Mehmet Gürses yazdı: Kürtlerin Filistinleşmesi riski üzerine bazı gözlemler

Konunun önemi ve hassasiyeti, ayrıca maksatlı ya da maksatsız teorik ve kavramsal mecrasından çıkarılmasını önlemek adına, sosyal bilimlerin en temel unsuruyla başlayalım: Kullandığımız kavramları tanımlayarak.

Önce en kolay kavramdan başlayalım, yani “risk.” Bu terim öncelikle bir olasılık, ihtimal, ya da oranlama hesabının parçasıdır. Yani bir şeyin olma riski, olmama riskine kıyasla anlaşılabilir. Risk unsurunu oluşturan faktörlerin ne olduğunun açıklanması ve hangi şartlarda bu faktörlerin artış ya da azalış göstereceğinin tespit edilmesi gerekir. Aşağıda açıklayacağım gibi, Kürtlerin “Filistinleşme” riskinin var olduğunu, ancak bu riskin belirli koşullar altında ciddi bir hâl alacağını belirtmek istiyorum.

İkinci kavram ise “Kürtler.” “Kim bu Kürtler ve ne istiyorlar?” konusunu Medyascope’un okuyucusuna anlatmam hem abesle iştigal hem de saygısızlık olur. Hatta daha ileri giderek şunu söylemek mümkün: Kürtlerin kim olduğunu, neyi temsil ettiğini ve hangi talepleri olduğunu belki de en iyi Türkiye toplumu bilir. Çünkü bütün Kürt coğrafyasında dominant grupla en çok çatışan, ama aynı zamanda ona en çok benzeyen Kürtler, Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürtlerdir. Bunun nedenlerini şimdilik bir kenara bırakarak, bu yazının en hassas kavramı olan “Filistinleşme”den ne kastettiğimi açıklayayım.

Bu kavram yazının ana konusudur ve aynı zamanda esnetilmeye ve maksadı dışında kullanılmaya en yatkın olanıdır. “Filistinleşme”nin, benim gördüğüm kadarıyla, üç temel boyutu vardır.

İlki coğrafidir. Yani, bir halkı halk yapan esas unsurlardan biri olan toprakla ilgilidir. Filistinleşme bu anlamda topraksal bütünlüğün kaybolmasını ifade eder. Kısa bir Google arama, Filistin’in nasıl dilimlenmiş, adeta İsviçre peyniri gibi parçalanmış bir yapıya dönüştüğünü ve Filistinlilerin yaşam alanının ciddi şekilde sınırlandığını gösterecektir.

Filistinleşmenin ikinci unsuru siyasidir. Tıpkı coğrafi Filistinleşme gibi, burada da parçalı, dağılmış, birbirleriyle çelişen ve irili ufaklı siyasi yapılanmalar söz konusudur.

Üçüncü unsur ise toplumsaldır. Bu unsur, ilk iki boyutun kısmen bir sonucu olmakla birlikte, aynı zamanda onları daha da derinleştiren bir niteliğe sahiptir. Ancak diğer iki unsura kıyasla daha zor gözlemlenebilir. Coğrafi boyut oldukça somuttur. Bir haritaya bakmanız bu boyutu bütün çıplaklığıyla, hatta gözünüzü acıtacak derecede, görmeniz için yeterlidir. Siyasi boyut temsil iddiasındaki aktörlerin çokluğu ve aralarındaki çelişkiler üzerinden anlaşılabilir. Toplumsal boyut ise daha çok bir ruh hâlini ifade eder; çaresizlikle öfkenin iç içe geçtiği bir ruh hâlini. Ya da başı boş, rotasız bir öfke durumunu. Bu nedenle hem ölçülmesi hem de aşılması daha zordur. Filistinleşme bu üç unsurun birbirini beslemesiyle ortaya çıkan, hem nesnel hem de psikolojik bir durumu ifade eder.

Kürtlerin “Filistinleşme” riski neyi ifade eder?

Peki, Kürtlerin “Filistinleşmesi” riski neyi ifade eder ve ne kadar gerçekçidir? Kürtlerin belki de en önemli avantajı coğrafyalarının ve nüfuslarının büyüklüğüdür. Kürt coğrafyasının devasa büyüklüğünü, yani İran’ın güney-güneydoğusundan Akdeniz’e kadar uzanan geniş coğrafi bloğu bir kenara bıraksak bile, bu coğrafyanın en küçük parçası olan Rojava dahi tek başına mevcut durumda Batı Şeria ve Gazze’nin toplamından kat kat daha büyüktür. Hatta son 10 yıldaki kısmi coğrafi parçalanmışlığa rağmen —yani Afrin’i denklem dışında tuttuğunuzda ve Kobane’nin kısmi coğrafi izolasyonunu göz önüne aldığınızda bile— Rojava hem coğrafi büyüklük hem de bütünlük açısından Filistin’e kıyasla çok daha avantajlı durumdadır. 

Bu coğrafi büyüklük ve bütünlük elbette zamanla aşınmaya müsaittir ve bazı olası senaryolarda parçalanma riski barındırır. Bu anlamda en büyük risk, Rojava’nın Irak Kurdistan Bölgesi ile coğrafi bağının kopmasıdır. Bu risk tamamen yok değildir; ancak gerçekleşme ihtimali hem oldukça düşüktür hem de gerçekleşse bile sürdürülmesi zordur. Çünkü böyle bir kopuşun oluşması ve tesisi hem coğrafi, hem askeri hem de ekonomik açıdan son derece maliyetli olacaktır.

İran Kürtleri belki de en fazla bölünmüş olan grup

İkinci unsur olan siyasi bölünmüşlük açısından bakıldığında, Kürtlerin çok sayıda siyasi oluşuma sahip olduğu bir gerçektir. Ancak hem Kürtlerin hem de diğer aktörlerin ileri sürdüğü “Kürtler bölük pörçük” tezi eksik olup nesnel gerçeklikle tam olarak örtüşmemektedir. Kürtleri temsil eden siyasi ve askerî oluşumların sayısı esas alındığında, İran Kürtleri belki de en fazla bölünmüş olan gruptur. Buna rağmen, coğrafyanın ve nüfusun büyüklüğü dikkate alındığında, Filistin ile kıyaslandığında daha belirgin bir “bütünlük” hâlinin var olduğu görülür. Filistin yaklaşık 6.000 km² iken İran’daki Kürt bölgeleri 100.000 km²’den fazladır. Aynı şekilde nüfus açısından da İran’daki Kürtler, Batı Şeria ve Gazze’de yaşayan Filistinlilerden çok daha kalabalıktır. Dolayısıyla nüfus ve coğrafya dikkate alındığında, Kürtlerin “bölünmüş” olduğu tezi eksiktir, abartılıdır ve bu nedenle, yanlıştır.

Bu durum elbette mevcut yapının ideal olduğu anlamına gelmez. Ancak Kürtler bu durumu dile getirirken daha çok gönüllerindeki “birlik” idealine atıf yaparken, diğer aktörler bunu çoğu zaman bir propaganda aracı olarak kullanmakta ve Kürtleri siyasal olarak zayıf göstermek istemektedir. Sonuç olarak, siyasi birlik arzu edilen düzeyden uzak olmakla birlikte, iddia edildiği kadar vahim bir parçalanmışlık söz konusu değildir.

Benim asıl dikkat çekmek istediğim ise Filistinleşmenin psikolojik boyutudur. Bu unsur, yukarıda da belirtildiği gibi, hem gözlemlenmesi daha zor hem de sonuçları itibarıyla daha vahim bir durumdur. Özellikle son dönemde, Rojava’daki gelişmelerin Kürtler açısından olumsuz seyretmesi ve Türkiye’deki “terörsüz Türkiye” sürecinin somut adımlardan uzak kalması —hatta söylem düzeyinde dahi Kürtleri tatmin etmekten uzak olması— ciddi bir belirsizlik ortamı yaratmıştır. Bu belirsizlik, Kürt toplumunda derin bir psikolojik yara açma potansiyeline sahiptir.

Kürtlerin “Filistinleşmesi” kim için riskli?

Filistinleşmenin bu boyutu, ince ve etkili bir şekilde propaganda amacıyla kullanılabilmektedir. Bu yönüyle Kürtler ciddi anlamda bir “Filistinleşme sendromu” ile karşı karşıyadır. Kürtler açısından asıl risk burada yatmaktadır. Bu durumun devam etmesi ve derinleşmesi, Kürt siyasetini giderek zayıflatma riski taşır ve zamanla ikinci unsur olan siyasi bölünmüşlüğü ve “temsiliyetsizliği” de beraberinde getirebilir. Bu durum mevcut halin devamını ilgili aktörler açısından son derece riskli kılacaktır ve somut adımların atılmaması halinde son dönemdeki “çatışmasızlık” sürecini son derece zorlayacaktır. 

Bu anlamda, tüm ilgili siyasal ve toplumsal aktörlere, yani devlete, hükümete, muhalefete, Kürt hareketine ve Türklere, önemli sorumluluklar düşmektedir. Ama sorumluğun ve yükün en ağırı Kürt sokağına düşmektedir. Değişen dengeler ve koşullar ışığında hak ve demokrasi mücadelesine yeni bir biçim kazandırmayı, dönüşebilmeyi ve kısa vadeli, duygusal tepkilerden uzak durmayı başarmak gerekmektedir. Kuşkusuz bu, kâğıt üzerinde yazıldığı kadar kolay değildir. Ancak Kürt olmak zaten uzun zamandır hiç kolay olmadı. Kürt sokağı bu sorunun farkında olacak ve yukarıda değindiğim Filistinleşmenin psikolojik boyutunu aşabilecek tarihsel tecrübeye ve toplumsal hafızaya sahiptir.

Bitirirken iki önemli noktaya vurgu yapmakta fayda var. İlk olarak, Kürtler ile Filistinliler arasında önemli tarihsel, kültürel ve siyasal farklar bulunmaktadır. Yukarıda Kürtlerden kaynaklanan farklılıkların yanı sıra, Kürtlerin Türklerle olan ilişkisi de bu karşılaştırmada belirleyici bir ayrım noktasıdır. Kısacası, Kürt-Türk ilişkisi daha derin bir tarihsel arka plana sahip olup, bu yönüyle onarılması çok daha mümkün ve kolaydır. 

İkincisi, Kürtlerin “Filistinleşmesi” sadece Kürtler için değil, aynı zamanda diğer komşu halklar ve devletler için de ciddi bir risk taşımaktadır. Mevcut Filistin meselesi, insani boyutu bir kenara bırakılsa dahi, tek başına tüm bölgeyi etkileyecek kadar derin ve karmaşıktır. Bundan kat kat daha büyük ölçekte ikinci bir “Filistinleşme” süreci, içinden çıkılması son derece zor sonuçlar doğuracaktır. Herkesin “ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye” çalıştığı bir bölgede, asıl tehlike, herkesin sonunda gerçekten sıtmaya yakalanmasıdır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş