Sabri Ciğerli yazdı – Demirtaş’ın perspektifiyle barış: Toplumsal dönüşüm olmadan çözüm mümkün mü?

Bu yazıda, Selahattin Demirtaş’ın Türk-Kürt meselesine dair geliştirdiği çözüm perspektifini ele alarak, meselenin neden yalnızca siyasal değil, aynı zamanda derin bir toplumsal dönüşüm ve ortak yaşam meselesi olduğunu ortaya koymaya çalışacağım.

Demirtaş’a göre asıl mesele, Türkler ile Kürtler arasındaki ortak yaşamın hangi ahlaki, demokratik ve insani değerler temelinde yeniden inşa edileceğidir.

Kalıcı barış nasıl üretilebilir?

Bu nedenle onun çözüm anlayışı, klasik müzakere modellerinin ötesine geçmektedir. Demirtaş’a göre kalıcı barış, toplumların birbirini tanıması, anlaması ve eşit yurttaşlık temelinde yeniden güven ilişkisi kurmasıyla mümkün olabilir.

Çünkü Kürt meselesi yalnızca bir güvenlik ya da temsil sorunu değildir. Problemin özü, Türkiye’de farklı kimliklerin kendilerini ne ölçüde eşit, özgür ve aynı kaderin onurlu ortakları olarak hissedebildiğiyle ilgilidir. Olması gereken, toplumun birbirine bakış biçiminin değişmesidir. Zira zihniyet dönüşmeden, hiçbir siyasal düzenleme tek başına kalıcı barış üretemez.

Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan çatışma ve çözüm deneyimleri de bunu açıkça göstermektedir. Güney Afrika’dan Kuzey İrlanda’ya uzanan deneyimler, gerçek ve sürdürülebilir barışın yalnızca masada imzalanan anlaşmalarla değil, toplumun tüm kesimlerinde yaşanan değişimle mümkün olabileceğini ortaya koymuştur. Özellikle özgürlükleri kısıtlanmış liderlerin geliştirdiği fikirler, toplumların barış fikrine hazırlanmasında belirleyici rol oynamıştır.

Bu noktada Nelson Mandela örneği dikkat çekicidir. Mandela, yıllarca süren hapishane deneyimini yalnızca bir direniş hikâyesine dönüştürmekle kalmamış; farklı halkların kin yerine adaletle, çatışma yerine demokratik uzlaşıyla yeni bir toplumsal düzen kurabileceğini gösteren tarihsel bir siyasal bilinç geliştirmiştir. Mandela’nın “Özgür olmak yalnızca zincirlerinden kurtulmak değil, başkalarının özgürlüğünü tanıyacak şekilde yaşamaktır” yaklaşımı, Demirtaş’ın eşitlik ve karşılıklı tanıma vurgusuyla aynı düşünsel zeminde buluşmaktadır.

Daha derin toplumsal dönüşüm

Selahattin Demirtaş çözümü, bir tarafın diğerine üstün gelmesiyle değil; toplumların birbirini eşit ve özgür biçimde tanıdığı ortak bir yaşam zeminiyle tanımlar. Ona göre mesele yalnızca anayasal düzenlemeler yapmak ya da teknik müzakereler yürütmek değildir, çünkü gerçek barış, kağıt üzerinde imzalanan metinlerden çok daha derin bir toplumsal dönüşüm gerektirir. Halklar birbirinin acısını anlamadıkça, birbirini eşit yurttaş olarak kabul etmedikçe hiçbir siyasal düzen kalıcı olamaz. Bu nedenle Demirtaş’ın yaklaşımında barış, devletin güvenlik politikalarına indirgenen teknik bir mesele değil, birlikte yaşamayı öğrenmenin ahlaki ve insani bir biçimidir. Asıl çözüm, korkunun yerini karşılıklı güvenin; inkarın yerini eşitliğin aldığı bir toplumsal düzen kurabilmektir.

Çünkü yolları kesişmiş ama birbirine yabancı kalmış toplumların uzun vadeli bir barış inşa etmesi son derece zordur.

Yine Demirtaş’ın sıkça vurguladığı gibi, kalıcı barış toplumun içten rızasıyla mümkündür. Ancak bu rıza, eşitlik temelinde kurulduğunda gerçek anlam kazanabilir. Eşitliğin olmadığı yerde rızadan değil, zorunluluktan söz edilebilir. Bu nedenle onun düşüncesinde “tanıma” ve “eşitlik” merkezi bir yere sahiptir.

İnsanlar birbirlerinin hayatlarına, acılarına ve hikâyelerine temas etmediklerinde aralarındaki mesafe yalnızca korunmaz, daha da büyür. Böyle durumlarda toplumlar birbirlerini doğrudan deneyim üzerinden değil, korkular, önyargılar ve siyasal söylemler üzerinden algılamaya başlar. Tam da bu nedenle Demirtaş, toplumsal temasın ve diyaloğun önemini sürekli vurgulamaktadır.

Bugün Kürtler ve Türkler aynı şehirleri paylaşmakta, aynı ekonomik ve toplumsal düzen içinde yaşamaktadır. Ancak fiziksel yakınlık çoğu zaman gerçek bir toplumsal yakınlığa dönüşmemektedir. Selahattin Demirtaş’ın özellikle altını çizdiği gibi, yan yana yaşamak ile birlikte yaşamak aynı şey değildir. Birlikte yaşamak, yalnızca aynı coğrafyada bulunmak değil, birbirinin acısını, sevincini ve varlığını eşit biçimde kabul edebilmektir. Empati yapmaktır.

Bu nedenle Demirtaş’ın “yüzleşme” çağrısı sadece geçmişle hesaplaşma anlamına gelmez. Bu çağrı, aynı zamanda geleceği yeniden kurma zorunluluğudur. Çünkü inkarın sürdüğü yerde ne demokrasi kurulabilir ne de kalıcı bir barış inşa edilebilir. Hakikatle yüzleşmeyen toplumlar, geçmişin yükünü geleceğe taşımaya mahkûm olur.

Martin Luther King’in “barış, adaletin varlığıdır” sözü, Demirtaş’ın yaklaşımında güçlü bir karşılık bulmaktadır. Çünkü adaletin olmadığı yerde kurulan barış, basitçe geçici bir dengeden ibarettir.

Demirtaş’ın yaklaşımında Kürt meselesi aynı zamanda bir demokrasi meselesidir. Dar anlamda Kürtlerin değil, Türkiye’de yaşayan herkesin eşitlik, özgürlük ve onur içinde yaşayıp yaşayamayacağı sorusudur. Bu nedenle Kürt meselesinin çözümü, sadece etnik bir sorunun çözümü değil, Türkiye’nin demokratikleşmesinin temel şartlarından biridir.

Gerçek barış ne zaman başlar?

Türkiye’de “barış süreci” tartışmaları gündeme geldiğinde çoğunlukla siyasal aktörlerin pozisyonları öne çıkmaktadır. Bu anlamda barışın yukarıdan dayatılan bir düzen değil, aşağıdan kurulan toplumsal mutabakat olması gerektiği fikri, Demirtaş’ın siyasal yaklaşımının merkezinde yer alır. Hukuki reformlar ve anayasal güvenceler elbette önemlidir, ancak toplumsal ilişkiler dönüşmeden yapılan düzenlemeler çoğu zaman kırılgan kalmaktadır. Gerçek barış, insanların birbirine bakışının değiştiği yerde başlar.

Demirtaş’ın son yıllarda özellikle öne çıkardığı temel kavramlardan biri de “ortak gelecek” fikridir. Ona göre Türkiye’nin geleceği ayrışmada değil, Türkler ile Kürtlerin demokratik ortak paydada yeniden buluşabilmesindedir. Bu nedenle farklı kimlikleri tehdit olarak gören anlayışın yerine, çoğulculuğu toplumsal zenginlik olarak kabul eden yeni bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç vardır.

Dünya genelindeki çatışma çözümü deneyimleri açıkça göstermektedir ki, kalıcı istikrar ancak hakikat, yüzleşme ve adalet temelinde kurulabilir. Demirtaş’ın siyasal çizgisi de bu üçgen üzerine oturmaktadır.

Geçmiş çözüm süreçlerinin kırılgan kalmasının temel nedenlerinden biri, toplumun sürecin aktif öznesi haline getirilememesidir.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir müzakere süreciyle paralel olarak, toplumun farklı kesimlerini ortak yaşam fikri etrafında yeniden buluşturabilecek zemin hazırlamaktır.

Bu noktada Mahatma Gandhi’nin düşünceleriyle Selahattin Demirtaş’ın yaklaşımı arasında da dikkat çekici bir benzerlik bulunmaktadır. Gandhi’nin barışı dar anlamda siyasal bir sonuç değil, toplumların birbirini insan olarak tanıdığı ahlaki bir dönüşüm süreci olarak görmesi, Demirtaş’ın eşitlik, diyalog ve birlikte yaşam anlayışıyla örtüşmektedir. Gandhi’nin “barışa giden yol yoktur, barışın kendisi yoldur” yaklaşımı da Demirtaş’ın çözümü sırf müzakere masalarında değil, toplumun birbirine bakışının değişmesinde arayan perspektifini tamamlamaktadır.

Çözümü de salt teknik bir süreç olarak değil, toplumların birbirini tanıdığı, anladığı ve eşitlik temelinde yeniden ilişki kurduğu bir dönüşüm modeli olarak ele almaktadır. Demirtaş’ı sıradan bir siyasal figürden ayıran temel unsur da burada ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle temsil ettiği anlam, gündelik siyasetin sınırlarını çoktan aşmıştır. O artık tek başına bir parti lideri değil, Türkiye’de barış düşüncesini yeniden insani, ahlaki ve vicdani bir zemine taşıyan güçlü bir düşünsel figürdür.

Toplum üzerindeki etkisi münhasıran siyasal söylemlerinden de ibaret değildir. O, aynı zamanda düşünce üreten, topluma yeni bir demokratik ufuk açmaya çalışan güçlü bir entelektüel karakterdir. Gerilim ve kutuplaşmanın hakim olduğu bir siyasal atmosferde bile insanları birbirine yaklaştırabilen bu yaklaşım, onun toplumsal etkisini daha da güçlü hale getirmektedir. Onun nazik dili, zarif üslubu, ince mizahı ve insani yaklaşımı, Türkiye’nin farklı toplumsal kesimleri arasında nadir görülen ortak sempati alanı yaratmıştır.

Tarihi yalnızca güç dengeleri değil, insanların yeniden birlikte yaşayabileceklerine inanmasını sağlayan fikirler değiştirir. Bazı isimler vardır ki yalnızca siyaset yapmaz, toplumun vicdanına seslenir, korkunun ve düşmanlığın dilini kırarak ortak bir geleceğin mümkün olduğunu hissettirir. Selahattin Demirtaş da Türkiye’de tam bu anlamda sıradan bir siyasal figürün ötesine geçmiştir. Onun konuşmalarında yalnızca bir liderin söylemi değil; eşit yurttaşlık, ortak yaşam ve onurlu barış arayışının güçlü yankısı vardır. Onun varlığı, uzun yıllar boyunca birbirine karşı konumlandırılmış insanlara, aynı ülkenin içinde birbirini inkar etmeden yaşayabilmenin hâlâ mümkün olduğunu hatırlatmıştır. Bu nedenle o, Türkiye’de barış ihtimalinin yalnızca siyasal değil, aynı zamanda toplumsal ve vicdani en güçlü karşılıklarından biri haline gelmiştir.

Demirtaş’ın siyasal gücü yalnızca temsil ettiği toplumsal tabandan değil, savunduğu demokratik vizyondan beslenmektedir. Türkiye’de yıllardır derinleşen korku, kutuplaşma ve çatışma siyasetine karşı; eşit yurttaşlığı, diyaloğu ve birlikte yaşam fikrini ısrarla savunmuş, bu tavrıyla sıradan bir siyasetçinin çok ötesine geçmiştir. Onu farklı kılan diğer bir özelik de, öfkeyi ve intikam duygusunu büyüten bir dil yerine, toplumun birbirinden uzaklaştırılmış kesimleri arasında köprü kurmaya çalışan cesur ve kapsayıcı bir siyasal anlayış geliştirmesidir. Demirtaş’ın yaklaşımı, siyasetin yalnızca iktidarı ele geçirme mücadelesi değil, aynı zamanda toplumu parçalanmaktan koruma sorumluluğu olduğunu güçlü biçimde ortaya koymaktadır.

Benzer şekilde Vaclav Havel’in “hakikat içinde yaşamak” düşüncesi de Demirtaş’ın yüzleşme ve hakikati esas alma çağrısıyla önemli ölçüde örtüşmektedir. Her iki yaklaşım da, inkar üzerine sürdürülebilir bir gelecek kurulamayacağını göstermektedir.

Bu nedenle onun Türkiye’deki toplumsal karşılığı yalnızca bir siyasi destekten ibaret değildir. Uzun yıllardır birbirinden uzaklaştırılmış insanların yeniden ortak bir gelecek fikrinde buluşabileceğine dair güçlü bir umut da onun etrafında şekillenmektedir. Çünkü toplumların barışa hazırlanmasında bazı isimler yalnızca siyaset üretmez, topluma yeniden güven duygusu kazandırır.

Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde olması, geniş kesimlerce sadece bir devlet kararı olarak değil, vicdanlarda iz bırakan bir mesele olarak görülmektedir, toplum üzerinde bıraktığı etki de büyük ölçüde buradan doğmaktadır.

O artık sadece bir siyasetçi değil; toplumsal dönüşüme ilham veren, düşünsel etkisi güçlü bir aktördür. Konuşmalarında, insanlar yalnızca siyasal bir söylem değil, samimiyet, adalet duygusu ve ortak bir geleceğe dair güçlü bir umut bulmaktadır. Türkiye’nin demokratikleşmesi, toplumsal barışın yeniden kurulması ve adalet temelinde yeni bir siyasal yaşamın inşası açısından güçlü bir simgeye dönüşmüştür

Onun dili ve yaklaşımı, uzun yıllar boyunca birbirinden uzaklaştırılmış farklı toplum kesimlerinin yeniden aynı demokratik zeminde buluşabileceğini göstermiştir. Bu nedenle o, yalnızca bir muhalefet figürü değil, Türkiye’nin uzun süredir ihtiyaç duyduğu toplumsal normalleşme arayışının en sahici ve en güçlü temsilcisi haline gelmiştir.

Bu noktada Demirtaş ile Antonio Gramsci arasında kurulan paralellik anlamlıdır. Gramsci’nin hapishane koşullarında geliştirdiği düşünceler nasıl yalnızca kendi dönemini değil, sonraki kuşakların siyasal düsüncesini de etkilediyse, Demirtaş’ın cezaevinden yaptığı değerlendirmeler Türk-Kürt ilişkilerinde eşitlik, yüzleşme ve ortak gelecek fikrini daha güçlü biçimde görünür hale getirmiş, Türkiye’nin temel meselelerine dair düşünsel zemini derinleştirmiştir. Bu yönüyle, sadece güncel siyasetin değil, Türkiye’nin demokratik hafızasının da önemli isimlerinden biri haline gelmiştir. Çünkü düşünce, fiziksel sınırların ötesinde bir etkiye sahiptir.

Onun özgürlüğü bireysel bir adalet talebi olarak değerlendirilemez, aynı zamanda Türkiye’de demokratik ortak yaşam fikrinin yeniden güçlenmesi açısından tarihsel bir anlam taşımaktadır.

Sonuç olarak Selahattin Demirtaş, artık yalnızca bir siyasal aktör olarak değerlendirilemeyecek ölçüde tarihsel bir anlam taşımaktadır. O, Türkiye’de barışının toplumsal zeminde yeniden kurulabilmesi açısından ortaya çıkan en güçlü demokratik ve düşünsel figürlerden biridir. Çünkü bazı insanlar yalnızca siyaset yapmaz, yaşadıkları dönemin vicdanını, hafızasını ve geleceğe dair ortak umutlarını temsil ederler. Selahattin Demirtaş’ın Türkiye’de taşıdığı tarihsel anlam tam da burada ortaya çıkmaktadır. Milyonlarca insanın onun sözlerinde kendisine yakın, samimi ve adil bir gelecek umudu hissetmesinin nedeni de budur.

Bu makaleyi neden Selahattin Demirtaş’a adadım?

Çünkü bizim toplumumuzda kötü bir alışkanlık var. İnsanların değerini ancak onları kaybettikten sonra anlıyoruz. Ardından övgüler diziyor, kıymetli yazılar yazıyor, geç kalmış bir vefa göstermeye çalışıyoruz.

Ben bunun tersini yapmak istedim.

Selahattin Demirtaş’ın daha şimdiden çok değerli bir insan olduğuna, güçlü fikirlere sahip bulunduğuna ve her şeyden önce insan tarafını hiçbir zaman kaybetmediğine inanıyorum. Bu nedenle bu yazıyı kaleme aldım.

İsterim ki herkes bunu böyle anlasın. Bu bir siyasî hesap değil, bir insanın değerini zamanında teslim etme çabasıdır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.