Kusura bakmayın, bu yazı biraz ‘şahsi’ olmak zorunda. Çünkü ağzımın tadı yok ve fakat yazı beklemez. Yazmak mecburiyetindeyim.
Eskiden ‘fıkra muharrirliği’ başlı başına bir edebiyat dalıydı, bu nedenle bu alanın başlıca ürünlerini bugün şair, denemeci, piyes yazarı olarak tanıdığınız nice isim ortaya koymuştur.
Cevat Fehmi (Başkut) gibi, Haldun Taner ustamız gibi, vb.
Ustalar, sonraki kuşaklara ‘zorunda kalmadıkları müddetçe yazılarında kendilerinden bahsetmeme’ şiarını armağan ettiler ama Türk basınında patronaj ilişkileri son derece sakat olduğundan ve herkes de benim gibi deli olmadığından, vakvakları ürkütmeme politikası doğrultusunda hareket edildi, bunun sonucu da birkaç istisna harici herkesin aşk meşk, çiçek böcek kabilinden ‘kitsch edebiyat’ döktürmesi oldu.
O nedenle, özür diliyorum çünkü kısacık da olsa değinmek zorundayım: Ayıptır bahsetmesi ve de herkesin derdi kendine yeter ama, muhterem pederim bir süredir damar tıkanıklığı sorunu ile cebelleşiyor.
Yani, hasta. Durumu ‘ağır’ değil, ama, hasta.
Bu mendebur hastalık hem yılların getirdiği beden yorgunluğundan hem de ‘zararlı tüketim’ denilen ürünlerin fazlaca kullanılmasından dolayı oluyormuş. Yani, içki ve cıgara kullanımı etkili.
‘Kullanmayınız’ deyip kendi kendimi ve sizleri eşek yerine koyacak değilim, ayarında içiniz efendim. Sağlığa zararlıdır, bunu zaten biliyorsunuz da ‘yaş kemale erince’ faturasını ödemek birazcık koyabilir.
Şansımız, bu hastalığın kalp gibi daha hayati bir bölgede değil de ayak bölgesinde çıkmış olması. Bu da herhalde Tanrı’nın bir lütfu, ya da ihtimal hesaplarında şansımızın yaver gitmesi.
Her neyse, babamın anjiyo olması gerekli. Bu teşhisi kendimiz koymadık tabii, çözümün bu olduğu konusunda görüşebildiğimiz doktorlar mutabık kaldılar.
Aslında bu son derece basit bir işlem.
Ancak bunu yapamıyoruz. Çünkü anlı şanlı devlet büyüklerimiz, CHP’ye ‘mutlak butlan’ kararı çıkarıp Kemal Bey’i başkan yapacaklar diye bayram tatilini bağlayıp dokuz günlük bir izin verdiler.

Elbette ki memur da insandır ama koskoca dokuz gün boyunca tüm devlet hastanelerinin polikliniklerinin kapalı olması neyle açıklanabilir Allah aşkına? Çapaçullukla, rezillikle, disiplinsizlik ve düzensizlikle, olmasın sakın?
Acil bölümlerinde insanlara yardımcı olmaya çalışan asistan doktorların durumu, tedavi olmak için ‘yar bana bir doktor medet’ diye kıvranan hastaların durumundan daha acıklı.
Hemen Allah korusun ve de Allah sağlık versin, daha ağır ‘operasyonlar’, harekâtlar ve ameliyatlar bekleyen hastalarımız da var. Ya onlar ne halt edeceklerdir? Adalet Ağaoğlu’nun bir romanına ismini verdiği deyişle, ‘ölmeye mi yatacaklardır?’
Sizi randevu sistemine yönlendiriyorlar. Oradan randevu almaya kalktınız diyelim, en az 10 gün beklemek mecburiyetindesiniz! Kimi zaman bu süre aylar sonrasına tekabül edebiliyor, yaa… Ve işin kötü yanı, bir defa muayene olarak işin içinden çıkamıyorsunuz. Doktorlar, lumpenlerce dövülmeden işlerini yapabilmeye gayret etmenin ezgin gururuyla, ince eleyip sık dokumaya çalışıyorlar.
Evet, ‘SSK hastanelerinde ölümü bekleyenler’ yok belki artık, onlarla röportaj yapacak bir Savaş Ay da yok ama zaten buna gerek de kalmadı: İnsanlar ölümü evlerinde beklemeye koyuldular!
Hükümetin sağlık politikası, budur. ‘Şehir hastaneleri’ bir çözüm değil, çözümsüzlüğün itirafıdır. Üstelik, ‘kıyak’ geçilen kimi özel hastanelerin basit bir anjiyo işlemine 400 bin, 500 bin TL gibi fiyatlar çektiklerini duysanız, herhalde mideniz de bulanır.
İmdi… ‘Bu kitapta sen neredesin?’ diye bir şiir kitabı vardı. Soralım: ‘Bu hengamede muhalefet nerededir?’
Evet, nedir muhalefetin sağlık politikası?
Çıkmaz ayın son çarşambasında iktidara gelirlerse ne yapacaklar?
Kemal Bey seçimleri kazanırsa ne yapmayı planlıyor? Öyle bir umudu ve isteği yoksa ne diye ortalığı birbirine katmıştır, evinde oturup efendi efendi anılarını yazmak varken?
Ekrem İmamoğlu-Özgür Özel ortaklığı ne yapacak, Lenin’e mi danışacak yoksa ‘askeri olduklarını’ söyledikleri Mustafa Kemal’e mi? Dr. Rıza Nur mu bulacaklar sağlık bakanı olarak, yoksa bir zamanların ilkokul mezunu sosyal demokrat bazı bakanlarına benzer bir haybeciyi mi getireceklerdir o mevkiye?
Özgür Bey’in bir gölge kabinesi vardı, orada da bu işlerden sorumlu bir bakan vardır elbet… O kişinin ismini teklemeden bilebilen biri çıkarsa ortaya, ona bir sıkımlık İpana diş macunu hediye etmeyi planlıyorum.
Peki… Milliyetçi arkadaşlarımız ne söylüyorlar bu hususta? Kutadgubilig ya da Miskin Yunus’un kalp-damar cerrahi konusunda bir fikri yoktu ki cancağızım… Smack Pack! Hay bin kunduz!
Dr. Abdullah Cevdet gibilerden bir adam bulsalar, ı ıh, gene olmaz… Merhuma ait olduğu ileri sürülen bazı fikirler bugün hiç yakışık almaz vallahi.
Yoksa ‘milliyetçilerin adamı Connolly mi olacak sağlık bakanı? Bir tarihte MHP’den bir yamyam sağlık bakanı olmuştu da 1999 depremi sonrası kan verip yardımcı olmak isteyen Yunanlıları ‘bizim gâvur kanına ihtiyacımız yok’ diye geri çevirmişti.
İYİ Parti’den bir ‘merkez sağ’ yaratmak isteyen akademisyen dostlarımız ne diyorlar? Özelleştirmeye devam mı, yoksa işi tümden devlete mi devredelim? Ayn Rand ne düşünüyor? Ebu Hureyre bir şey demiş mi? (Yerli ve milli muhaliflik olsun ağabey.)
Şimdi çıkıp post post akademisyen arkadaşlara bir kılçık atacağım, beni de post post ‘yetmez ama evetçi’ ilan edecekler, öp babanın elini. Bir de Atatürk’ün ve İnönü’nün sağlık politikasından falan dem vurabilirler, işte aşı haftası, Behçet hastalığının keşfi falan.
‘Topuk kanı aldırmak istemeyen’ milyonların olduğu bir ülkede çok işe yaramıştır bu uygulamalar, çoook…
İslamcıların durumu daha beter, İbn-i Sina kan dolaşımını reddetmişti… Hem zaten, bir hanım doktorun bir erkek hastaya ‘temas etmesi’ gerekmiyor mu efendim tedavi için? Allah günah yazmaz mı? Lamba da şişesiz yanmaz mı? Bu konuda hapiste çürümekte olan Adnan’ın ve onun has adamı Dr. Oktay’ın fikri müthiş önemlidir bizce…
Dileyen Dr. Haydar Dümen’e de danışabilir diyecektim ama, ‘o şimdi merhum’. Ben sosyal demokratlardan çok çektiğim için ille de Dr. Nurettin diyorum, fakat talihsizlik peşimi bırakmıyor: Beyefendi ‘kulak burun boğaz mütehassısı’ idi, işimizi görmez…
Bu arada sosyalistler de ‘kanser tedavisi ve bebek ölümlerini engellemedeki başarısı dolayısıyla Küba’ya yollayacaklardır herhalde hastaları. Dr. Şefik Hüsnü de Dr. Kıvılcımlı da toprak altında olduklarına göre… Maocu dostlar doğrudan öldürerek bu sorunu diyalektik açıdan ortadan kaldırabilirler aslında, akıllarında bulunsun.
Kürt çevrelerinde iyi tanınan dostlarımız da bu konularda suskun kalıyorlar. Oysa ‘Terörsüz Türkiye’ vetiresinde olduğumuz şu önemli günlerde, birazcık da olsa Kürt vatandaşlarımızın sorunlarına eğilmek lazım değil midir? Belki de Öcalan’ın sağlığı, tüm Kürt halkının sağlığı anlamına geldiğinden ve bu iki durum ‘içkin olduğundan’, böyle bir gereksinmesi yoktur arkadaşların.
Peki, ‘politikası’ olmayan siyasal partileri ben niye ciddiye alayım? Benim oyumla kıyak hayatlar sürenler, benim vergilerimle beslenip iş miş üretmeyenler, dahası yolunda giden sistemleri bozanlar benim ilgi alanıma niye girsin?
Kızmayın, düşünün: Bu acıklı güldürü sizin ne işinize yarıyor yahu? Sizi vatandaş olarak, birey olarak, insan olarak kabul etmeyenlere ne diye vaktinizi ayırıyorsunuz?
Fakat tabii, lafımızı tersinden anlayan serdengeçtiler de bulunacaktır. Onlar için de bir iki laf edelim:
Yahu biz, sırf dahiliye doktoru olduğu için Namık Gedik’i dahiliye vekili (İçişleri bakanı) ilan etmiş ve sonra da adamcağızı yıldırıp intihara zorlamış necip bir milletin evlatları değil miyiz?
Hem hastalık ne ki ağabey? O Türk’ün asil gücünü gördü mü ki? Ne güzel kavunlarımız karpuzlarımız, muhalif kuvvacılarımız, magazinci karılarımız, Efes Antik Kenti’miz, Yaşar Kemal’imiz ve Orhan Pamuk’umuz ve Sertab’ımız ve denize donuyla giren milyonlarca köy kökenli lumpenimiz var. Bizimkilerin maslahatı bir görsün, hastalık falan kalmaz ortada!
Biz sağlıklı ve çevik vücutlarımızla at üzerinde kılıç kalkan sallaya sallaya İstanbul’u almadık mı? Orta Asya’dan bir kısrak başı gibi diyar-ı Anadolu’ya avdet eylemedik mi? Elbet bu tarz-ı siyasetle Avrupa Birliği’ne de gireriz.
Siz hasta olduğunu beyan edenlere bakmayın, onlar dahili ve harici bedhahlar.
Bir zamanlar Şair Eşref, Sultan Abdülhamid’e ‘elde zulmetmeye ahali kalmıyor’ şeklinde bir uyarıda bulunmuştu ama şimdi kim şeyine takar Şair Eşref’i? Biz bize yeteriz ağabey.
Evet efendim, sizi aldattığım için özür dilerim: ‘Bugün ağzımın tadı yok’ dedim. Bu kelek memlekette başka ne gün ağzımızın tadı var ki?














