Ahmet Güneştekin Medyascope’a konuştu: “Barış sokağa inemiyorsa, insanların birbirine bakışını değiştiremiyorsa eksik kalır”

İSTANBUL (Medyascope) – Sanatçı Ahmet Güneştekin, Batman’dan Venedik’e uzanan sanat yolculuğunu, Kürt kimliğini ve Yaşar Kemal’le dostluğunu anlattı; Türkiye’deki yeni çözüm sürecine ilişkin de “Bu ülke savaşı fazlasıyla denedi. Şimdi barışı denemek zorunda” dedi ve ekledi: “Barış sokağa inemiyorsa, insanların birbirine bakışını değiştiremiyorsa eksik kalır.”

Barış sokağa inemiyorsa
Ahmet Güneştekin Medyascope’a konuştu: “Barış sokağa inemiyorsa, insanların birbirine bakışını değiştiremiyorsa eksik kalır”

Sanatçı Ahmet Güneştekin, Batman’dan Venedik’e uzanan yolculuğunu, Kürt kimliğini, Yaşar Kemal’le dostluğunu ve Türkiye’deki yeni çözüm sürecine dair fikirlerini Medyascope’a anlattı.

Anıların insanın kendisinden koparamadığı en güçlü parçaları olduğunu söyleyen Güneştekin, sanatçı için hafızayı, geçmişi hatırlamaktan çok, geçmişin bugünün içinde yaşamaya devam etmesini sağlamak olarak tanımlıyor. Batman’dan Venedik’e yalnızca kendi hikâyesini değil, Mezopotamya’nın sözlü kültürünü, masallarını, yaslarını, renklerini ve suskunluklarını da taşıdığını belirten Güneştekin, çocukluğunda dinlediği hikâyelerin ve yaşadığı coğrafyanın bugün hâlâ eserlerinde varlığını sürdürdüğünü anlattı.

Rengi hafıza, kimlik ve dirençle; sessizliği ise söylenmeyen, konuşulamayan ve unutturulmak istenenlerle ilişkilendiren Güneştekin’e göre Palazzo Gradenigo’da bugün Mezopotamya’nın hafızasıyla Venedik’in hafızası karşılaşıyor. Doğu ile Batı’nın birbirinin içinde erimeden yeni bir dil kurduğunu söyleyen Güneştekin, bu karşılaşmayı hafızanın coğrafi sınırları aşabilmesinin bir örneği olarak görüyor.

Kendi hayatının coğrafyasını artık Batman, İstanbul ve Venedik’in yanı sıra Urla’yı da kapsayan dört merkez üzerinden düşündüğünü anlatan Güneştekin, Batman’ı kökü ve hafızası, İstanbul’u dünyaya açılan kapısı, Venedik’i kültürel karşılaşma alanı, Urla’yı ise geleceğe bırakacağı iz olarak tanımlıyor. İnşası süren Güneştekin Art Refinery’nin Urla’yı hayatının yeni merkezlerinden birine dönüştüreceğini belirten Güneştekin, yolculuğunu şöyle özetliyor:

“Ben Batman’dan ayrıldım, ama Batman benden hiç ayrılmadı. Çünkü insan bazı coğrafyalardan gider; bazı coğrafyaları ise ömrü boyunca içinde taşır.”

“Renklerin içine doğdum ama Yaşar Kemal renkleri benden daha iyi anlatırdı”

Ahmet Güneştekin Medyascope’a konuştu: “Barış sokağa inemiyorsa, insanların birbirine bakışını değiştiremiyorsa eksik kalır”

Yaşar Kemal’in atölyenize sık sık geldiğini, resimlerinizi inceleyip eleştirdiğini anlatıyorsunuz. Bugün yeni bir eser üzerinde çalışırken onun bakışını hâlâ yanınızda hissediyor musunuz, Yaşar Kemal sizi hâlâ hangi yönleriyle besliyor?

Şişhane’deki ilk atölyem benim için anılarımın evidir. Yaşar Kemal’in haftanın birkaç günü gelip oturduğu, saatlerce beni çalışırken izlediği, resimlerime baktığı, eleştirdiği, bazen tek bir cümlesiyle önümde yeni bir düşünce alanı açtığı yer hala orasıdır.

