Müge İplikçi yazdı: “Sakın kimseye bir şey anlatmayın”

Takvimler 1998 yılını gösterirken bir üniversiteden içeri adımını atmış ve orada dili ve enerjisi yettiğince “kitapları” anlatmış biri olarak Salinger’ın o kült kitabı Çavdar Tarlasında Çocuklar’dan bahsetmemek pek mümkün değil. Üstelik bunu kendi ağzımdan değil, şimdi ismini pek hatırlayamadığım bir öğrenciden (benim ayıbım) duymanın hatırası içinde geziniyor olmam da ayrı bir gariplik. Bu silik anıya davetiye çıkaransa, sabahın köründe, okulun en ücra penceresiz sınıflarından birinde interaktif bir ders ortamını hatırlayışım. Dahası onların okuma listesindeki kitaplardan seçtiği bölümlerle paylaştıkları “ödev” sunumlarının tınısı. Yıllarca okumuyorlar diye çıkıştığım bu ekibin parçası olacağını düşündüğüm bir sınıf bu nihayetinde. En azından öyle başlıyoruz. İkinci derste uyuyacaklar, kıracaklar, gelmeyecekler, bahaneler bulacak, ödevleri başkalarına yaptıracak, sonra öyle değilmiş gibi davranacak, mahçup gülümsemeleriyle kişisel tarihimdeki o çoğulcu portrede yer alacaklar… Olsun, ne yapalım.

Oysa öyle olmuyor! Bu seneki gençler farklı. Ya da zamanda bir kırığın içerisinden, edebiyatın sesine, kırgın bir şamdandan küskün bir alevi tutma cesaretini göstermeye niyetliler. Sınıf gittikçe azalmak yerine, sabahın o saatindeki grilikte giderek renklenmeye başlıyor. Sınıfın seher grisi, onların sesleri ve kıpır kıpır sorularıyla uzamaya ve genişlemeye meyletmiş. Yıllardır atladığım satırları, cümleleri, unuttuğum bölümleri onlarla paylaşmaya başlıyorum o zaman; hatırladıkça birlikte hatırlıyoruz, uyandıkça bu dersi niye verdiğimin kanıtı yaşam tarafından bir karşılık buluyor sanki. Sınıf doluyor, taşıyor, hatta arkadaşlarını davet etmeye başlıyorlar zaman zaman. Hayatımın mesleğimle en bağdaştırdığım dönemlerinden birinde, onlarla, edebiyatın bir insana nasıl ses verebileceğini paylaşmaya başlıyoruz. Onlar bu yarım dönemde büyüyorlar, ben öğretmenliğin alçakgönüllü gururunu yaşıyorum. Ve dönemin sonuna doğru penceresiz sınıfımız ışıklı bir sahneye dönüşürken nihayet onlar sözü alıyor. Ve başlıyorlar anlatmaya… Umutla takip ediyorum onları. Onlar anlattıkça unutmamaya da başlıyorum elbette. Sonrasında gelecek olansa belli. Onları çok seviyorum. Özleyeceğim de. Besbelli olacak olan bu.

Ve derken o öğrenci çıkıyor sahneye. Ve o dönemin, o dönemin geçmişe uzanan köprüsündeki harcın ve yakın geleceğe evrilecek olanın cümlesini, yine o garip sınıfta, dopdolu sandalyelerin gıcırtıları arasında fısıldıyor. Elinde küçük bir not defteri var. Edebiyata yaklaşımı haylazlıkla ölçülebilecek bir tavır gibi gözükse de bunun umurumda olmadığını fark ediyorum. Zira Salinger’ın o sözleriyle beni ve sınıfı esir alıyor: “Bugün size anlatacağım kitabın özü olan o cümleyle başlayacağım. Birilerine bir şey anlatmakla ilgili. Anlatmanın nasıl bir özlem yaratacağıyla …” Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabını anlatmaya başladığında, 2021 yılında şalteri indirmek durumunda kalıp yeni ufuklara (!) adım attığımda bu üniversitenin acısı ve tatlısıyla bana bıraktığı aksiseda da bu oluyor sanki: Öğrenciyi özlemek.

Ancak biz o sırada sınıfta, hep birlikte, geride bıraktığımız on iki haftada bize kalanla meşgulüz: “Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.”

Bilgi Üniversitesi
Müge İplikçi yazdı: “Sakın kimseye bir şey anlatmayın”

Şimdilerde “geçmişini” ısrarla arayan İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin tüm öğrencilerine ve onlarla bu yola çıkmaya cesaret eden bütün akademik ve akademi dışındaki kadroya sevgilerimle. Belki daha fazlası: Özlemle. Anladınız siz! Çünkü sadece anlatan değil anlatılana varlığıyla katılan da o özlemin parçasıdır. Ve bu insani özlem, bir imzadan çok fazlasıdır.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.