İranlı gazeteci Reza Talebi yorumladı: İran savaşında müzakere mümkün mü? ABD kara harekatı yapar mı?

İranlı gazeteci Reza Talebi, İran savaşında müzakere ihtimalini zayıf gördüğünü belirtirken, askeri seçeneklerin ise yüksek risk ve belirsizlik barındırdığını ifade ediyor. Talebi, bölgede ABD’nin askeri yığınağının esas amacının diplomatik baskı oluşturmak olabileceğini söyledi.

Videonun yapay zeka özeti:

Ruşen Çakır ve İranlı gazeteci Reza Talebi bu videoda, İran ile ABD/İsrail arasında tırmanan sıcak savaşı ve çözüm yollarını analiz ediyor. İşte videonun ana noktaları:

İran savaşında müzakere mümkün mü?

Yayında, 2026 yılı itibarıyla süregelen çatışmaların artık sadece bir “gerginlik” değil, fiili bir savaş olduğu vurgulanıyor.

1. Müzakere ihtimali neden zayıf?

  • Maksimalist talepler: ABD tarafı (Trump yönetiminin etkisiyle) İran’ın nükleer programını tamamen bitirmesini ve bölgesel güçlerinden (vekil güçler) vazgeçmesini istiyor. İran ise “savaş tazminatı” ve Hürmüz Boğazı üzerinde tam egemenlik talep ediyor. Bu uçurum diplomasiyi imkansız kılıyor.
  • Zehir içmek: Reza Talebi, İran yönetiminin müzakereyi bir “teslimiyet” olarak gördüğünü belirtiyor. Humeyni’nin geçmişte ateşkesi “zehir içmek” olarak tanımlamasına atıfta bulunarak, mevcut yönetimin de benzer bir dirençte olduğunu söylüyor.
  • Pakistan ve arabuluculuk: Türkiye’nin adı geçse de Pakistan üzerinden bazı nabız yoklamaları yapıldığı iddiaları konuşuluyor ancak somut bir adım olmadığı vurgulanıyor.

2. ABD kara harekatı yapar mı?

  • Yüksek risk: Kara harekatının ABD için çok maliyetli ve riskli olduğu konuşuluyor. İran’ın coğrafi yapısı ve yerleşik askeri gücü, bir kara operasyonunu Vietnam veya Irak’tan çok daha zorlu kılabilir.
  • Hürmüz Boğazı krizi: ABD’nin kara harekatından ziyade Hürmüz Boğazı’ndaki kontrolü ele geçirme veya stratejik noktaları havadan vurma eğiliminde olduğu, ancak bunun da küresel petrol krizini tetiklediği anlatılıyor.

3. İran’ın iç durumu ve direnci

  • Ekonomik çöküş: İran’ın en zayıf noktasının askeri güçten ziyade ekonomi olduğu, yaptırımların ve savaşın halk üzerindeki etkisinin rejimi zorladığı belirtiliyor.
  • Toplumsal tepki: Reza Talebi, halkın bir kısmının rejime karşı olsa da dış bir müdahaleye (ABD-İsrail) sıcak bakmadığını, bu durumun rejimin elini “vatan savunması” kartıyla güçlendirdiğini ifade ediyor.

4. İstihbarat zafiyeti

  • Video, İran’ın son yıllarda (Kasım Süleymani ve Fahrizade suikastlarından bu yana) ciddi bir karşı-casusluk sorunu yaşadığını ve savaşın gidişatında bu güvenlik açıklarının kritik rol oynadığını tartışıyor.

Sonuç: Yayın, kısa vadede bir barışın çok zor olduğunu, ABD’nin bir kara harekatına girişmek yerine İran’ı hava operasyonları ve ekonomik kuşatmayla içeriden çökertmeye çalıştığını savunuyor.


Medyascope editörlerinin özeti

İranlı gazeteci Reza Talebi, ABD ile İran arasında gündeme gelen olası müzakere süreci ve Washington’un bölgede bir kara harekâtına girişme ihtimalini Medyascope Genel Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’a değerlendirdi.

Talebi’ye göre mevcut siyasi atmosfer ve tarafların maksimalist talepleri, kısa vadede diplomatik bir çözüm ihtimalini oldukça düşürüyor.

Talebi, ABD Başkanı Donald Trump’ın müzakerelerin sürdüğüne dair açıklamalarının somut bir sürece işaret etmediğini belirtti. Başlangıçta Türkiye’nin arabulucu olabileceği yönünde iddialar ortaya atılsa da, daha sonra Pakistan’ın adı gündeme geldi. Ancak ortada resmi bir müzakere süreci bulunmadığı ifade ediliyor. Bu tür açıklamaların petrol fiyatları ve finansal piyasalar üzerinde etkili olmayı hedefleyebileceği de değerlendirmeler arasında.

İran yönetiminin tarihsel olarak müzakereleri “teslimiyet” olarak gördüğünü hatırlatan Talebi, İran-Irak Savaşı sırasında Humeyni’nin ateşkesi “zehir içmek” şeklinde nitelendirmesini örnek gösterdi. Mevcut güç dengelerinde daha şahin isimlerin öne çıktığı, bu nedenle uzlaşma ihtimalinin daha da zayıfladığı vurgulandı.

İran savaşında müzakere
İranlı gazeteci Reza Talebi yorumladı: İran savaşında müzakere mümkün mü? ABD kara harekatı yapar mı?

Maksimalist talepler çözümü zorlaştırıyor

Yayında, ABD ve İran’ın müzakere için öne sürdüğü şartların gerçekçilikten uzak olduğu dile getirildi. Washington’un balistik füze programı ve bölgesel vekil güçlere desteğin kesilmesi gibi talepleri, Tahran’ın ise Hürmüz Boğazı’nın kontrolü ve savaş tazminatı gibi istekleri, diplomasi zeminini daraltıyor.