Yaşar Kemal’in bakışının derinliğini hayatından ayrı düşünemem. Çok küçük yaşta sağ gözünü kaybediyor, bir süre sonra babası gözlerinin önünde öldürülüyor ve bu travmanın ardından yıllarca kekemelikle yaşıyor. Hayatın onda açtığı bu iki büyük yara, zamanla olağanüstü bir görme ve anlatma gücüne dönüşüyor. Konuşmakta zorlanan çocuk sözcüklerle kendine uçsuz bucaksız bir dünya kuruyor; bir gözünü kaybeden çocuk ise dünyaya daha yakından, daha dikkatle bakıyor. Çukurova’nın toprağını, sıcağını, kuşunu, ağacını, insan yüzünü öyle bir ayrıntıyla anlatıyor ki dünya edebiyatının büyük tasvir ustalarından birine dönüşüyor.

Ben renklerin içine doğdum ama Yaşar Kemal renkleri benden daha iyi anlatırdı. Bir sarının içinde güneşi, toprağı, yoksulluğu, bereketi ve isyanı aynı anda görebilirdi. Bu yüzden resimlerim, renklerim, hikâyelerim ve desenlerim üzerine söylediği her söz benim için çok kıymetliydi.

Bugün geriye baktığımda, Yaşar Kemal’in o atölyede gözlerinin önünde ürettiğim eserlerin hayatımın en kıymetli eserleri arasında olduğunu düşünüyorum. Çünkü onların başlangıcına, değişimine, tereddütlerine ve tamamlanmasına tanıklık etti. Bir büyük ustanın eserinizin yalnızca sonucunu değil, bütün oluşum sürecini görmesi bir sanatçının hayatında karşılaşabileceği en büyük şanslardan biridir.

Yaratırken kendimi en özgür hissettiğim yer hâlâ Şişhane’deki o ilk atölyedir. Bugün onun bana ne söyleyeceğini düşünmüyorum, bakışını hâlâ hissediyorum. Benim için hayatımın en büyük ustasıdır. Bazen yıllar önce oturduğu yere gözüm takılıyor. Yaşar Kemal artık o koltukta değil. Ama bakışı hâlâ orada.

“Bazı sessizlikler, bastırılanlardan doğar”

“Sessizlik” hangi duygunun ya da sorunun peşinden doğdu? Kişisel hafızanız, Mezopotamya, mitoloji ve Palazzo Gradenigo serginin biçim ve malzeme dünyasını nasıl belirledi?

“Sessizlik” benim için bir susma hali değil, gürültünün örttüğü hakikati duyabilme biçimi. Bugün dünya hiç olmadığı kadar çok konuşuyor ama giderek daha az dinliyor. Serginin çıkışındaki soru da buydu: Bu kadar büyük bir gürültünün içinde hakikat hala duyulabilir mi?

Bu serginin merkezinde kendi hafızam, çocukluğum, Mezopotamya, kayıplar, göçler ve mitolojiler var. Çünkü bazı sessizlikler huzurdan değil, konuşulamayanlardan, bastırılanlardan ve unutulmaya terk edilenlerden doğar. Ben yıllardır sanatımda o sessizliğin ardında kalan hafızayı görünür hale getirmeye çalışıyorum.

“Sessizlik” iki ana disiplin üzerinden kuruluyor: Bronz heykeller ve asırlık kapılar üzerindeki mitolojik hikayeler. Bronz heykeller bugünün insanına, bedenine, kırılganlığına ve varoluşuna bakıyor. Kapılar ise geçmişle bugün arasında bir eşik oluşturuyor. Yüzyılların izini taşıyan bu kapıların üzerine yerleşen mitolojik anlatılar, insanlığın ortak hafızasını bugüne çağırıyor.

Mitoloji benim için geçmişe ait kapalı bir dünya değil. Ölüm, yeniden doğuş, göç, kayıp, iktidar, yas ve direnç gibi temel insanlık meselelerinin en eski anlatım biçimlerinden biri. Bu nedenle kapılar üzerindeki hikayeler geçmişi temsil etmiyor; bugünün insanına yeniden sorular yöneltiyor.

Palazzo Gradenigo da bu düşüncenin doğal parçası. 16. yüzyıldan bugüne kendi sessizliklerini ve izlerini taşıyan bir yapının içinde, bronz bedenlerle asırlık kapıların karşılaşması serginin zaman duygusunu kuruyor. “Sessizlik” geçmişi yeniden anlatmak istemiyor. Geçmişin bugün hala nerede yaşadığını, hangi biçimlerde geri döndüğünü araştırıyor. Çünkü hafıza kaybolmaz. Bazen susar, bazen biçim değiştirir; ama bir gün mutlaka yeniden karşımıza çıkar.

“Diller tercümeye ihtiyaç duyar, vicdan duymaz”

Ahmet Güneştekin Medyascope’a konuştu: “Barış sokağa inemiyorsa, insanların birbirine bakışını değiştiremiyorsa eksik kalır”

Kürt halkının yaşadığı problemler, sanatınızın önemli kaynaklarından biri. “Sessizlik”te bu deneyim Venedik’e taşınarak daha geniş bir insanlık hafızasına açılıyor. Kürt kimliğinizden ve coğrafyanızın hafızasından beslenen eserlerinizin, birbirinin tarihini bilmeyen toplumlarda da karşılık bulmasını sağlayan nedir? 

Ben Kürt kimliğimi sanatımın önüne koymadım, arkasına da saklamadım. O kimlik benim hafızamın, çocukluğumun, dilimin ve dünyaya bakışımın doğal bir parçası. Kürt halkının yaşadığı acılar, kayıplar, göçler, yasaklar ve suskunluklar da bu hafızanın içinde. Bunları anlatırken bir kimliği diğerinden ayıran değil, insanı insana yaklaştıran bir dilin peşinde oldum.

Çünkü acının milliyeti yoktur. Bir annenin kaybı Diyarbakır’da da Venedik’te de aynı boşluğu bırakır. Zorunlu göçün, kaybolmanın, ana dilinden uzaklaştırılmanın, evini terk etmenin yarattığı kırılma dünyanın hangi coğrafyasında yaşanırsa yaşansın insanlığın ortak hafızasına aittir. Sanatın evrenselliği de burada ortaya çıkıyor. Sanat yaşanmış olanı tercüme etmez, onun özündeki insanlık halini görünür kılar. İzleyicinin benim tarihimi bütün ayrıntılarıyla bilmesi gerekmiyor. Eserin karşısında kendi kaybını, kendi korkusunu, kendi hafızasını bulabiliyorsa aramızdaki coğrafi ve kültürel mesafe ortadan kalkıyor.

Venedik bu açıdan güçlü bir karşılaşma alanı. Yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı’nın, göçlerin, savaşların, ticaretin ve farklı kültürlerin izlerini taşımış bir şehirde Mezopotamya’dan gelen hafızanın yabancı kalmaması bana şaşırtıcı gelmiyor. Hafızalar birbirini tanıyor; bazen bizden önce.

Ben sanatın dünyayı tek başına değiştireceğine inanmıyorum. Ama insanın başka bir insanın acısına bakma biçimini değiştirebileceğine inanıyorum. Bu bile çok büyük bir şey. Çünkü diller tercümeye ihtiyaç duyar, vicdan duymaz.

“Sessizlik”teki gaz maskeli figürleri bugünün insanıyla ilişkilendiriyorsunuz. Bu figürler çağdan korunmaya çalışan insanı mı, yoksa çağın dönüştürdüğü insanı mı anlatıyor? Hayatta kalma ihtiyacı ne zaman insanın başkalarının acısıyla bağını zedeleyen bir kabuğa dönüşüyor?

Gaz maskesi benim için çağımızın güçlü metaforlarından biri. İnsanın en temel ihtiyacını, nefesi koruyor; bunu yaparken yüzü, kimliği ve ifadeyi ortadan kaldırıyor. Hayatta kalmak için taktığımız şey, aynı anda bizi birbirimizden ayıran bir sınıra dönüşüyor.

“Sessizlik”teki gaz maskeli figürler hem çağdan korunmaya çalışan hem de korunmaya çalışırken çağ tarafından dönüştürülen insanı anlatıyor. Savaşlar, iklim krizi, salgınlar, göçler, zehirlenen doğa, korku ve giderek büyüyen belirsizlik… İnsan artık geleceği kurmaktan çok, bugünden nasıl sağ çıkacağını düşünüyor. Sürekli savunma halinde yaşayan bir beden ise zamanla korunmakla kapanmak arasındaki sınırı kaybediyor.

Buradaki asıl mesele benim için maskenin kendisinden çok, maskenin ardında ne kaldığı. Yüz görünmez olduğunda kimlik de silikleşiyor. Karşımızdakinin acısını görmediğimizde ona karşı sorumluluğumuz da zayıflıyor. Çağımızın en büyük tehlikelerinden biri bu: Felaketlerin büyümesi kadar, felaketlere alışmamız. Başkasının savaşını, göçünü, ölümünü ekrandan birkaç saniye izleyip hayatımıza devam edebiliyoruz. Gaz maskeli figürler bu nedenle geleceğe ait distopik varlıklar değil, bugünün insanının portreleri. Nefes alıyorlar ama birbirlerini ne kadar hissedebildiklerini bilmiyoruz.Çünkü insanı hayatta tutan nefesidir; insan yapan ise başkasının nefesini de duyabilmesidir. 

Kürt kimliğinizi hiçbir zaman inkâr etmediniz; Kürt meselesine duyarlılığınızı da sanatınızın dışında tutmadınız. Kimliğinizden vazgeçmeden önde gelen bir sanatçı olmak, geçmişin asimilasyon politikalarına ve “Güçlü olmak istiyorsan kimliğinden vazgeçmelisin” anlayışına karşı sizin için bir başkaldırı mıydı?

Ben Kürt kimliğimi hiçbir zaman bir ayrıcalık olarak öne sürmedim, saklanması gereken bir yük olarak da görmedim. Kimliğim benim hafızamdır; doğduğum ev, annemin dili, çocukluğumun sesleri, yaşadığım coğrafya ve dünyaya baktığım ilk penceredir. İnsan bunlardan neden vazgeçsin?

Türkiye’nin yakın tarihinde farklı kimliklere, dillere ve inançlara uzun yıllar boyunca açık ya da örtülü biçimde şu mesaj verildi: Merkeze yaklaşmak, kabul görmek, güçlenmek istiyorsan biraz kendinden vazgeçmelisin. Ne yazık ki bugün de farklı etnik ve inanç kimliklerinden birçok insan, elde ettiği statüyü, ekonomik gücü ya da toplumsal konforu kaybetmemek için kimliğini görünmez kılmayı tercih edebiliyor. Ben bunu hiçbir zaman yapmadım.

Çünkü benim için asıl başarı, dünyanın önemli müzelerinde sergi açmak ya da uluslararası sanat dünyasında bir yer edinmekten önce, bütün bunları kendiniz olarak başarabilmektir. Size ait olanı kapının dışında bırakarak içeri girdiğinizde, o kapıdan gerçekten siz girmiş olmazsınız.

Kürt kimliğimi korumak benim için bir başkaldırıdan çok, insanın kendisine karşı dürüstlüğüdür. Ama kimliğinizi inkâr etmenizin beklendiği bir düzende kendiniz olarak kalmak, ister istemez politik bir anlam da kazanır. Ben kimliğimden vazgeçmeden, kimliğimi başkasına karşı bir üstünlük aracına da dönüştürmeden yolumu yürüdüm. Çünkü bir kimliği savunmanın ahlaki değeri, başka kimliklerin var olma hakkını da aynı kararlılıkla savunabildiğiniz yerde başlar.

Bugün geldiğim noktada genç bir Kürt, Ermeni, Rum, Süryani ya da kendisini çoğunluğun dışında hisseden herhangi bir insan benim hikayeme baktığında şunu görebilsin isterim: Dünyada yer edinmek için kendinden eksilmek zorunda değilsin. Başarının bedeli hafızanı, dilini, aileni ya da kimliğini kapının dışında bırakmak olmamalı.

Ben dünyaya kendimden vazgeçerek ulaşmak istemedim. Kendim olarak ulaşmak istedim.

Çünkü gerçek özgürlük, başkasına dönüşerek kabul edilmek değil; kim olduğunu saklamadan, kimseyi de kendine benzemeye zorlamadan eşit biçimde var olabilmektir.

Barış sokağa nasıl inecek, gündelik hayata nasıl yansıyacak? Barışın doğması ve yaşaması için toplumun sorumluluğu nedir?

