Haftaya Bakış’ta bu hafta Ruşen Çakır ve Kemal Can, CHP’ye düzenlenen operasyonları ve gözaltına alınanları, çözüm sürecindeki duraklama dönemini, devam eden İran savaşını ve savaşın Türkiye’ye etkilerini değerlendirdi.
Video özeti
- CHP’ye yönelik operasyonlar devam ediyor; Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım dahil 11 kişi gözaltına alındı.
- 2024 seçimleri öncesinde daha önceki operasyonlar sonucu gözaltına alınan belediye başkanları sayısı altıya çıkmış durumda.
- İstanbul’da yapılan Nevroz kutlamalarında 28 kişi hakkında gözaltı kararı verildi; Erdoğan, provokasyonları kınadı.
- İran savaşı sürerken Türkiye, durumu yakından takip ediyor ve çatışmaların dışında kalma kararlılığını sürdürüyor.
- Dış hat uçuşları, İran ve komşu ülkelerin hava sahalarının kapanması nedeniyle durduruldu.
CHP’ye operasyonlar sürüyor
CHP’ye operasyonlar sürüyor. Uşak Belediyesi’ne düzenlenen operasyonda Belediye Başkanı Özkan Yalım dahil 11 kişi gözaltına alındı. Yalım’ın gözaltına alınmasıyla CHP’nin 2024’te kazandığı ve belediye başkanı operasyon sonucu gözaltına alınan veya tutuklanan il sayısı altıya çıktı.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu 23 Mart 2025’ta, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek 5 Temmuz 2025’te, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar 8 Temmuz 2025’te, Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan 2 Mart 2026’da tutuklandı.
Karalar daha sonra tahliye edildi. Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere ise 5 Temmuz 2025’te gözaltına alındı, daha sonra adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.
Süreçte duraklama devri
22 Mart’ta İstanbul’da düzenlenen Nevroz kutlamalarına ilişkin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamına 28 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. 26 kişi gözaltına alınırken, iki kişinin arandığı aktarıldı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın konuya dair açıklamasına göre İstanbul-Yenikapı Miting Alanı’nda düzenlenen “Özgürlük ve Demokrasi Nevrozu” sırasında atılan sloganlar, bayraklar suç sayıldı.
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Diyarbakır ve İstanbul başta olmak üzere pek çok ildeki Nevroz kutlamalarında, “süreci baltalamaya çalışan” provokasyonlar gerçekleştiğini öne sürdü.
Nevroz kutlamalarına ilişkin sert ifadeler kullanan Erdoğan, “Diyarbakır ve İstanbul’da olduğu gibi Nevruz’u bahane ederek milletimizin sinir uçlarıyla oynayan alçaklarla ilgili de gerekeni yapıyoruz. Nevruz’un temsil ettiği değerlere gölge düşüren hiçbir provokasyona izin vermeyiz. Terörsüz Türkiye sürecimizi baltalamayı amaçlayan bu tarz tahrikler bizden gereken cevabı alacaktır” dedi.
İran savaşı ve Türkiye
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaş dördüncü haftasında hava saldırıları ile sürüyor.
Çatışmalar İran ve İsrail ile sınırlı kalmadı. Lübnan, Irak, Suriye, Yemen ve Basra Körfezi çevresi de çatışmalardan etkilendi. Katar, Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri hava savunma sistemlerini devreye soktu. ABD donanması ve müttefik ülkelerin savaş gemileri Basra Körfezi çevresinde konuşlandırıldı. Kara birlikleri sınır bölgelerinde hareket etti.
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Türkiye’nin süreci yakından takip ettiğini söyledi. Türkiye’nin çatışmaların dışında kalmakta kararlı olduğunu belirtti. Yoğun diplomasi trafiği yürütüldüğünü açıkladı.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu savaşın hava ulaşımına etkilerine ilişkin açıklama yaptı. İran, Irak, İsrail ve Suriye hava sahalarının kapalı olduğunu söyledi. Katar, Kuveyt ve Bahreyn hava sahalarının da kapandığını belirtti.
Türk Hava Yolları, Pegasus, AJet ve SunExpress bölgedeki uçuşlarını durdurdu. Bu hatlara yönelik uçuşların en az 31 Mart’a kadar yapılmayacağı açıklandı.
- Trump’ın İran savaşındaki hedefleri neydi, ne oldu?
- ANALİZ | İran’da ateşkes Trump’a nefes aldırdı, peki ya sonra?
- Ruşen Çakır yorumladı | Erdoğan’ın yurtta barışa ne zaman ihtiyacı olacak?
- Hafta Başı (73): İran savaşı ve Türkiye | İBB davası başladı
- Yusuf el Şerif ile söyleşi: Körfez ülkeleri İran savaşını nasıl yaşıyor?
Video deşifresi
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can’la her hafta olduğu gibi haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal merhaba.
Kemal Can: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: CHP’de mahkemeye odaklanmıştık. İlginç savunmalar oluyor; bazıları çok çarpıcı. Ama bu sabah birdenbire yine bir operasyona uyandık Uşak Belediye Başkanı alındı. Marmaris Belediye Başkanı Yardımcısı alındı. Tabii bunların hepsi CHP’liler. Bir de Uşak Belediye Başkanı Ankara’da bir otelde gözaltına alınıyor ve oradaki görüntüler ânında servis edildi, onu da gördük. Belli ki organize bir şey ve operasyonu da yapanın İstanbul olduğu söyleniyor, yani Uşak’taki savcılar değil. CHP’ye nefes aldırmamaya devam ediyorlar. En son Bolu Belediyesi’ne operasyon yapılmıştı. Çok alâkasız bir şekilde “Süpermarketlerin şikâyeti ” dediler. Belediye Başkanı Tanju Özcan tutuklandı. Şimdi Uşak’ta ne olacak? Uşak’taki Belediye Başkanı da belki tutuklanır. Zaten içeride hatırı sayılır sayıda tutuklu ya da tutuksuz yargılanan belediye başkanı var ve CHP’ye nefes aldırmama durumu sürüyor. Ben Ankara’daydım biliyorsun. Ankara’da tekrar bu mutlak butlan muhabbeti başlamış. “O dava yeniden açılır mı, CHP’nin başına kayyum gelir mi?” gibi rivayetler tekrar konuşuluyor. Bir de Erdoğan sistemli bir şekilde Özgür Özel’i küçük düşürmeye yönelik birtakım şeyler söylüyor. En kritik husus, Akın Gürlek’in malvarlığı meselesi. Akın Gürlek “Cumhurbaşkanı talimat verdi, ben konuşmuyorum” dedi. Cumhurbaşkanı herhâlde “Bırak onu, iddialarını ne çürütüyorsun?” dememiştir. “Konuşma” demiş. Belli ki iddiaları çürütemeyeceklerini herhâlde bir şekilde hissediyorlar.
Kemal Can: Aslında talimata da çok uymuş değil. Akın Gürlek konuştu çünkü. Hem de ilk gün konuştu ve üstelik tuhaf tuhaf konuştuğu için belki sonra uyarı geldi.
Ruşen Çakır: Evet, peki, ne olacak? CHP yine kendi dertleriyle uğraşmaktan başka şeylerle uğraşamayacak, öyle gözüküyor. Bir de şunu not düşmek gerekir: Bir aydır tüm dünyanın ve aslında Türkiye’nin de gündemi savaş ve savaş konusunda CHP’nin nerede durduğunu ben çok göremiyorum. Yani tabii ki kestiriyorum az buçuk, ama mesela CHP’nin savaş konusunda bir tartışma başlattığını, dikkat çektiğini de görmüyorum.
Kemal Can: Evet. Biz de böyle konuştuğumuz zaman bazen izleyicilerin de tepkisine neden oluyor, ‘’bu kadar saldırı varken CHP’nin yapamadıklarını konuşuyorsunuz, CHP’yi eleştiriyorsunuz” deniyor ama bu aslında bir eleştiriden çok biraz durum tespiti gibi. Çünkü seninle haftalarca konuştuk, Hatta bayramdan önce de şöyle konuştuğumuzu hatırlıyorum: “Bayramdan sonra iktidar, iç politikayla ilgili birtakım hamlelere başlayacak, onun için bazı hazırlıklar var” dedikoduları, kulisleri, haberleri ortalıktaydı ama zaten öngörmek de zor değil aslında. Şöyle bir grafik izleniyor: Neredeyse şaşmadan, bir dalga hareketi şeklinde, önce CHP birkaç başlıkta tartışma gündemini ele geçirir gibi ciddi bir hamle yapıyor. Bunun karşılığında psikolojik üstünlüğü bir süreliğine ele alıyor. Bunun karşısında iktidar bir süre durgunluk dönemine giriyor. Bu, “sıkıştı, zorlanıyor” diye bazı iyimser yorumlara neden oluyor. Sonra ağırlıklı olarak elindeki enstrümanları kullanarak, yargı başta olmak üzere, medya, yargı gibi araçları devreye sokarak, yani siyasi araçları değil, siyaset dışı araçları devreye sokarak tekrar iktidar gündemi belirleyen ve tartışmanın gidişatını etkileyen hamleler yapıyor. Bu neredeyse üç dört senedir böyle. Aslında 2023 seçimi öncesinden başlayan, ama 2023 ve 2024 seçimi sürecinde de devam eden bir durum. Bunun bazen normalleşmesi oluyor, bazen başka bir şeyi oluyor ama bu dalga, bu salınım hep devam ediyor ve bu sürekliliğe bakarak da sadece dedikodular, haberler, kulisler değil, iktidarın bir suskunluk ve sıkıntılı bir dönemin ardından birtakım hamleler yapacağını öngörmek çok şaşırtıcı değildi. Hatta ben geçen haftaki yazıda şuna değindim: Savaş, İBB davası ve ekonomi gibi pek çok başlıkta zaten iktidarın siyasi hamle avantajı neredeyse sıfır. Burada siyaseten bir etkinlik kazanarak, çünkü bir süre önce, süreci kullanarak, dünya lideri havasını kullanarak, birtakım uluslararası zeminlerde etkili görüntü vererek ya da CHP’ye dönük hamlelerle pek çok açığını kapatabilen bir pozisyon alıyordu, ama bunların hepsinde siyasi manevra alanı çok daraldı. Bunun aslında muhalefete rahat muhalefet yapma avantajı sağladığını düşündüğümü yazmıştım. Hâlâ da öyle düşünüyorum.
Ama bu tür araçlarla devreye girerek çok kolay gidişatı etkileyebiliyor. Mesela Marmaris’ten önce Kuşadası olmuştu. Sonra Marmaris, hatta Antalya’dan da yeni gözaltılar oldu. Antalya’yı biliyorsun; Akın Gürlek, Özgür Özel’e doğrudan işaret ederek canlandıracağını ima eden bir şey yaptı. Hatta daha ileri giderek Muhittin Böcek’in itirafçı olacağı imasında bulundu. Demin konuşuyorduk ya, “Sus” denmiş ama bir Adalet Bakanı sürmekte olan bir davada hangi sanığın ne ifade vereceğine ilişkin konuşursa, bu tuhaf bir durumdur zaten. Ama bunu da yaptı. Buna karşılık, neredeyse bütün bu alanlarda, önünde büyük bir siyaset boşluğu olan, yani siyaset yapmak için geniş ve başka rakibi olmayan bir partinin çok daha etkili olması ve o psikolojik üstünlüğü bırakmaması beklenir. Bizim eksik bulduğumuz ya da tartışmaya çalıştığımız şey tam da bu aslında. Çünkü bir şey yapılamıyor. Mesela ‘’savaş’’ başlığını düşünürsek, bütün dünya Trump’ın yaptıkları karşısında pozisyon almadığı gibi, onun yanında sıralanıyor. Ama birdenbire İspanya’nın Başbakanı çıkıyor ve bambaşka bir pozisyon alıyor. Tamam, bir etkisi olmuyor, Trump’ı durdurmaya ya da Avrupa Birliği’nin pozisyonunu değiştirmeye yetmiyor, ama Türkiye dâhil bir sürü ülkede, politik olarak tam onun karşısında yer alan bir sürü insan, büyük bir takdirle onun aldığı pozisyonu alkışlıyor. Bu neden burada olamasın? Mesela neden ana muhalefet partisi, savaş başladığı andan itibaren sivil birtakım dinamikleri de harekete geçirerek, yanında cereyan eden bir savaşa karşı savaş karşıtı bir pozisyonla bir eylemler serisi başlatmasın ya da neden bunun sözcülüğünü yapmasın?
Gelelim sıcak gündeme: Akın Gürlek meselesinde de “Doğru bir strateji yürütüldü mü, yürütülmedi mi? İddiayı ortaya atıp savunma beklemek ne kadar iktidarı sıkıştırıyor?” tartışması yapılıyor. Ama mesela şöyle de devam edebilirdi, ki aslında birkaç hamle de geldi; Özgür Özel Erdoğan’ın “turpun büyüğü” söyleminin bir benzerini kullanarak belgeleri yavaş yavaş paylaştı. Ama bunun devamının güçlü biçimde gelmesi gerekiyor. Şimdi tam tersine, birdenbire bu operasyonlarla birlikte, hele dediğin gibi CHP’ye doğrudan yönelecek operasyonlar da bu sürecin içine eklenirse, birdenbire tartışma gündemi Gürlek’ten uzaklaşacak.
Ruşen Çakır: Bir şey okumak istiyorum. Tam da bir tesadüf oldu. Prof. Seda Demiralp’i bilirsin. O, seçmen davranışları üzerine araştırmalar yapıyor. Şu anda yurt dışına gidiyor ama kendisiyle daha sonra yayın yapmak üzere sözleştik. Onunla konuştuktan sonra, Seda’nın Fayn’a verdiği röportajdan bir bölümü, Nergis Demirkaya sosyal medyada paylaşmış. Çok çarpıcı. “İktidar seçmeninde hayâl kırıklığı yüksek, öfke düşük, umut yüksek. Bu, ilginç bir kombinasyon. Kırgın ama kızgın değil. Buna ilişki içi kırgınlık diyebiliriz.” Sonra muhalefete geliyor: “Muhalefet seçmeninde hayâl kırıklığı yine yüksek. Fakat iktidar seçmeninden farklı olarak burada öfke de yüksek, ama diğer yandan, umut düşük.” Çok acayip. İktidar seçmeninde hâlâ her şeye rağmen umut var. Şöyle basitleştirebiliriz: ‘Erdoğan ne yapar ne eder kazanır.’ Bu daha önce 2023’te de oldu. “Bu sefer tutmaz,” dedik yine tuttu. İktidar seçmeninde böyle bir şey var. Muhalefette de herhâlde, “Ne yapsak ne etsek, enflasyon vesaire, ne olursa olsun, biz yapamıyoruz bu işi. Yapamayacağız yine galiba” düşüncesi hâkim. Yani ‘’Erdoğan ne yapar ne eder kazanır’’ düşüncesinin muhalefet versiyonu, ‘’öğrenilmiş çaresizlik’’ hikâyesi. Bunu kırabilmenin yolunu 2023’te bulamamış; onu gördük. 2024 yerel seçimi bu konuda aslında bir açılım sundu. Ama orada da ne yaptılar? Olayın öznesi olan Ekrem İmamoğlu’nu önce diploması konusuyla, sonra da tutuklayarak tasfiye ettiler ve umutlanacak alan bırakmadılar. Şu anda insanlar ne diyorlar? Aday Ekrem İmamoğlu, ama bugün seçim olsa, fiilen olamıyor, değil mi? Peki kim olacak? Kim bu umudu yeşertebilecek? Böyle çok dengesiz bir durum var.
Kemal Can: Bu, pek çok kamuoyu araştırmasında, bazılarının biraz manipülatif olduğunu düşündüğüm biçimde bir tez sürekli kullanılıyor. Muhalefet seçmeninde ya da muhalefet kamuoyunda bir gevşeme yok, ama senin söylediğin gibi, bir umut ya da bir güven oluşmuyor. Yani kazanılacağına dair güven ve inanç yükselemiyor bir türlü. Bunda bir doğruluk payı olabilir, ama burada kritik şeylerden biri, açıkçası bu güvenin oluşmamasının nedenlerinden biri, muhalefetin kendi projelerini anlatması, çözüm önerilerini ortaya koyması, birilerinin ‘’pozitif siyaset’’ dediği şeyi yapmasındaki eksiklikleri olabilir. Ama bence daha önemli başka bir eksik, bu araştırmada göründüğü gibi, iktidarın yaptıklarıyla ilgili, kendi seçmeni dâhil kamuoyunda oluşmuş kırgınlık, öfke ve itirazın, 2024’te kendisini sandıkta gösterdikten sonra büyüyerek ve aynı ivmeyle devam etmiyor olması. Yani problemlerin kaynağı olarak iktidarın göründüğü ve bunun siyasi bedelini ödediği eşikte, ki eskiden CHP’nin gelip takıldığı iddia edilen bir %25 eşiği vardı, şimdi de 2024’ten sonra %30-35 aralığında başka bir eşikte tekrar bir tıkanıklık var. Ne iktidarın, özellikle AKP’nin %30’un altına dramatik biçimde düşme trendi devam ederek sürükleniyor ne de muhalefet o eşiği aşarak, onun üstüne çıkıyor. Bu yüzden şunu söylüyorum. Şöyle bir açık alan var: Mesela siyaseten çok rakibiniz olur ve orada kendinizi göstermekte zorlanabilirsiniz. Ama dediğim gibi, iktidarın neredeyse hiçbir alanda siyasi manevra kabiliyeti yok, sözü bile yok. Muhalefette de aslında CHP’nin muhalefet eden başka bir rakibi de yok. Bütün başlıkları sayıyoruz, ekonomiyi, sistem sorunlarını, adalet sorunlarını, savaşı konuşuyoruz. Sen gidip izledin, diğer muhalefet partileri grup toplantılarında ne anlatıyorlar? Mesela İYİ Parti süreç, ihanet, Türkiye’nin Türk sorunu gibi konularla bir muhalefet yapıyor. CHP’nin muhalefette de rakibi yok. Muhalefet kamuoyu, bu boşluk alanında çok daha etkili olmasını beklediği ve bu karşılığı göremediği için, ne sayısal anlamda bu karşılığı görebildiği için, ne de etkinlik anlamında bu karşılığı görebildiği için, ‘’umut’’ diye tarif edilen bu kazanma inancıyla ilgili sürekli bir tereddüt içinde yaşıyor. Ama eğer iktidarın siyaset dışı araçları bu kadar etkili ve kuvvetliyse, oralarda kuracağınız savunmadan çok, onun, neredeyse hiç hareket edemediği, hiçbir şey yapamadığı alanı doldurarak siz bu açığı kapatmalısınız.
Şunu anlatmaya çalışıyorum: Evet, Silivri’de çok güçlü bir savunma yapmanın bir anlamı var; hukuki savunma yapmanın anlamı var. Ama Silivri’de yapılan şeyin, asıl olarak bir siyasi savunma olduğunun, bütün kamuoyu tarafından fark edilecek ölçüde büyümesi, büyütülmesi gerekiyordu. Mesela senin de söylediğin gibi, pek çok kuvvetli savunmalar yapılıyor. Gerek avukatlar, gerek bazı tutuklu sanıklar kendi savunmalarında, ‘’İddianameyi paramparça eden’ gibi başlıklarla verilen savunmalar yapıyor. Ama bu, kamuoyu nezdinde ve bütün medyada karşılığını bulan bir şey hâline gelemiyor. Çünkü zaten sınırları var. Zaten erişim sınırları var. Ama daha önemlisi politik sınırlar var. O şey mahkeme salonunda kaldığı sürece, zaten orada gazetecileri bile sınırlamış durumdalar. Yani oradan bu bilginin çıkışı bile sorunlu. Kaldı ki bu bilginin insanlara ulaşması, daha da önemlisi, insanlara ulaştıktan sonra da gündemi belirleyip, bu davanın siyasi bir dava olduğu meselesinin herkes tarafından konuşulur olması. Bu bilgi var. Bu bilgi bütün kamuoyu araştırmalarında çıkıyor. “Bu dava siyasi mi, hukuki mi?” diye sorduğunuzda, iktidar seçmeni de dâhil, herkes bunun siyasi olduğunu söylüyor. Ama bunun bilgisi önemli değil. Bunun siyasi karşılığının oluşması gerekiyor.
Ruşen Çakır: Benim günlerdir kafama takılan bir soru var. Başka konuları konuşmamız gerektiği için çok kısaca geçeceğim. Ama bunun sorumlusu gazeteciler değil. Mesela ben iki kere gittim. Arkadaşlarımız her gün gidiyor. Az sayıda gazeteci oraya gidiyor. Bazıları her gün oradalar.
Kemal Can: Bütün işlerini zorlaştırmalarına rağmen işlerini yapmaya çalışıyorlar.
Ruşen Çakır: Evet. Gidiyorlar, ediyorlar, haber geçiyorlar. Ama bunun bir yankı bulabilmesi için o ortamı hazırlayacak olan gazeteciler değil. Gazeteciler işini yapıyor. O ortamı hazırlayacak olan, siyaseten buraya önem verdiğini varsaydığımız insanlar. Ama orada bir sorun var. Neyse biraz da savaşı konuşalım.
Kemal Can: Şunu da söyleyeyim. Mesela bu halka inmek, alana çıkmak, alanda siyaset yapmak meselesinin, pazarda vatandaş derdi dinlemekten başka bir perspektife çıkması gerekiyor.
Ruşen Çakır: Evet.
Kemal Can: Yani sadece Özgür Özel’in mitinglerde konuştuğuyla değil, başta tabii CHP’ninkiler olmak üzere bütün muhalefet aktörlerinin, milletvekilleri, il başkanları ve diğer organlarıyla, bütün teşkilatıyla alanda olmaları dediğin şey, bu taşınamayanı, medyanın taşımasında engel yaratılanı, başka bir şeyi kamuoyuna çıkartmasının gerekli olması. O irtibatı sağlamak gerekiyor. Tersinden bir irtibatın hiçbir anlamı yok. Bütün milletvekilleri bütün semt pazarlarına gitseler, şikâyetçi olan vatandaşları dinleseler ve bunların hepsi CHP medyasında yayınlansa da bir şey olmuyor. İki senedir böyle gidiyoruz.
Ruşen Çakır: CHP medyası da azalıyor.
Kemal Can: Tersinden bir şey. Şunu da söyleyelim, bu tür ekstra yargı hamleleri ve benzerleri hızlanacak. Bu son vakada, Uşak olayında da gördüğümüz gibi, ki daha önce de başka örneklerini görmüştük, bunlar daha belden aşağı oluyor. Kavga çirkinleşiyor. Onu görmek gerekiyor. Yani hem demokrasi dışı, hukuk dışı, siyaset dışı araçlar, hem de bunların da iyice sefil kullanımlarını, o görüntülerin servis edilmesi gibi şeyleri daha fazla göreceğiz diye düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Evet. Savaşa biraz değinelim. Aslında Trump 2 günü 5 güne, sonra 10 güne çıkarttı, ama bir yandan da ‘’kara harekâtı olur mu?’’ muhabbeti var. Şu anda bakıyorum mesela, ABD ve İsrail, Huzistan Demir-Çelik Tesisleri ile İsfahan’daki Mübarek Demir-Çelik tesislerine bayağı saldırılar yapıyormuş. Hâlâ saldırılar sürüyor, ama bir müzakere olma ihtimalinden bahsediliyor ve tabii ki herkes hop oturup hop kalkıyor. Türkiye de çok ciddi ve haklı bir şekilde endişeli. Diyelim ki bir kara harekâtı oldu. Diyelim ki orada bir çatışma başladı, ki kara harekâtına İran’ın çok ciddi hazırlık yaptığı da söyleniliyor, buradan Türkiye’nin etkilenmemesi mümkün değil. Bir de, tabii şöyle bir not var: Türkiye’nin, bir yandan ABD ile İran arasında arabuluculuk yapmaya çalıştığını duyuyoruz. Bloomberg yazdı bunu galiba. Bir diğer yandan da Körfez ülkelerini savaşa katılmamaya ikna etmeye çalıştığını görüyoruz. Türkiye böyle zor bir ikilemde. Genel kamuoyunda ilk başta bayağı bir tedirginlik vardı. Bir ay oldu, insanlar zamanla biraz kanıksadılar sanki. Ama bu, böyle devam edip gidecek bir olay olmayacak bence. Yani bir Rusya-Ukrayna Savaşı gibi olmayacak gibi geliyor bana. Bir kere Trump’ın savaşın uzaması konusunda sabrı yok ve özellikle enerji fiyatlarındaki artıştan çok ciddi rahatsız olmuş durumda. Orada galiba Pakistan Dışişleri Bakanı, “Savaştan önce Hürmüz açıktı. Şimdi Hürmüz’ü açmak için savaş yapıyorlar” demiş. Savaş oraya düğümlendi; durup dururken bir şey başladı anlamında. Dün Reza Talebi ile bir yayın yaptık, kendisi bu konulara çok hâkim. Ben müzakere olacağından bile çok emin değilim. Müzakere olsa bile oradan bir şey çıkacağını da sanmıyorum. İran zaten 15 civarında madde ile eli çok yükseltiyor. İsrail’in amacı belli. Hâlâ diken üstünde devam ediyoruz. Daha önce üç tane füze düştü, ya da düşürüldü diyelim, ama devamı gelmeyecek diye bir şey de yok.
Kemal Can: Tabii Türkiye’nin hemen yanı başında olan ve muhtemel gelişmelerden etkileneceği ana meseleler düşünüldüğünde, o düşen birkaç füzeden daha büyük riskler de söz konusu. Ayrıca, o risklerin bir kısmını da zaten yaşamaya başladı. Yani o küresel ekonomik etkiler denilen paket, doğrudan Türkiye’nin de zaten etkileneceği bir şey ve etkilenmeye de başladı zaten.
Ruşen Çakır: Ben bugün Selva Demiralp’le yaptığım yayında İran Savaşı’nın Türkiye’ye ekonomik etkilerini konuştum. Çok büyük bir fatura, özellikle bütçe açığı.. Bir taraftan da, Türkiye’de Mehmet Şimşek yönetiminin hâlâ doları baskılama politikası olduğu için, çok ağır bir bedeli olduğunu söylüyor. Uzadıkça bu bedel daha da ağırlaşacak.
Kemal Can: Aslında bu savaş ilk başladığında, büyük bir çoğunluk, hadisenin güç dengeleri üzerinden yorumunu yapıp, bu işin fazla uzamayacağını düşünüyordu ve yorumların ağırlığı bu yöndeydi. Fakat zaman ilerledikçe, biraz önce senin de söylediğin gibi, Trump’ı daha fazla sıkıntıya sokan bir uzama sürecine girildi. Zaten ilk başlarda ‘’Sıkın dişinizi, birkaç gün kaldı’’ havasını kullanarak idare etmeye çalıştı, ama işin öyle gitmeyeceği anlaşıldı. Şimdi İran’ın savaş stratejisi çok açık biçimde, bedelleri açısından savaşı mümkün olan en geniş alana yaymak. Bunun içerisinde en önemli kalem tabii ki ekonomik etkiler. İkincisi, Körfezi ateş altına alarak, savaşın bedelinin ya da büyük güç olan Amerika’nın yanında durmanın sadece kâr ve garanti değil, bir risk içerdiğini de herkese gösteren bir strateji izliyor. Aslında savaşı yayıyor. Hatta hatırlarsan daha ilk başlarda Türkiye’nin ilk refleksi ‘’Aman, savaş yayılmasın” olmuştu. Ama İran’ın stratejisi savaşın yayılması üzerine. Hatta İran’ın biraz hafif alaycı açıklamalarından, Amerikalılara, ‘’Daha yakına gelin’’ gibi şeyler söylemelerinden de şunu anlıyoruz ki, aslında Amerika’yı kara savaşından caydırmak yerine, kara savaşına çekmek, İran açısından daha amaca uygun gibi duruyor. Çünkü ekonomik meseleler ve muhtemelen kara savaşı gibi kayıpları büyütecek şeyler, bedelini sadece İran’ın ödeyeceği bir savaş olmaktan çıkartıyor,.
Buna karşılık Trump da yaymaya çalışıyor savaşı, ama başka bir anlamda. İran, savaşın bedelini dağıtarak yaymaya çalışıyor. Amerika ise herkesi kendi yanında dâhil ederek savaşı kısaltmaya çalışıyor. Yani İran, savaşı yayarak uzatmayı, Trump ise taraflarını genişleterek savaşı kısaltmayı umuyor. NATO’yu Hürmüz’ün savunmasına çağırması, Körfez ülkelerini ve İngiltere’yi azarlaması, diğer ülkeleri korkaklıkla suçlaması gibi unsurları düşünürsek, Trump da aslında daha çok aktörün, daha çok ülkenin dâhil olmasını istiyor, ki bir anlamda kısa vadede savaşa katılanlar daha fazla olsun ve bu, savaşı kısaltmaya yarasın. İran da savaşı yayıyor bedelleri itibariyle. Ama bu, süreci uzatmak ve saldıranların ödediği bedeli büyütmek için. Şimdi bu kilitlenme anında diplomasi bu alanda işe yarar mı? Ben de sana benzer düşünüyorum. Pek çalışacağını değil, tarafların kendi stratejileri açısından kullanacakları bir enstrümana dönüşeceği kanaatindeyim, ki daha önce Amerika İran’ı oyalamak için diplomasiyi kullanmıştı. Görüşmeler sürerken saldırdılar. Şimdi de aynı biçimde, Trump’ın bu süre uzatmaya mecbur tavırları, bazı açılardan bocalama gibi görünen tutumu, İran’ın, bu diplomasi meselesini kullanarak arttırabileceği unsurlar. Ama bir yandan da Amerika askeri yığınağını arttırıyor ve karasal bir operasyon için de tahkimatını büyütüyor. Dolayısıyla, Amerika’nın diplomasi meselesini yine bir zaman kazanma aracı olarak kullanması yorumları da boş değil. Çünkü şu andaki yığınak bir kara operasyonu için yeterli değil. Birtakım askerî uzmanların iddialarına göre, şu anda Amerika’nın bölgedeki yığınağı, bir kara harekâtına yeterli değil. Dolayısıyla, Amerika’nın buna zaman kazanmak için yaptığı yorumları da var. Bundan dolayı, ben şu anda diplomasi üzerinden konuşulan şeylerin bir neticeye varmaktan çok, bu stratejilerin, herkesin kendisi açısından kullandığı bir yeni enstrümana dönüşme ihtimali daha fazla diye düşünüyorum. Bu da aslında negatif bir şey; bu, hadisenin uzaması demek.
Ruşen Çakır: Son olarak biraz süreçten bahsedelim. Normalde, “Bayramdan sonra çok şey olacak” denildi, ama Nevroz’da yaşanan birtakım şeyler, açılan pankartlar vesaire, Erdoğan’ı çok kızdırmış belli ki. Bayağı operasyonlar oldu. Önce birileri alındı, bugün yine birileri alındı.
Kemal Can: İnsanlar, feshedilmiş örgütün propagandasını yapmaktan gözaltına alındılar.
Ruşen Çakır: Evet. Bir yandan, “Erdoğan ağırdan alıyor” diyenler var. Ama mesela geçenlerde gördüm; Erdoğan, ‘’Savaş falan demeyip bir an önce yapmamız lazım. Yoksa çok sürüncemede kalır’’ demişmiş. O da var. Benim bildiğim kadarıyla, Öcalan bayağı bir şeylerin olacağını düşünüyor ve bekliyor. Ama bu Nevroz olayı küçük çaplı bir şey oldu aslında. Habur’u hatırlıyorsundur. Habur’daki o görüntüler çok büyük bir etki yaratmıştı. Bu Nevroz, onun kadar olmasa da biraz bir etki yarattı. Ama şöyle bir şey oldu orada: ‘’Bunlar böyle yapıyor. Yarın öbür gün, yine biz tam bir şeyler yaparken, bizi seçmen nezdinde zor durumda bırakacak şeyler yaparlar mı?’ Burada şöyle de bir sorun var açıkçası. Kürt hareketinin, bu tabanı kontrol edebilme kapasitesinin ne kadar olduğundan emin değilim. Nevroz’da, diyelim ki o TUSAŞ saldırılarını yapanların fotoğrafları açılmış. Onu görecek, müdahale edecek ve sonuç alacak. ‘’Onu açmayın arkadaşlar’’ dersen, açabilir de. Onu yapabilmek, bu tür sorun çıkartabilecek şeyleri önceden görüp engellemek, bunu dert edinmek lazım. Bu birincisi.
İkincisi, yapabilmek lazım. Bunlar öyle kolay işler değil; çok da zorlanırlar. Bir de tabii ki şöyle bir şey var: En ufak bir gelişmeyi, süreci sabote etmek için bahane olarak kullanmaya hazır bekleyen bayağı insan var. Her yerde var bunlar. Yani sadece İYİ Parti, Zafer Partisi değil. AKP içinde de var, başka yerlerde de var, CHP içerisinde de var. Dolayısıyla, çok hassas bir mevzu ve bunu nasıl kontrol edecekler, kiminle yapacaklar? Şimdi dönüp dolaşıp aynı şeyi söylüyorum, insanlar da ‘’Ne alaka?’’ diyecekler. Selahattin Demirtaş mesela. O ya da bir başkası; başka kim var bilmiyorum açıkçası. Demirtaş gibi yasal alanda bir figürün, öyle birisinin çıkıp, söz konusu bu dönüşümü yönetebilmesi lazım. Çünkü bir dönüşüm söz konusu. Bu dönüşüm Öcalan’ın yapabileceği bir şey değil. Öcalan bunun yolunu yordamını, talimatını verir, ama pratikte bunu yapabilecek bir parti yok şu anda bence. Yani DEM Parti bunu yapabilecek durumda değil ve bu da, hep bir şeylerin geciktirilmesinin, ertelenmesinin gerekçesi olabilir.
Kemal Can: Bu ‘’süreç’’ denilen şeyin örgütlenmesinde, onun mimarisinde, zaten baştan itibaren bir siyasetsizleştirme vardı. Hani hep ‘’siyasal alan,’’ ‘’sürecin toplumsallaştırılması’’ lafları edilmesine rağmen, aslında sürecin mümkün olduğu kadar az aktörle ve tepede yürütülmesine göre kurgulandı. Hatta bunu en başta bizzat Bahçeli öyle tarif etti. Yine hatırlatıyorum sık sık, aktörleri saymıştı. Sonra biraz fikri değişti gerçi, ama bir niyet olarak ya da bir umut olarak kurgulandı zaten. ‘’Süreç daha sonra toplumsallaşacak. Şimdi bu aşamaları geçelim, sonra orası da gelecek’’ denilen hikâye, aslında hep ileriye itilen bir menzil olarak uzakta tutuluyordu. İşin mimarisi, ‘’Fazla insan karışmadan, bu işi böyle yapabileceklerle yapalım’’ idi zaten. Ve bu, şu sonucu doğurdu: Senin söylediğin gibi, şu anda çok kuvvetli, bu toplumsallaşmayı taşıyabilecek, DEM seçmeni gibi bir alanın temsilcisi olabilecek ya da onu yönetebilecek bir aktörün ortaya çıkmaması, mevcut aktör olan DEM Parti’nin de buradan ‘’istifa etmesine’’ neden oldu. Çekildi yani bu alandan. Tamamen müzakereler alanına çekildiği için, bu alanın siyaseti boşta şu anda; sahibi yok. Bu alan siyaset dışı şu anda. Ama mimari böyle kurulmuştu zaten. Bu, bir komplikasyon değil; zaten böyle kurgulandı, böyle oldu. Ama şimdi süreç, buna ihtiyaç duyduğunda, bunu harekete geçirecek aktörü yok, enstrümanı yok. İşin bir böyle tarafı var. İkinci bir mesele ise, başından itibaren sürekli olarak hep o hıza vurgu yapan, sürekli olarak sürecin hızlandırılması gerektiğini söyleyen Bahçeli, son grup toplantısında, “aceleye getirmemek” diye bir laf etti.
Ruşen Çakır: Evet. Biliyorum.
Kemal Can: Bunun anlamı, ‘’Şimdi ne aceleye getiriyorsunuz?’’ Bir yandan, dediğin gibi, savaş var. Bu işin daha teknik kısmının halli ile ilgili hıza ihtiyacı var iktidarın da, Öcalan’ın da. Ama diğer kısmında, politik maliyetler de getirebilecek işlerin ise daha da uyutulması, biraz daha ileri bir menzile doğru itilmesi gerekiyor. Acele edilmemesi gereken kısım bence orası zaten. Yani, ‘’Tamam, sonunda bu işler hallolsun. Bir düze çıkalım. Nasılsa buradan bir şey olur. Şimdi bunun talebiyle ortalığa çıkmayın’’ mesajı bu. Bence, denildiği gibi, şu anda da bu iş bayramdan sonra birdenbire hareketlenecek gibi bir durum yok. İş daha da teknik bir detayda, birkaç tane yasal düzenleme ve muhtemelen yasal düzenleme, daha önce de konuştuğumuz gibi, aslında Kürt sorunundan tamamen bağımsız olarak örgütle devlet arasında, üstelik büyük ihtimalle çok da gürültüsü yapılmadan, çok da bunun havası verilmeden halledilecek bir mesele olacak. İşin toplumsallaşması benim için zaten öyle olmakla birlikte, iyice gündemin gerisine doğru itilecek diye düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Evet, noktayı koyalım Kemal. ‘Haftaya Bakış’ı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.