Talebi’ye göre 47 yıldır çözülemeyen sorunlara yenilerinin eklenmesi, mevcut savaş atmosferinde anlaşma ihtimalini daha da düşürüyor.

ABD’nin askeri yığınağı “baskı aracı” olabilir

Talebi, ABD’nin bölgeye paraşüt birlikleri, deniz piyadeleri ve amfibi gemilerle yaptığı askeri yığınağın, doğrudan bir kara harekâtı hazırlığından çok İran’ı müzakereye zorlamaya yönelik bir strateji olabileceğini söyledi. Hürmüz Boğazı çevresindeki savunma kapasitesi, mayınlar ve hızlı botlar gibi unsurların olası bir operasyonu son derece riskli hale getirdiği ifade edildi.

Olası bir kara harekâtının İran’ı iç karışıklığa sürükleyebileceğini, ancak bunun ABD açısından stratejik bir kazanç getirmeyeceğini belirten Talebi, böyle bir senaryonun bölgesel istikrarsızlığı artırabileceği uyarısında bulundu.


Videonun deşifresi

Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Medyascope olarak çok şanslıyız. İran konusunda önde gelen isimleri konuk ediyoruz. Bunların kimisi gazeteci, kimisi akademisyen ve çok önemli bilgiler veriyorlar. Bunlardan birisi Almanya’da yaşayan Reza Talebi, gazeteci meslektaşımız ki savaş başladığından bu yana birçok kez kendisiyle konuştuk ve bugün iki tane kritik konunun Reza Bey’le üzerinden geçmek istiyoruz. Yani bir İngilizce tabiriyle “follow-up” yapıyoruz Reza Bey. İki konu var. Bir, Pakistan’da müzakere oluyor mu? Olacak mı? Nasıl olacak? Kim istiyor? Kim istemiyor? meselesi. İkincisi de ABD İsrail’le birlikte ya da onun desteğiyle bir kara harekâtı söz konusu mu? Çünkü çok sayıda birliğin Orta Doğu’ya yönlendirildiği, özellikle paraşüt indirme birliklerinin söz konusu olduğu söyleniyor. Bunların ikisini de konuşacağız. Reza Bey, tekrar hoş geldiniz.

Reza Talebi: Hoş bulduk Ruşen Bey. İyi yayınlar.

Ruşen Çakır: Sağ olun. Önce müzakereden başlayalım. Bu nereden çıktı? Şimdi belli ki Trump söyledi. “İyi müzakereler yürütüyoruz” dedi ama ortada müzakere olmadığını öğrendik o verdiği süreden sonra. Süreyi 5 güne çıkarttı ve müzakerelerin yapılacağı çıktı. Hatta ilk başta Türkiye arabulucu olacak dendi, sonra Pakistan olduğu kesinleşti. Pakistan da kolları sıvadı ama ortada bir şey yok sanki. Var mı?

