor; hayata bakışınız, meraklarınız ve yaşam felsefeniz ilhamınızı nasıl şekillendiriyor?
Bütün günü meraklar, sorular, kitaplar, ifadeler, ilham verecek şeyler, şarkılar, insanlarla yürüyerek geçirmeye çalışıyorum. Beni tanıyanlar bilir, çoğunlukla bir kaplumbağa gibi kabuğumun içindeki dünyada yaşıyorum. Yıllar içinde kurduğum bu iç dünyayı zenginleştirmeye çalışıyorum. Karşılaştığım insanlardan, izlediğim, dinlediğim, okuduğum, hatta yediğim her şeyi bir sanat küratörü gibi eliyorum. Hem aklıma hem ruhuma hem de bedenime iyi bakmaya çalışıyorum. Kendini iyi ifade eden insanlara ve kelimelerle iksir yapabilenlere hayranım. Onların peşindeyim en çok. Anne yazarlar, anne ressamlar, anne şarkıcılar, anne heykeltıraşlar, anne dansçılar nasıl yaşarlar, nasıl becerirler? İç dünyasını çocuklar kaplamış bir kadın, kendisiyle nasıl, nerede buluşur? Hem çocuk hem yetişkin nasıl kalınır? Bunu araştırıyorum. Denilmiş bütün güzel cümleleri, bütün erdemi okumaya çalışıyorum. Bir telaşım varsa bu. Ve kendimle olan yarışımda her gün dünden bir sıfır önde olmak.
Reklamcılıkta geliştirdiğiniz kısa, ritmik ve geniş kitlelere seslenen dil, şarkı yazarlığınızı nasıl etkiledi? Reklam yazarı Nil ile şarkı yazarı Nil birbirinden nasıl beslendi?
Onlar ayrı Niller değillerdi. Dediğim gibi ben her zaman kelimeleri kolayca müziklendirebildim. Bu doğuştan gelen bir hediye. Babamın bana verdiği bir gen. O da kafiyeli müthiş besteler yapar. Çocukluğum onları dinleyerek geçti. Ben bebeklerle oynarken yanı başımda “Geçti gençlik yılları, bulamadım yolları, sardı bırakmaz beni ahtapotun kolları” diye şarkı söylerdi. Reklama şarkı yazmak da benzer benim için. Sadece 30-40 saniyen var. Öyle bir şey söyleyeceksin ve öyle bir melodiyle söyleyeceksin ki ertesi gün duş alırken ıslığında olacak. Seviyorum bu oyunu. Arkadaşlarıma da doğum günlerinde onları anlatan şarkılar yazıyorum. Sevmediğimiz coğrafya öğretmenine de yazardım. Benim için derdimi anlatmanın bir yolu müzikli ve mümkünse kafiyeli kelimeler.
Şarkı yazan Nil’le yazı yazan Nil farklı. Abla kardeş gibi. Düşünme ve ifade şekilleri başka. Biri tutkulu. Düşünmeden, gitarıyla duyduğunu söylüyor. Diğeri anlatma derdiyle yanıp tutuşarak, anlamak isteyerek yazıyor. Yazarken, analiz derdiyle kalple beyin arası mekik dokuyorum, şarkı yazarken ise dışarı püsküren bir kalpten başka bir şeyim yok. İçimde bir yanardağ aktive olup dışarı patlıyor sanki.
“Bir kitabın bölümleri gibi, hayatın da değişik başlıklı bölümleri var”
Yıllar içinde üretim biçiminiz, yaşam düzeniniz ve dünyayla kurduğunuz ilişki değişti mi? Bugün üretiminiz hangi ihtiyaçlardan, duygulardan ve kaynaklardan besleniyor?
Bir kitabın bölümleri gibi, hayatın da değişik başlıklı bölümleri var. Şimdi konserlerde 20’li yaşlarda yazdığım şarkıları söylerken zamanda yolculuk ediyorum. “Aa, hatırladım! O zaman bu aşk bana extra large’dı” diyorum. Sonra büyüdüğümü, değiştiğimi görüyorum şarkıları söylerken… En son şarkımın adı “İstanbul Sen Benden misin?”, tam bugünümün şarkısı mesela. İstanbul’dan uzak kalan bir Nil’in ona aşk mektubu olabilir. Ne yaşıyorsam onu yazmayı biliyorum. Onu becerebiliyorum. Ve bu duyguya, bu köke sadık kalmaya çalışıyorum. Şarkı yazan Nil, suyunu, kendi kuyusundan çekmek durumunda. Şimdi mesela senfonik Nil geliyor. Tam zamanında gibi hissediyorum onu da. Yıllardır söylediğim şarkıların senfonik hâlini yapıyoruz ama tabii ki Nil usulü. O yüzden adına SenfoNil dedik. Serdar da “Afişi böyle olsun” dedi. “Klasik orkestra şefinin smokinini ters giysen mi?” dedi. Tanju Babacan da yaptı kostümü. Emre Güven de çekti fotoğrafını. Senfonik yorumları yıllardır çalıştığım iki harika müzisyen yapıyor: Nurkan Renda ve Çağrı Sertel. Sinema Senfoni Orkestrası ve şef Hakan Şensoy ile çalacağız. Bu yazın en heyecanlı bekleyişi bu benim için. Ayaklarımı yerden kesiyor düşüncesi.
Nil Karaibrahimgil 2002’de değil de 2026’da 25 yaşında olsaydı, kendi kimliğini kurmak, benliğini özgürce yaşayabilmek ve topluma seslenebilmek için nasıl bir yol izlerdi?
İşim çok daha zor olurdu. Teknolojiyi çok iyi kullanmam gerekirdi. Yine de bu kadar insana ulaşabilir miydim, emin değilim. O zaman da başka melekelerim olurdu belki. Onları daha iyi kullanarak anlatmaya çalışırdım derdimi. Benim gibi, “Beni dinleyin, size bir diyeceğim var” diyenlerin şimdi kullandıkları mecralarda gezinirdi Özgür Kız.








