Türkiye, Kürtler ve Ortadoğu son iki yılda baş döndürücü bir hızla değişti. Suriye’de Esad rejimi çöktü. İsrail, Lübnan, Gazze ve Suriye’de hem coğrafi hem de askeri üstünlük sağladı. İran rejimi ciddi ve belki de geri döndürülemez bir çözülme sürecine girdi. Türkiye’de ise Cumhuriyet’in kurucu partisine fiilen el konuldu. Artık önümüzde biri “öz CHP”, diğeri ise henüz tam olarak ne olduğu belli olmayan iki farklı siyasi yapı var.
Ortadoğu böylesine büyük dönüşümler yaşarken, bölgenin tam merkezinde yer alan Kürtlerin ve Kürdistan coğrafyasının bu gelişmelerden etkilenmemesi elbette düşünülemez. Bu değişimlerin en önemlilerinden biri, on yılı aşkın süredir varlığını sürdüren Rojava deneyiminin önemli ölçüde hareket alanını kaybetmesi oldu. Kürt kamuoyunda derin bir hayal kırıklığı yaratan bu gelişme, Türkiye devletinin Abdullah Öcalan ile uzun süredir yürüttüğü diyalog sürecine ve PKK’nin kendisini feshetmeye hazır olduğunu, hatta teknik olarak bu kararı aldığını açıklamasına denk gelince, doğal olarak büyük kaygılar, eleştiriler, korkular ve suçlamalar ortaya çıktı.
Bu eleştirilerin ortak noktası ise, Kürtlerin “oyuna geldiği” ve yürütülen süreçte kültürel haklar da dâhil olmak üzere hiçbir somut talebin yer almadığı iddiasıdır. Doğal olarak bu eleştirilerin temel muhatabı da, Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle PKK’nin “kurucu önderi” Abdullah Öcalan’dır. Çünkü Öcalan, uzun süredir Kürt meselesini yalnızca kültürel haklar üzerinden tanımlayan yaklaşımı açık biçimde reddetmektedir. Başka bir ifadeyle, eleştirilerin önemli bir kısmı Öcalan’ın neyi talep ettiğinden çok, neyi talep etmediğine odaklanmaktadır. Anadilde eğitim, kültürel özerklik veya benzeri taleplerin açık biçimde dile getirilmemesi, birçok kişi tarafından bir eksiklik olarak görülmektedir. Oysa bu eleştiriler, farkında olmadan, Kürt meselesini esas olarak kültürel haklar ekseninde değerlendiren kültüralist bir varsayımdan hareket etmektedir.
Burada önemli bir noktayı belirtmek gerekir. Bu eleştirilerin büyük çoğunluğunun samimi olduğu ve kötü niyet taşımadığı kanaatindeyim. Ancak Ortadoğu’nun siyasal kültürü, yapıcı eleştiriyi çoğu zaman yıkıcı ve sert bir dile dönüştürmektedir. Sorun çoğu zaman eleştirinin içeriğinden çok üslubundadır.
Örneğin, sevdiğiniz bir insanı yüksek sesle eleştirmeniz, paradoksal biçimde ona verdiğiniz değerin bir göstergesi olabilir. Eleştiri çoğu zaman yalnızca karşı tarafı değerlendirme biçimi değildir; aynı zamanda eleştiriyi yapan kişinin korkularını, kaygılarını ve beklentilerini de yansıtır. Bu nedenle birçok eleştiri, aslında bir endişe beyanı niteliği taşır. Muhatap açısından ise bu durum kolaylıkla kişisel bir saldırı veya duygusal bir karşı duruş olarak algılanabilir.
Burada elbette kötü niyetli veya kronik muhalefeti kastetmiyorum. Çünkü bu yaklaşım, mahiyeti gereği yapılacak her türlü analizi peşinen reddeder. Benim üzerinde durduğum kesim, Kürt meselesinin geleceği konusunda samimi kaygılar taşıyan ve süreci bu kaygılar üzerinden değerlendiren geniş bir kitledir.

Kültüralist argüman nedir?
Şimdi yukarida ifade etmeye çalıştığım “kültüralist” sığlığa geri dönelim. Burada “kültüralist” derken, Kürt meselesini yalnızca dil, eğitim, kültürel ifade ve sembolik tanınma gibi taleplere indirgeyen yaklaşımı kastediyorum. Elbette bu haklar önemlidir ve hiçbir şekilde küçümsenemez. Ancak sorun, bu hakların önemsiz olması değil; Kürt meselesinin bütününü açıklamaya ve çözmeye yetmemesidir.
Kültürel haklar talep etmemek ile bir halkın varlık ve hak mücadelesini yalnızca kültürel taleplere indirgemek birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Kürtler, nüfusları, yaşadıkları geniş coğrafya ve tarihsel tecrübeleri itibarıyla büyük bir potansiyele sahip bir halktır. Dolayısıyla Kürt meselesini yalnızca kültürel haklar çerçevesinde ele almak hem gerçekçi değildir hem de Kürtlüğün tarihsel ve siyasal niteliğini göz ardı etmektedir.
Bunu bir örnekle açıklamaya çalışayım.
Kuzey Afrika’da, özellikle Fas’ta, nüfusun önemli bir bölümünü Amazighler (tarihsel olarak Berberler olarak bilinen halk) oluşturur. İlk bakışta Amazighlerin yaşadığı deneyim ile Kürtlerin Türkiye’de yaşadığı deneyim arasında bazı benzerlikler görmek mümkündür. Amazighler de uzun yıllar boyunca ayrımcılığa maruz kalmış, dilleri ve kültürel kimlikleri resmî Arap kimliği içinde eritilmeye çalışılmıştır. Son yıllarda ise başta Fas olmak üzere birçok Kuzey Afrika ülkesi Amazigh kimliğini tanımış, dillerine resmî statü vermiş ve bu dilde eğitimin önünü açmıştır. Fas’ın 2011 Anayasası ile Tamazight’ın resmî dil olarak kabul edilmesi bunun en önemli örneğidir. Kültürel tanınma mı dediniz? İşte size güçlü bir örnek.
Bu reformlar, uzun süre inkâr edilen Amazigh kimliği açısından son derece değerli ve olumlu gelişmelerdir. Sorun bunların yetersiz olması değildir; nitekim pratikte ayrımcılık ve eşitsizlik önemli ölçüde devam etmektedir. Asıl mesele, Kürtler ile Amazighlerin aynı tarihsel ve siyasal kategoriye ait topluluklar olmamasıdır.
Etnik siyaset ve çatışma literatüründe Amazighler gibi birçok topluluk çoğunlukla “yerli halklar” (indigenous peoples) kategorisinde değerlendirilirken, Kürtler daha çok “etno-ulusal” (ethno-national) bir halk olarak tanımlanır. Elbette bu kategoriler arasında kesin sınırlar yoktur ve bazı durumlarda örtüşmeler görülebilir. Ancak Kürtleri farklı kılan temel unsur; nüfuslarının büyüklüğü, yaşadıkları coğrafyanın bütünlüğü ve yüzyıllara yayılan siyasal örgütlenme tecrübeleridir.
Yerli halklar çoğu zaman belirli bölgelerde yaşayan, dağınık yerleşimlere sahip ve tarihsel olarak daha çok yerel özerklik biçimleri geliştirmiş topluluklardır. Fas, Amazigh nüfusunun büyüklüğü bakımından istisnai bir örnek olsa da, Amazighler ülkenin farklı bölgelerine dağılmış durumdadır ve bütünlüklü bir siyasal coğrafya oluşturmaları oldukça zordur. Benzer şekilde, Meksika’nın güneyindeki Chiapas başta olmak üzere birçok yerli topluluk hem nüfus hem de coğrafi yoğunluk bakımından daha sınırlı bir yapıya sahiptir.
Bu nedenle kültürel haklara dayalı çözümler, birçok yerli halk açısından hem devletler hem de ilgili topluluklar için makul ve uygulanabilir bir uzlaşma zemini oluşturabilir.
Kürtler açısından ise aynı yaklaşım hem yetersiz hem de yanıltıcıdır. Kültüralist çerçeve Kürt meselesine dar gelmektedir. Çünkü Kürtler, birçok yerli halktan farklı olarak, üç temel özelliğe sahiptir. Birincisi, milyonlarca insandan oluşan büyük bir nüfusa sahiptirler. İkincisi, tarihsel süreklilik gösteren geniş ve büyük ölçüde bütünlüklü bir coğrafyada yaşamaktadırlar. Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, devlet benzeri siyasal örgütlenmeler ve özerk yönetimler konusunda uzun bir tarihsel tecrübeye sahiptirler. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine kadar Kürt emirlikleri ve beylikleri, yüzyıllar boyunca belirli ölçülerde özerk siyasal yapılar olarak varlıklarını sürdürmüş ve Kürtlere güçlü bir siyasal miras bırakmıştır. Buna, son yüzyılda gelişen Kürt siyasal örgütlenmeleri de eklemek gerekir. Tüm tarihsel kesintilere, baskılara ve tasfiye girişimlerine rağmen, çağdaş Kürt hareketleri, Kürtlerin yüzyıllara uzanan siyasal tecrübesinin devamı niteliğindedir. Bu hareketler, geleneksel Kürt siyasal mirasını modern çağın ideolojik ve örgütsel biçimlerine uyarlayarak yeniden üretmiştir.
Dolayısıyla Kürt meselesini yalnızca kültürel haklara indirgemek, Kürtlüğün tarihsel ve siyasal kapasitesini görmezden gelmektir. Böyle bir çerçeve yalnızca analitik olarak eksik değildir; aynı zamanda siyasal olarak da sınırlandırıcıdır. Kürtlerin nüfusu, coğrafyası ve tarihsel devlet tecrübesi dikkate alındığında, meşru ve demokratik bir anayasal düzen içinde Kürtler, yalnızca kültürel haklarla sınırlı bir çerçeveyi çok rahat aşabilecek siyasal ve toplumsal kapasiteye sahiptir.
Tam da bu nedenle tartışılması gereken mesele, Kürtlere hangi kültürel hakların verileceği değildir. Asıl soru şudur: Türkiye, tarihsel ve siyasal bir halk olarak Kürtleri hangi anayasal çerçevede tanımlayacaktır? Kürtlüğün meşru bir siyasal kimlik olarak anayasal düzende nasıl yer bulacağı ve bu statünün demokratik kurumlar aracılığıyla nasıl güvence altına alınacağıdır. Kültürel haklar, demokratik bir çözümün önemli bir parçası olsa da onun tamamı değildir. Kürt meselesi, özünde tarihsel bir halkın anayasal ve siyasal statüsüyle ilgili bir meselesidir.
Bu nedenle, bugün yürütülen tartışmalarda asıl eksik olan şey kültürel talepler değil; Kürtlüğü meşru bir siyasal topluluk olarak tanıyan ve bu gerçeklik üzerine inşa edilecek demokratik bir anayasal tahayyüldür. Elbette böyle bir tahayyülün kısa vadede hayata geçirilmesi gerçekçi değildir. Tam da bu nedenle, Öcalan’a yöneltilen eleştirilerin önemli bir kısmının (kötü niyetli olanlar hariç) bu uzun vadeli perspektifi göz önünde bulundurmasında fayda vardır.