Reza Talebi: Hayır, ortada aslında bir şey yok. Bir de Trump’ın sözlerine ne kadar güvenebiliriz? O da esas meselelerden birisidir. Amacı nedir? Aslında bu 5 gün içerisinde, 48 saati de buna eklersek eğer, Trump’ın mesajı İran’dan ziyade piyasaya yönelik olmuştu. Yani hem Amerika borsasında değişen para miktarı, tahvillerde ve ayrıca petrol fiyatları ve yanı sıra “polymarket”e de baktığımız zaman görüyoruz ki bir bahis açılmış ve bu da tabii ki çok üzücüdür. Bir savaş gidiyor ve insanlar onun üzerinden bahis yapıp para kazanıyorlar. Trump’a baktığımız zaman bu da normaldir. Trump’ın hayatında en önemli şey müzakereden de ziyade para, petrol, enerji ve onları elde etmektir. Ancak İran’ın bir müzakere geçmişi de vardır. Yani Amerikalılarla sadece 12 günlük savaş meselesi veya nükleer müzakere meselesi değil. Bir nevi İran genelde müzakereye çok pozitif bakmayan birisidir. Bu perspektifi Filistin meselesinde de görüyoruz. İran bu çerçeveye girdiği zaman da hiçbir zaman müzakerelere pozitif bakmamıştır ve müzakereleri bir teslimiyet olarak nitelendirmiştir. Çünkü bu psikoloji ve bu kültürün içerisinde müzakere yenilgidir ve “bizim sonuna kadar savaşmamız gerekiyor” düşüncesi hakimdir. Bu ne kadar doğru, ne kadar yanlış fark etmez; ancak bu politika hep İran dini liderliği tarafından ileri sürülmüştür. Özellikle İran-Irak Savaşı’na da baktığımız zaman son dakikaya kadar İranlılar müzakereleri veya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararnamelerini kabul etmediler ve hatta Ayetullah Humeyni kabul ettiği zaman da “Ben zehir içtim, zehri başıma çektim. Bu benim için kabul edici bir şey değil.” dedi. Ondan sonra da Amerika veya İsrail konusunda sürekli İran’daki hükümetler bir nevi müzakerelere yanaştılar ancak sürekli müzakereler hüsrana uğradı. Hem Amerika tarafından hem İran tarafından ortak bir noktada bulunmaları çok zor oldu. Hep araştırıldı; yani niye ortak bir noktada Amerikalılar ve İranlılar anlaşamıyor? Bu süreç içerisinde devrimden sonra, demin bahsettik; İran-Irak Savaşı’nda Amerikalıların Iraklılara destek vermesi ve ondan sonra İran’da yürütülen anti-Amerikancılık bir politika oldu ve o, sürekli İran’ın mihenk taşlarını oluşturmasıyla beraber yaşamları birbirine bağlı oldu. Yani birbirinin inkârı, onların ideolojisinin ve stratejisinin Orta Doğu’da belli çapta genişlemesini sağladı. Sonraları tabii ki JCPOA oldu. Bu nükleer anlaşma meselesi doğrultusunda İranlılar hem Obama hükümetiyle hem de Biden hükümetiyle bir nevi anlaşmalar ve görüşmeler yaptılar. Özellikle Obama döneminde yapılan bu anlaşmalar çok ciddi şekilde bir ilerleme sağladı. Cevad Zarif’in döneminde o görüşmeler ileri sürüldü ve bir umut yolu açılmıştı. Ancak yine de Trump’ın gelmesiyle beraber 2018’de bir yıl içerisinde, tabii ki Trump buna pozitif bakmıyordu ancak bu JCPOA yani İran Nükleer Anlaşması’ndan çıkmamıştı. O dönemde Tillerson dışişleri bakanıydı. Ancak Pompeo geldikten sonra onu yırttı ve yeniden aynı şekilde bir Amerika ve İran çatışmasını diplomasi çapında gördük. Nitekim izah etmeye de gerek yoktur; farklı ülkelerde de bu çatışmaları biz gördük ki yavaş yavaş İran içerisinde ilerleyen süreçte hem İran’ın Orta Doğu’da zayıflamasıyla beraber hem de genişleyen bu İsrail politikası doğrultusunda İran gittikçe kendi içine çekildi. Kendi içine çekilmekle beraber müzakereye odaklanan İran, içerideki müzakereyi unuttu. Sürekli çatışma, sürekli bir savaş psikolojisi olan İran, dışarıya bir mesaj vermekle beraber, dışarıda bir müzakere ve bir anlaşma yapmakla beraber içerideki halkı unuttu ve nitekim olaylara biz şahit olduk. Geçmiş aydaki olan katliamlar, eylemler… Bunun içerisinde tabii ki farklı ülkelerin çıkarları da olabilir, ben onu inkâr etmiyorum. Ancak yine de nitekim İran’ın yaptığı yanlış politikaların sonucunu biz içeride gördük. Ki bu içerideki yapılan yanlış politika dışarıya da sızdı ve sızmakla beraber dışarıdaki olan müzakereleri de etkiledi. Siz hatırlarsınız; İbrahim Reisi öldükten sonra, helikopteri düştükten sonra İranlılar müzakere ediyorlardı. Çok ilginç bir şey de değildi. O dönemde Jake Sullivan ve Amerika yetkilileri Biden döneminde çok iyi müzakereler de ortaya koydular, sonuçlar aldılar. İran’ın 7 milyar dolarlık parası Güney Kore’den Katar’a intikal edildi, İran onu istifade edebilirdi. Daha ondan önce Obama döneminde de çok yüklü miktarda İran’ın bloke olan paraları İran’a iade edildi, değiş tokuş yapıldı; esirler ve hapisteki olan şahıslar, yani Amerikan vatandaşları olanlar, İran vatandaşları olanlar… Bir umut yolu vardı ve hatta Biden döneminde de bahsettiğim gibi bunlar devam ediyordu. Ancak Trump geldikten sonra politika tamamıyla değişti ve bu politikanın esas mihenk taşlarından birisi İsrail oldu. İsrail, Trump’ı müzakerelerden ziyade bir nevi İran’ı bastırmak, İran’ın kolunu kesmek ve ayrıca İsrail’in yolunu açmakla beraber hem Suriye’de hem Lübnan’da hem de Gazze meselesinin dosyalarını Trump’ın önüne koydu. Trump da bunlardan bir başarı elde etmek için “8 savaş durdurdum” dedi, bir barış konseyi oluşturdu ve bu doğrultuda ilk başta düşünüldü ki İran’la da bir anlaşmaya gidecekler. Nitekim Steve Witkoff ve Jared Kushner’i görüşmelere gönderdi. Farklı boyutlarda istekleri onlara deklare etti. Özellikle balistik füze meselesini, nükleer meselesini ve ayrıca proksi grupları… İranlılar proksi gruplar hakkında “biz zaten buna ılımlı bakıyoruz” dediler. Hatta Lübnan’a giden Abbas Arakçi o dönem dedi ki: “Hizbullah Lübnan meselesi Lübnan’ın iç meselesidir ve bizim şu anda o kadar da potansiyelimiz yok ki Hizbullah’a 1 milyar dolarlık yıllık bütçe belirtip onu gönderelim.” Ayrıca Hamas meselesinde hatta İran’a teşekkür etti Trump. “İranlılar da yeşil ışık gösterdiler ve biz Hamas’la anlaşıyoruz. Rehineleri veya oradaki olan esirleri biz kurtaracağız. İran da buna pozitif bakıyor.” dedi. İran da Şarm El-Şeyh’e davet edildi. Sonra Irak’taki Haşdi Şabi meselesine baktığımız zaman Amerika baskılarıyla beraber İranlılar bu meseleyi de Iraklılara bıraktılar. Bazı kanallardan oradaki Haşdi Şabi gruplarına baskı yapmak ve onları potansiyel bir güç olarak gelecekteki herhangi bir savaş için tutmak istediler. Ancak siyaset konusunda Nuri el-Maliki’nin Thomas Barrack ile Amerikalı yetkililerle ve hatta İngilizlerle görüşmesi bu doğrultudaydı. İranlılar düşündüler ki biz anlaşıyoruz aslında, hiçbir sorun da yoktur. Doğrudur, çatışmalar oldu. Witkoff ile Arakçi arasında teknik konular konuşulmadı. Ancak tam bunun ortasında biz şahit olduk ki İsrail ve Amerika’nın bir saldırısı oldu. Nitekim bu doğrultu ve bu çerçeve içerisinde, İran müzakere masasında olduğu zaman da bir saldırıya uğradığı için şimdi başka bir müzakere çerçevesi belirlenmiş ve onun içerisinde konuşacaklar. Bunu da Trump söyledi. Trump’ın söylemesi de bu doğrultuda oldu; “Biz zaten rejim değişikliği yaptık, amacımıza ulaştık.” İlk başta söylediği de oydu. Ancak bu çerçevede ve bu doğrultuda söyledi ki; ‘‘Oradaki belli başlı teknokratları ve İran dini liderlerini vurduk, yeni bir kadro var ve bu yeni kadro bizimle görüşmek istiyor.’’ Bu yeni kadronun içerisinde özellikle İran Parlamentosu’nun başındaki Muhammed Bakır Galibaf var ki bize gelen bilgilere göre, yani böyle “off the record” olan bilgilere göre, İsrail’den Pakistanlılar vasıtasıyla Amerikalılardan istemişler ki onu vurmasınlar ki müzakerelerde o olsun. Ancak bu da çok manipülatif ve spekülatif bir durum.

Ruşen Çakır: Peki şunu sorabilir miyim? Şimdi bütün bu tarihi çok güzel özetlediniz. Şöyle bir husus var: Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı’nın müzakereci olarak adı geçiyor. Güzel. Ve sizin de söylediğiniz gibi Pakistan’ın ricasıyla onların vurulmama garantisi de alınmış. O da güzel. Ama İran’ı bunlar yönetmiyor. İran’ı hâlâ kendisini görmedik ama Mücteba Hamaney yönetiyor. İran’da Ali Laricani’nin yerine gelen kişi Zülkadir ya da Dulkadir, her neyse, o kişi de çok sert biliniyor; şahin ya da nasıl denirse. Şimdi nasıl olacak bu? Bu kişilerin, müzakereci olacak kişilerin nasıl bir gücü olacak? Diyelim ki müzakere oldu, bu yönetim şu andaki yönetimden nasıl tam bir yetki alabilecek? Çünkü benim gördüğüm — tabii sizin kadar bilmiyorum ama — bir Hamaney’e ya da Zülkadir’e kıyasla daha sakin, daha yumuşak insanlar en azından ve onların müzakeresiyle ötekilerin beklentileri aynı olmayacaktır.

Reza Talebi: Tabii Ruşen Bey, şu anda sizin de söylediğiniz gibi makro çapta sahada savaşan şahıslar şu anda diplomasiye de hâkim olmuşlar. Aslında baktığımız zaman Mücteba Hamaney’in durumu belli değil. Yaşıyor mu yaşamıyor mu? Yaralı mı değil mi? Hatta Amerikalıların da o doğrultuda bir bilgileri yoktur. Bu gaip olan, görünmeyen imam konsepti içerisinde mesajlar o doğrultuda iletiliyor; kendilerine göre bir Mehdi yaratmışlar. O Mehdi vasıtasıyla mesajlar dört tane kişi tarafından Devrim Muhafızları’na iletiliyor. Bu belli değil ki; o mesajları kendileri mi üretmiş yoksa bu emirleri Mücteba Hamaney mi veriyor, bilgimiz yoktur, zaten içeride o imkanımız da yoktur. Ancak esas bunu uygulayan Devrim Muhafızları’dır ki onun da başında Ahmed Vahidi var. Ahmed Vahidi’nin, doğrudur, Galibaf ile çok iyi bir ilişkisi var. Çünkü Galibaf ile daha önce de İran-Irak Savaşı’nda beraber olmuşlar. Vahidi çok armagedonist bir şahıstır Devrim Muhafızları’nın içerisinde. Hatırlarsınız, AMIA meselesinde Arjantin’de Amerika’nın kara listesine giren isimlerden birisidir Ahmed Vahidi. Gerçekten bunlarda öyle bir düşünce de vardı; bu ne kadar rasyonel, ne kadar gerçekçi olabilir? Ben bunu anlatmakla mükellefim. Bazı insanlar burada tırnak arası açayım; ben bunları anlattığım zaman beni bir taraf tutarak siyah ya da beyaz olarak gösteriyorlar. Ben bunları zaten izleyiciye anlatıyorum ki kendisi idrak etsin, gitsin okusun ve öğrensin. Pozitif veya negatif olarak söylemiyorum. Böyle bir düşünce hâkimdi: Onlar diyorlar ki dünyada ve İran’da kargaşanın olması gerekiyor ki Mehdi ortaya gelsin. Bu düşünce İran içerisinde, teknokratlar ve Devrim Muhafızları içerisinde de çok yaygındır. Vahidi şu anda en yetkili şahıstır, görünmese de; ve bu doğrultuda hem sahada hem de siyasette İran politikasını yürütüyor. Ayrıca geçici bir şura, yani liderlik şurası kurulmuştu ve onun içerisinde Mesud Pezeşkiyan, Ejei (yargının başındaki şahıs) ve Ali Laricani vardı ki siz de demin işaret ettiniz, Zülkadir oraya geldi. Zülkadir de aynı şekilde çok radikal ve şahin isimlerden birisidir. Hem düzensiz savaşlarda yetkisi olandır, İran-Irak Savaşı’nda İçişleri Bakanlığı muavinliğini yapmıştır. Devrim Muhafızları içerisinde de yetkili konumlara gelmiştir; Genelkurmay muavinliğine kadar yükselen birisiydi. O da şahin bir kanattı. Ancak yanındaki Pezeşkiyan tabii ki diskalifiye edilmiştir. O gücünü Ali Hamaney’den aldı, şu anda herhangi bir yetkisi de yoktur. O doğrultuda Dışişleri Bakanlığı’nda Abbas Arakçi de bir yetkiye sahip değil. Onu da yöneten Kemal Harrazi. Kemal Harrazi, İran harici siyaset veya dışişlerinin yüksek konseyinin başındaki şahıstır ki Ali Hamaney döneminden beri İran dışişlerini yönetiyor. Bir de yanında Ejei vardır ki o da ayrıca radikal kanatta. Baktığımız zaman bu öldürmelerden sonra, bu hedefler alındıktan sonra Ali Laricani’den daha şahin isimler ortaya gelmiş ve bu şahin isimler birbiriyle bağlantılı ve Mücteba Hamaney’e de çok yakın olan şahıslardır. Bunların ortasında da bir Galibaf var ki kendisini ne sağcı ne solcu biliyor. Aslında sağ kökenden gelen birisidir. Çok lükse düşkün olan birisidir; farklı şekilde kendisini doktor, pilot olarak tanıtır. Hem daha önce meclis başkanlığı yaptı, polis başkanlığı yaptı, Devrim Muhafızları’nda başkanlık yaptı ve ayrıca ismi sürekli yolsuzluklarla anılan birisidir. Bu sağ kanadın içerisinde Galibaf’ın ismi çok iyi anılmaz. Ayrıca geçen yıllarda Devrim Muhafızları’ndan bir ses kaydı çıktı; Galibaf’ın ismi de orada geçiyordu ve onun yolsuzluklarını anlatıyorlardı. Ali Hamaney kendisi müdahil oldu; “bu işi uzatmayın” dedi. Hatta ona karşı eylemler de oldu, eylem yapanlar mahkemeye verdiler Galibaf’ı. Ancak tam tersine onlar tutuklandı. Yani bu 20 yıl içerisindeki Mücteba Hamaney’in oluşturduğu kadro ve Devrim Muhafızları içerisindeki oluşturduğu radikal kanat şu anda bu vurulmalarla, bu hedef alınmalarla beraber ortaya gelmişti. Yani İran’daki, şu anki İslam Cumhuriyeti’nin başındaki şahıslar, Ali Hamaney dönemindekinden daha radikaller ve daha şahinler. Bunları yönetmek de şu andaki Mücteba Hamaney’in sağ olup olmadığı da belli değil, Devrim Muhafızları başında Ahmed Vahidi tarafından yapılıyor. Nitekim görüyoruz ki bazı çelişkili söylemler de ortada oluyor. Özellikle mesela Mesud Pezeşkiyan’ın oğlu imalı, ironik tweetler atıyor; “müzakere de olabilir, o da çok kötü bir şey değil” gibi. Veyahut İran’daki Devrim Muhafızları’na bağlı olan sağcı gazetecilerin editörleri tweet atıyorlar; “Evet müzakere de olur, müzakere bir yenilgi değil. Hudeybiye Barışı yaptı Peygamber Efendimiz, Medine’ye girdi” gibi örnekler getirerek müzakereyi destekleyen kesimler vardı. Ancak çok karışık bir ortam, ne olacağı belli değil. Ona göre de görüyoruz ki Trump’ın söylediği “bulduk, görüşüyoruz, anlaşıyoruz” ifadesini İsrailliler ilk başta Galibaf ile görüşme yolu olarak ortaya koydu. Ben onu çok ciddi bulmuyorum. Hatta gelen haberler de oldu; Pakistan’a gitti, gitmedi; İslamabad’da perşembe, cuma günü görüşecekler diye. En son haberde Pakistan Dışişleri Bakanı söyledi; “Müzakereler Mısır, Türkiye ve bizimle beraber mesajlar gidip geliyor ve bazen de bu liderleri falan bulmakta da zorluk çekiyoruz çünkü hava saldırısı ve bir savaş atmosferi vardır.” Nitekim bunlara baktığımız zaman, doğruyu söylemek istersek şu anda ülkeyi yöneten Devrim Muhafızları ve Ahmed Vahidi’dir Mücteba Hamaney’den ziyade. Eğer onlar bir müzakereye gitme kararı alırlarsa, uygun görülen şahıs Galibaf olabilir. Yani şu anda tam kesin değil. Ancak onlar karar verdiği zaman Galibaf’ı şu şekilde değerlendirebiliriz: Hem Devrim Muhafızları kökeni var hem meclis başkanı ve hem de siyasette çok hırslı birisi ve yanı sıra da çok şahin kanattan da değil. Bazı söylentiler vardır çünkü; o kadar da anti-Amerikacı değil, lüksüne düşkün olan birisi. İsmi yolsuzluklarla geçiyor. Ve ayrıca da Devrim Muhafızları’nın içerisinde de daha çok farklı Batıcı kanada yakın olan şahıslardan birisidir ki uygun olabilir. Yani gelecekteki senaryolarda Galibaf potansiyel bir şahıstır.

Ruşen Çakır: Anladığım kadarıyla sizi şöyle özetleyebilirim: ‘‘Müzakereler pek olacağa benzemiyor. Olsa da bir şey çıkacağa benzemiyor.’’ diyorsunuz. Yanılıyor muyum?

Reza Talebi: Tabii ki. Yani Ruşen Bey, baktığımız zaman şartlara, bir şartlar verdiler. Amerikalılar 14 şart, artı bir 15. şart verdiler. O 15. şartı ben bilmiyorum, belki sonra açıklamışlar ve İran şartlarına baktığımız zaman çok maksimalist bir şarttı. Yani bunlar olmamak için verilmiş. Mesela Amerika’nın şartına bakıyoruz ki birincisi Hürmüz Boğazı meselesi. Bu savaştan önce Hürmüz Boğazı sorun değildi. Siz bunu nasıl bir sorun haline getirdiniz? Ondan sonra Amerika mesela demiş ki; yaptırımları kaldıracağız. Kongre onayı olmazsa yaptırımları Amerikalıların kaldırma imkanı da yoktur. Ayrıca bu savaşın iki ay süresi var. İki aydan sonra yeniden kongreye gitmesi gerekiyor. Yani bir kongre sıkıntısı vardır Amerika’da. Ayrıca çok gülünç bazı meseleler de ortaya atılmış Amerikalılar tarafından; ‘‘Biz İran’ın enerjisini vereceğiz. Buşehr Nükleer Santrali’ne ihtiyaç yoktur, biz İran’la işbirliği yapacağız ve Buşehr Nükleer Santrali yerine onun dört katı olarak, mesela 4.000 MW elektrik üretip İranlılara vereceğiz.’’ Veyahut “snapback” yani Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kararnamelerinin geri gelmesi ki 1929 kararnamesi en sert kararnameydi; onun geri dönmesiyle beraber İran’ın yaptırımları çok şiddet derecesinde artmıştır, “Onları da biz iptal edeceğiz” diyorlar. Burada çok gerçekçi gelmeyen bir şeyler var. Ayrıca İran’ın balistik füze meselesini çözmeye çalışıyorlar. Bin taneye insin, yani menzili daha düşük olsun; 91’de nasıl ki Irak’a yaptılar, bu şekilde. Ve yanı sıra da İran proksi gruplarına destek vermesin ki bunu daha önce müzakerelerde konuşmuşlardı. Ancak İran’ınkine baktığımız zaman İran da diyor ki: “Hürmüz Boğazı benim yetki alanımda olsun.” Bu da çok gerçekçi değil. Hürmüz Boğazı tam olarak İran’ın değil. Aşağıda Umman da var ve uluslararası bir boğazdır. Bunu Amerikalıların yetkisinde değil ki kabul etsin. Diğer mesele, Amerikalılar sorumlu olarak savaşı kabul etsin ki bu doğrudur. Amerika ve İsrail saldırmıştır İran’a ve tazminat vermesi de gerekiyor. Ancak şu ana kadar İran hiçbir yerden tazminat da alamadı ve Amerikalılar bunu kabul etmiyorlar. 1 trilyon dolara kadar tazminat iddiası oldu Irak Savaşı’nda; hâlâ alma imkanı olmadı. Kuveytliler Iraklılardan aldı, İranlılar alamadılar. Ayrıca bu doğrultudaki savaşın sorumlusunu kabul etsin ve garanti versin ki bize daha saldırmayacak. İsrail meselesi var; İsrail burada kendi kafasına göre davranabilir. İsrail kendisine göre başka bir ülkedir. Nitekim biliyoruz Amerika’nın etkisi var, stratejik ortaklar; ancak İsrail’in davranışını Amerikalılar size garanti edemez. Eğer bunu İsrail’le çözmezseniz, bu doğrultuda bir ateşkese, bir anlaşmaya doğru gittiğiniz zaman İsrail yarım kaldığı işi yapar. Bunu da zaten görüyoruz. İsrail acımasızca saldırılar yapar ve bu da İran’ın hüsranına neden olur. Dördüncü mesele zaten Amerika üslerinin bölgeden çıkmasıdır. Bu işi de Arap ülkeleriyle ilişkileri düzeltmekle beraber yapabilirsiniz. Araplar, yani Körfez ülkeleri ne kadar Amerika’ya güvenecekler? Verdikleri petrol karşılığında güvenliği aldılar mı, almadılar mı? O da İran ve Arap ülkelerinin arasındaki bir güvenlik ortamının yaratılmasıdır ki bu savaştan sonra yaratılacak mı yoksa yaratılmayacak mı? Ve başka son mesele, bunu da söyleyeyim: 480 kilogramlık zenginleşmiş uranyum. Bunu sürekli Amerikalılar, bir kere Trump söyledi ki “Biz vurduk, bitirdik ve İran’ın nükleer bir kapasitesi yoktur.” Sonra yine çelişkili bir şekilde diyor ki: “Biz vurmasaydık İran’ı bu dönemde, iki haftadan sonra İran nükleer bir güç olacaktı.” Bu belli değil. Amerikalılar zaten bir kazanç elde etmek için bir bataklığa, bir çıkmaza girmişler, istiyorlar. Ve muhtemelen bu 480 kilogram da farklı yerlerde değil; çok açık bir şekilde Buşehr Nükleer Santrali’ndedir ve Rosatom’un etkisi altındadır. Ki bu doğrultuda da gördük ki birkaç kere Buşehr Nükleer Santrali’ni vurdular. Baktığımız zaman bütün bu şartlar içerisine, bu şartlar anlaşmamak için yapılmıştır. Aslında ilk başta Amerikalılar ve İranlılar bunu anlamalılar ki oturup bir yerde konuşsunlar. Bir ateşkese doğru gidilsin ve ondan sonra bu şartlar konuşulsun. Çünkü 47 yıldır ve ardınca 20 küsur yıldır ki bu şartlar aynı şekilde konuşuluyor. O dönemde de savaş yoktu. Şu anda bir savaş meselesi de buna eklenmiştir ve çok zordur. Hem siz o şartları çözmemişsiniz, eskideki olan sorunları, hem de şu anda yeni sorunlar da buna eklenmiş; ülkeye İsrail ve Amerika tecavüz etmiş. Şu anda bir savaş da veriyorsun ve bu savaş atmosferi içerisinde bütün bu şartları çözmek ve bunları halletmek de çok büyük bir süreç ister. Bu sürece doğru gidiyor muyuz? Bence gitmiyoruz. Ve karşılıklı bir savaşı daha sahada ve yerde görme imkanımız maalesef olacak.

Ruşen Çakır: Burada şimdi müzakere muhabbeti yapılırken bir diğer yanda ABD’nin bölgeye çok ciddi birtakım askerler yolladığı söyleniyor ve bir kara harekatı beklentisi var, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü elde edebilmek için. Ama konuya hakim olduğunu düşündüğümüz birçok isim bunun çok riskli olduğunu söylüyor. Siz bölgeyi biliyorsunuz. Söz konusu olan yerleri biliyorsunuz. Hem coğrafi olarak hem İran ordusunun ya da Devrim Muhafızları’nın gücünü, rejimin gücünü de biliyorsunuz. Böyle bir niyet bayağı sert geçer gibi geliyor bana ama size sorayım: Yapabilir mi ABD, bunu deneyebilir mi?

Reza Talebi: Tabii Ruşen Bey, ben hem burada teşekkür ederim iltifatınız için hem de yanı sıra ben İran resmî ordusunun hava kuvvetlerinde görev yaptığım için o bölgelerde de hizmette bulundum. O bölgeyi, güney bölgesini biliyorum. Saldırı yapılan yerlerde tabii ki hizmet yaptım, görev yaptım. O şekilde anlatmaya çalışacağım. Ruşen Bey, tam olduğumuz ortam aynı Irak-İran savaşı ortamında, Reagan dönemi. Zaten biliyorsunuz Reagan’la Trump kendini karşılaştırıyor. ‘‘Barış güç vasıtasıyla olur’’ ki bunu ilk defa Reagan söylemiştir ve o dönemde de aynı bu doğrultuda bir savaşı biz yaşadık. O “Praying Mantis” dedikleri operasyon ki bu ‘‘Peygamber Devesi’’ operasyonu anlamına geliyor. Amerikalılar o dönem İran’a karşı körfezde yaptılar; o dönemde USS Samuel B. Roberts mayınlara isabet etti ve ikiye bölündü. Amerikalılar onu oradan görevden aldılar. Amerika o dönemde Hark Adası’na ve ayrıca İran’ın iki tane savaş gemisine, Sahand ve Sabalan’a saldırdı. Bazı petrol terminallerine saldırdı ve orada küçük çapta kontrollü bir savaş oldu. O Hark Adası hem Amerikalıların saldırısına maruz kaldı ve hem de 2880 kere Hark Adası ki İran’ın petrol terminalidir ve 20 milyon varil orada deposu var; İran yaklaşık her gün 2 milyon varil oradan petrol ihraç ediyor, orası 2880 kere saldırıya maruz kaldı. Yani İran-Irak Savaşı’nın her günü saldırıya maruz kaldı. Bir geçmişi var ve yeni değil İran için. O dönemde de İranlılar mayın döşemeye başladılar. Hürmüz Boğazı’na mayın döşenildi ki Amerikan ordusu donanması bazı Kuveyt petrol gemilerini ki Irak petrolünü taşıyordu, onları eskort etmek için Körfez’e geldiler. O meşhur petrol gemisi Bridgeton vardır, o mayına isabet etti, patladı ve ondan sonra Amerika donanması da oradan geri çekildi. İran o dönemde kendi ürettiği SADAF mayınları veya Sovyetlerden aldığı yaklaşık 2000-3000 mayın vardı, o bölgeyi döşemişti ve bunlar hem mıknatıslı mayınlar hem de böyle seyyar gezen mayınlar vardı. Bu tecrübeyle beraber İran’ın orada Körfez’de böyle mayın savaşı, ada savaşı tecrübesi var. Ancak bundan ziyade amfibi bir tecrübesi yoktur İranlıların. Yani İran’a şu ana kadar Irak’tan ziyade herhangi bir deniz veya karadan saldırı olmamıştır ciddi bir şekilde. Amerikalılar, sizin de demin söylediğiniz gibi 5 gün süre verdiler; ya müzakere olur veya biz kara güçleri göndeririz ki bu 82. Tümen ile beraber farklı 5.000’e yakın deniz piyadeleri USS Boxer’la ve USS Tripoli ile oraya geliyor; galiba diğerleri de nakliye gemisiyle oraya geliyor ve farklı komando birimleri de vardır. Burada bir amfibi operasyonu yapmak istiyorlar. Birinci mesele şeye girmeden ne kadar gerçekçi? Ne planlıyorlar? Birincisi budur ki Hürmüz Boğazı’ndan geçmek Amerikalılar için çok zordu. Orada şu anda gelen haberlere göre 20-30 tane uzaktan kontrollü sedef mayınları veya Maham 3 ve Maham 7 İran tarafından denizin altında konuşlandırılmıştı ve bir yandan da orada da şu anda İran’ın deniz kuvvetleri, her ne kadar Amerikalılar “Biz deniz kuvvetlerini bitirdik” dese de bu da tam doğru değil, hem Devrim Muhafızları ve hem ordunun deniz kuvvetleri orada aktiftir. Ve yanı sıra da CM roketleri vardır ki Çinliler vermişler onları, oraya hakimler ve orada botları da vardır; hızlı derecede hareket eden botları. Bu tehlike olabilir Amerikalılara. Eğer bu doğrultuda buraya giremezlerse ki nitekim donanmaları da yoktur Körfez’de ve Körfez’deki olan donanmalar, yani küçük gemiler Suudi Arabistan’ın veyahut Arap Emirliği’nin ki onlar da çok zayıf donanmalar, Al-Makkah, Al-Madinah gibi gemiler; bunların da amfibi operasyon yapmalarının imkanı yoktur. Bunu İran’ın Umman kıyısında düşünebilirler ki Pakistan’a da yakındır. Bu Umman kıyısındaki olan Cask Limanı vardır, Hürmüz Boğazı’na yakın ve o Cask Limanı’ndan İran’ın %20 petrolü ihraç ediliyor. Eğer alternatif olarak Hark’a girmezlerse ki sürekli bu Hark Adası üzerine de Lindsey Graham bastırıyor, ancak nasıl Hark’a girecekler hiç belli değil; bu da sosyal medyada gündem oldu. Ancak bu Cask Limanı’na girme ihtimalleri vardır. Cask Limanı’ndan ziyade Hürmüz Boğazı’na yakın Larek, Hengam gibi küçük adalar vardır; bazısında insan yaşıyor bazısında yaşamıyor. Ve ayrıca esas olan ki ortak bir nokta da bulabilirler Körfez ülkelerinde, İran’ın üç tane adası var ihtilaflı bir şekilde: Büyük Tunb, Küçük Tunb ve Ebu Musa. Bunlar da Hürmüz Boğazı’na yakındır, ki Arap Emirliği bunları sürekli kendi toprağı biliyor. O şekilde onlarla beraber bu adalara da girme imkanları vardır. Yani eğer düşünürsek Körfez çapında ve deniz çapında bunlara operasyon yapılabilir. Ayrıca daha büyük tabloya bakarsak; Amerikalılar Kuveyt tarafından veyahut diğer bölgelerdeki, Irak hariç, oralarda kara kuvvetleri veya komandoyu indirip o şekilde direkt karadan operasyon yapmaları da özellikle Kuveyt tarafından olma imkanı da vardır. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın kapalı olması durumunda Amerikalıların donanması Hürmüz Boğazı’nın dışında konuşlanıp uçaklarla beraber bir paraşüt operasyonu da yapma imkanı vardır ki bunların hepsi tehlikeli. Tutalım ki bunların hepsi oldu, İran’ın içerisine girdiler, Cask Limanı vardır orada ve oraya komandolar veyahut özel tim ve deniz piyadeleri girdi. Orayı nasıl koruyacaklar sorusuyla da karşı karşıya gelebilirler. Çünkü İran’ın şu andaki anti-gemi füzeleri ve hava savunması ve bazen de özel timleri ta 200 km içeriye kadar oradan bir hat oluşturduğu kadar ring ring Amerikalıların karşısına çıkma imkanları vardır. Yani sizin orada küçücük bir adayı ve küçücük bir limanı alma imkanınız vardır ancak ilerlemeniz çok zor olur. Çünkü karşınızda özellikle orada deniz komandoları ve İran’ın özel timlerini de görebilirsiniz. Bunu yapmakla beraber eğer Amerikalılar bu doğrultuda büyük bir çapta düşünürse, farklı grupları farklı ülkelerden de, yani bu doğrultuda anlaşıp Irak’tan farklı silahlı grupların girmesi veyahut Pakistan’dan farklı silahlı grupların girmesi ve yanı sıra da Körfez ülkelerini ikna etmekle beraber hatta Azerbaycan’la da girişte bu doğrultuda düşünülebilir; bu çapta yaparlarsa İran’ı bir iç savaşa doğru götürebilirler. Ki bunun sonucu ne Amerika’ya bir şey verir ne de Amerika’yı bir kazanca doğru götürür. Sadece İran içerisinde bir kaos yaratmak ki İsrail burada daha çok kazançlı olur, o da orada bu çatışmanın devam etmesidir. Yani Amerikalılar girip veyahut oradaki bir şeyi elde etmesiyle ne olur? 480 kilogramlık mesela uranyumu, Hark’a girdikten sonra Buşehr’e girebilirler, bunu alabilirler. Ancak kalmaları çok çok zordur. Bu kara harekatı Amerikalılara bir intihar olur. Ancak bunun sonucunu İran halkına yüklemek olur. Yani girip orada kargaşayı tetiklemekle beraber farklı grupların girmesi doğrultusunda İran gittikçe zayıflamakla beraber Körfez ülkelerini de teşvik edebilir. Şu anda Körfez ülkeleri doğrudur, diyorlar ki; “Biz İran’a bir saldırıda bulunmayacağız.” Gördüğümüz kadarıyla araları pek iyi değil bu saldırılar doğrultusunda. Ancak İran eğer gittikçe zayıflarsa Amerikalılar bu Körfez ülkelerinin potansiyelinden ve özellikle İran’ın etrafındaki olan farklı silahlı gruplar, muhalif olsun veyahut oradaki olan silahlı gruplar ki sürekli paramiliter faaliyette, onlardan istifade edebilir. Ancak bu da bir senaryodur, hâlâ kesinleşmemiştir. Belki Amerikalılar bunu gösterip, yani ölümü gösterip sıtmaya razı etmek çabasıyla beraber İran’ı bu şekilde tehdit etmekle beraber müzakere masasına getirip şartlarını onlara dikte etmeye çalışıyor.

Ruşen Çakır: Reza Bey, çok sağ olun. Çok aydınlatıcı oldu. Konuya sizin gibi hâkim olan insanlarla konuşmak bizim için bir imtiyaz. Çok sağ olun. Çok teşekkür ediyorum.

Reza Talebi: Ben teşekkür ederim davetiniz için. Çok sağ olun.

Ruşen Çakır: Evet, Reza Talebi ile konuştuk. İki temel soru: Bir, müzakere olur mu ABD ile İran arasında? Olursa ne olur? İki, ABD, İsrail desteğiyle tabii, kara harekatı yapar mı, yaparsa ne olur? Bu konuda bize çok ayrıntılı, çok önemli bilgiler verdi. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.