Ben yıllardır aynı şeyi söylüyorum: Bu ülke savaşı fazlasıyla denedi. Şimdi barışı denemek zorunda. Çünkü savaşın ne getirdiğini biliyoruz; ölümler, kayıplar, göçler, parçalanmış aileler, korkular ve kuşaktan kuşağa devredilen büyük bir hafıza yükü.

Barışın Meclis’te konuşulmasını çok kıymetli buluyorum. Siyaset kurumu sorumluluk almak zorunda. Ama barış yalnızca siyasetçilerin kuracağı bir masa değildir. Meclis’te başlayan iradenin sokağa, eve, okula, üniversiteye, medyaya, sanat dünyasına ve gündelik hayatın diline ulaşması gerekir. Barış sokağa inemiyorsa, insanların birbirine bakışını değiştiremiyorsa eksik kalır.

Benim için barış, insanların birbirini sevmesi demek değildir. Birbirimizi sevmek zorunda değiliz. Ama birbirimizin kimliğine, diline, inancına, hafızasına ve yaşam hakkına saygı göstermek zorundayız. Demokrasi zaten birbirine benzeyen insanların rejimi değildir; farklılıklarıyla birlikte eşit yaşayabilen insanların ortak iradesidir.

Toplumun sorumluluğu burada başlıyor. Çünkü savaşın dili yıllar içinde siyasetin dışına taştı; evlerimize, televizyonlara, sosyal medyaya, hatta gündelik konuşmalarımıza yerleşti. Şimdi barışı kuracaksak önce bu dili değiştirmeliyiz. Ötekileştirmeden, aşağılamadan, geçmişin acılarını yarıştırmadan konuşmayı öğrenmeliyiz. Bir halkın acısını kabul etmek, başka bir halkın acısını küçültmez.

Barış aynı zamanda cesaret ister. Sanatçının, yazarın, akademisyenin, gazetecinin, iş insanının, toplumda sözü olan herkesin konfor alanından çıkıp barışın yanında durması gerekir. Barışı yalnızca sonuç belli olduğunda desteklemek kolaydır; asıl sorumluluk, henüz kırılganken ona sahip çıkabilmektir. Ben barışı romantik bir kavram olarak görmüyorum. Barış hukuk ister, adalet ister, eşit yurttaşlık ister, özgürlük ister ve en önemlisi güçlü bir toplumsal vicdan ister.

Meclis barışın yolunu açabilir. Devlet onun hukukunu kurabilir. Ama barışı yaşatacak olan toplumdur. Çünkü gerçek barış, imzaların atıldığı gün değil; insanların birbirinden korkmadığı gün başlar.

Ahmet Güneştekin Medyascope’a konuştu: “Barış sokağa inemiyorsa, insanların birbirine bakışını değiştiremiyorsa eksik kalır”

MHP’li Celal Adan, Kürt meselesinin hafızasından izler taşıyan eserlerinizin yer aldığı “Kayıp Alfabe” sergisini ziyaret etti. Sanat, farklı siyasi ve toplumsal konumlarda duran insanların birbirlerini anlayabilmesi için nasıl bir karşılaşma zemini kurabilir?

Celal Bey’le yıllara dayanan bir tanışıklığımız var. Kayıp Alfabe sergisini ziyaret ettiğinde eserler üzerinden Türkiye’nin hafızasına, Kürt meselesine ve bugün geldiğimiz noktaya dair bazı başlıkları konuştuk. Siyasi ve insani tecrübesi, serginin taşıdığı hafızayla ilişki kurmasına imkân verdi.

Ben hayatım boyunca hiçbir siyasi partinin taraftarı ya da üyesi olmadım, hiçbir siyasi yapıda görev almadım. Vicdanımı, düşüncemi ve sanatımı bir siyasi liderin ya da gücün iradesine teslim etmedim. Bu bağımsızlık bana doğru bulduğumu destekleme, yanlış bulduğuma ise kimden geldiğine bakmadan itiraz etme özgürlüğü verdi. Her zaman insandan, eşitlikten, halkların ve kimliklerin birlikte yaşama hakkından yana oldum. Sanırım farklı siyasi çevrelerden gördüğüm saygının temelinde de bu bağımsızlık ve tutarlılık var.

Siyasetin farklı kesimlerinden pek çok insanla dostluğum oldu. Bazen birbirimize çok uzak fikirlerdeydik ama farklılıklarımızı insani ve medeni bir ilişkinin önüne koymadık. Düşüncelerime en uzak insanlara karşı bile hakareti bir ifade biçimi olarak kullanmadım; itirazımı, eleştirimi ve öfkemi büyük ölçüde sanatımın diliyle ifade ettim.

Bugün Türkiye’nin silahların susmasını ve kalıcı barışı konuştuğu bir dönemde Celal Adan’ın konumunu önemli buluyorum. Sayın Devlet Bahçeli’ye yakınlığı, Meclis’teki sorumluluğu ve sürecin siyasi aktörlerinden biri olması nedeniyle burada gösterilecek samimi iradenin kıymetli olduğuna inanıyorum. Geçmişte hepimizin itiraz ettiği sözler ve tutumlar oldu. Fakat insanları sonsuza kadar geçmişte söylediklerine mahkûm ederek bir gelecek kuramayız. Değişebilmek ve birbirini yeniden dinleyebilmek demokratik kültürün parçasıdır.

Sanatın açtığı alan da burada çok değerli. Bir sergi salonuna siyasi kimliğinizle girersiniz ama eser sizden oy istemez. Sizi başka bir insanın hafızasına bakmaya çağırır. Siyasetin yıllarca birbirine yaklaştıramadığı insanlar, bazen bir sanat eserinin önünde aynı acıya bakabilir.

Sanat farklı dünyaları birbirine benzetmez; birbirlerini duyabilecekleri kadar yaklaştırır. Barış da aynı fikirde olduğumuz yerde değil, farklılıklarımızla birbirimize tahammül etmeyi ve birbirimizi dinlemeyi öğrendiğimiz yerde başlar.

Tüm taraflardan geçmişin acılarıyla yüklü insanlar var, barış meselesine en çok kafa yoran aydınlardan biri olduğunuz için size bu soruyu da sormak istiyorum. Sizce, geçmişin acılarının ortak geleceğe engel olmasının önüne nasıl geçeceğiz?

Geçmişin acılarını unutarak ortak bir gelecek kuramayız; ama o acıların içinde yaşamaya devam ederek de geleceğe yürüyemeyiz. Mesele unutmak değil, hafızayla nasıl yaşayacağımızı öğrenmek.

Hayatım boyunca hiçbir siyasi yapının içinde olmamam bana geçmişin acılarına tarafların penceresinden değil, insanın ve vicdanın penceresinden bakma özgürlüğü verdi. Kürtlerin yaşadığı acıları kendi hafızamın bir parçası olarak taşıyorum. Ama bir başkasının acısını kabul etmenin benim acımı eksiltmediğini de biliyorum. Acılar arasında hiyerarşi kurmaya başladığımız anda vicdanı kaybederiz.

Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri, uzun yıllar boyunca herkesin kendi hafızasını hakikat, diğerinin hafızasını tehdit olarak görmesi oldu. Oysa ortak gelecek, tek bir hafıza yaratmakla kurulmaz. Farklı hafızaların birbirini inkâr etmeden yan yana yaşayabileceği demokratik bir zemin kurmak gerekir. Bunun için önce hakikatle yüzleşme cesaretine ihtiyacımız var. Devletin, siyasetin, toplumun, aydınların, sanatçıların kendi payına düşen sorumluluğu üstlenmesi gerekir. Adalet olmadan hafıza iyileşmez; hukuk olmadan güven kurulmaz. Ama intikam da adalet değildir. Geleceği geçmişin rövanşına dönüştürürsek çocuklarımıza aynı acıları başka isimlerle miras bırakırız.

Ben sanatta da hayatta da hafızayı bunun için önemsiyorum. Hafıza geçmişte kalmak için değil, aynı yanlışları yeniden yapmamak için vardır. Acıyı bir kimliğin mülkü olmaktan çıkarıp insanlığın ortak vicdanına taşıyabildiğimiz gün, geçmiş bizi ayıran bir duvar olmaktan çıkar ve geleceği kurarken başvuracağımız bir bilgeliğe dönüşür.

Barış geçmişi silmek değildir. Geçmişi bütün hakikatleriyle hatırlayıp, geleceği onun esiri olmadan kurabilme cesaretidir.Çocuklarımıza devretmemiz gereken şey acılarımız değil, o acılardan öğrendiğimiz insanlık olmalı.

Çocukluğunuzda dengbêjlerin tekrarlarla kurduğu ses evreninden etkilendiğinizi anlatmıştınız. Görsel bir sanatçı olarak ses ile ilişkiniz nasıl?

Benim için ses hiçbir zaman yalnızca işitilen bir şey olmadı. Sesin de bir rengi, ritmi, boşluğu ve hafızası olduğuna inanıyorum. Çocukluğumda dinlediğim dengbejler, farkında olmadan bana ilk kompozisyon derslerini verdiler. Aynı sözün, aynı ezginin tekrarlarla her defasında başka bir duyguya dönüşebildiğini orada gördüm. Tekrarın aynılık değil, derinleşme olduğunu öğrendim.Çocuklukta ruhumuza yerleşen sözlü kültür belki bugün eskisi kadar karşımıza çıkmıyor, ama hiçbir zaman kaybolmuyor. Çünkü çocukluğun hafızasına giren hiçbir şey gerçekten susmuyor; yalnızca başka bir zamanda yeniden konuşmak üzere bekliyor.

Eserlerimdeki katmanlar, döngüler ve ritimler de bu sözlü kültürle akrabadır. Dengbej bir hikâyeyi sesiyle katmanlandırır; ben renk, çizgi, yüzey ve ışıkla. O sesi taklit etmiyorum, hafızasını başka bir dile tercüme ediyorum.

Bu ilişki yalnızca Mezopotamya’ya ait değil. Homeros’un destanlarından Afrika’nın sözlü anlatılarına, Anadolu ozanlarından çağdaş müziğe kadar insanlık hafızası ritim ve tekrar üzerinden taşındı. Benim işlerimde de tekrar bir süsleme değil, zamanı ve hafızayı kuran yapıdır. Eserlerime baktığımda sessiz yüzeyler görmüyorum. İçlerinde çocukluğumdan bugüne benimle yolculuk eden sesler var. Dengbejlerin sesi artık orada duyulmuyor olabilir ama ritmi hâlâ yaşıyor. Ben sesi resmetmiyorum, sesin hafızasını görünür kılmaya çalışıyorum.

“Fırsat eşitliği bir gence geleceğini vermek değil, kendi geleceğini kurabilmesinin önündeki engelleri kaldırmak”

Ahmet Güneştekin Medyascope’a konuştu: “Barış sokağa inemiyorsa, insanların birbirine bakışını değiştiremiyorsa eksik kalır”

Güneştekin, Güneştekin Vakfı’nı kendi ismini yaşatacak bir kurumdan çok, kendisinden sonra gelecek insanların yolunu açacak bir zemin olarak gördüğünü söylüyor. Çocukluk ve gençlik yıllarının ekonomik olarak zor koşullarda geçtiğini anlatan Güneştekin, bir gün imkân sahibi olması halinde kendisiyle benzer yollardan geçen çocukların aynı zorluklarla karşılaşmaması için çalışmayı uzun yıllardır hayal ettiğini belirtiyor.

Bugüne kadar burs verdikleri ve eğitimine destek oldukları gençlerin hayatına dokunmanın kendisine büyük bir manevi haz verdiğini söyleyen Güneştekin, fırsat eşitliğini bir gence geleceğini vermek değil, kendi geleceğini kurabilmesi için önündeki engelleri kaldırmak olarak tanımlıyor. Urla’da inşa edilen Güneştekin Art Refinery’yi de bu düşüncenin bir parçası olarak gören sanatçı, burada çocukların, gençlerin, öğrencilerin ve sanatçıların üretip öğrenebileceği ve dünyayla karşılaşabileceği yaşayan bir kültür alanı oluşturmayı amaçladıklarını anlatıyor. Batman’da sanat merkezlerinden uzakta hayal kuran bir çocuk olarak çıktığı yolun başka çocukların dünyaya açılacağı bir kapıya dönüşmesini istediğini belirten Güneştekin, iki kızının da vakfın yönetiminde yer almasının kurumun sonraki kuşaklara aktarılacağına dair umudunu büyüttüğünü söylüyor

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş