Kıyının güzelleri.
Bir cumartesi günü, canhıraş bir kıyıda, beklentilerin ortasında, en beklentisiz yerde duran iki kadın. Üzerlerinde fanilaları, altlarında eski püskü şortları. Herkes piknik sepetlerinde, güneşliklerde, havluların içinde ve dışında, koşturmalarında gezinen bir şeyler getirmiş; yiyecek, içecek, giyecek, mutluluk, beklenti, bereket ve bolluk… Bu iki kadınsa bütün bunların ötesinde.
Kayaların orada duruyorlar. Fanilalarıyla az önce çıkmış olan rüzgârı durdurmaya çalışmalarının abes olduğunun da farkındalar. Ancak şöyle bir şey var:
İkisi arasında öylesine bir uyum var ki. Bunlar teyze kızları olabilir, kuzen olabilir, komşu olabilir; iki ahbap çavuş olabilir (aman, ahbap demeyelim sonra başımız derde girer)… İki sevgili olabilir, yâren olabilir, yoldaş olabilir; iki bahar dalı olabilir. Ayçiçeği olabilirler.
Öyle bir kendilikleri ve öyle bir hâlleri var ki. Sahilin kendi kıvamına en uyan ikili olarak onları seçtiğimi biliyorlar mı?
Hayır, bilmiyorlar tabii ki. Bilmemeleri de en güzeli, evet en güzeli.
“Peki sen ne yapıyorsun?” diye soracak olursanız, ben aval aval bakıyorum dünyaya. Benim adım Lego. Bir kulağımı ben pek küçükken çocuklar kırdı; bir kulağım havada, öbür kulağım başka bir yere bakar hâlde, avareyim. Gri tüylerimin ve mavi gözlerimin arasından insanlara bakıp duruyorum.
Kimisi beni Maviş diye seviyor, kimisi Mavi, kimisi kurt bozuntusu, kimisi “Ulan sen de nereden çıktın it?.”

Ama bu iki kadın bana çok farklı davranıyor. Neden? Benzer bir tarihçeye sahibiz onlarla. Nasıl mı? Birbirimize anlatmaya hiç ihtiyacımız yok. Geldiğimiz yer belli, gideceğimiz yer ise sonsuz. Sanki “başlangıçlar başlangıçtır” der gibi bir kesişmemiz var, büyük ve güçlü bir kesişme. İçlerinden bir tanesi her nasılsa bana konulan ismi de öğrenmiş. Lego diye çağırıp duruyor beni. Ben onu duymazdan gelmiyorum tabii ki; sahilde beni çağıran hiç kimseye böyle bir yaklaşımım yok zaten. Bir, siteyi korumak için oradayım. Ama bir başkasının söylediği üzere -ya da bu kadınlar da söylemiş olabilir- sahil güvenlik görevlisi olmuşum besbelli. Bütün sahili tarıyorum sabahtan akşama. Keyfim yerinde. Ben burası için doğmuşum.
En çok sevdiğim de günbatımının kendisi. Günbatımının kendisi dedim ya, bu ikili de en çok -şu fanilalı olanlar- günbatımını seviyor bu sahilde. Birbirlerine bakıp artık çocukluklarını mı, geçmişin bugüne uzanan kırıntılarını mı yoksa sadece şu anı mı konuşuyorlar bilmiyorum. Ama günbatımı onlara yakışıyor. Onlar da günbatımına.
O zaman bir kulağım aşağıda, bir kulağım yukarıda; gidip onların yanına çöküyorum kumda. İki fanilalı ve ben. Güneşin son demini bir sonraki güne bırakırken şundan eminiz: Yarın yine aynısı olacak. İnsanlar her günün farklı olmasına takmışlar -özellikle bu plaja gelenler. Oysa bazen hiçbir şeyin farklı olmaması da en güzel olanıdır. Ben böyle düşünürken gün battı bile. Gece kuşları diyebileceğimiz, gündüzden kalma gölgeleriyle o hareli kuşlar evlerine dönüyor.
Bir termos çay, biraz çocukluk
Fanilalıların da eve dönme zamanı aslında; ama tam o sırada bir tanesi termosunda kalan çayı ötekine sunuyor. “Ben çok içtim, sen iç” diyor. O da diyor ki, “Yok, birlikte paylaşalım şunu” Bana çay may verecekleri yok, o da ayrı bir konu ya. Onlar çay içerken, “Ulan keşke insan olsaydım da şu çayı şu saatte ben de içseydim” diyorum. Ama bazen insan olmadığıma da mutlu oluyorum. Herkes bu fanilalılar gibi değil ki.
Gerçi umutla geliyorlar kıyıya. Demin de dediğim gibi sanki bir sonraki gün, bu “pikniğe” geldikleri günün daha iyisi olacakmış hevesiyle bir sonraki güne uyanıyorlar. Kardeşim, bırak. Belki bu şekilde bırakmak iyidir. Tam bunları düşünürken fanilalılardan biri gülmeye başladı. “Niye gülüyorsun?” diye sordu ötekisi. “Çocukluğum geldi aklıma” dedi. “Ne var bunda gülecek?” dedi ötekisi bu kez. “Çocukluğumda,” dedi gülen, “her şeyin çok farklı olacağını sanırdım” “Ne var bunda gülecek?” dedi karşısındaki. “Komik bu” dedi ötekisi. Fanilasını çekiştirirken, “Aslında hiçbir şey değişmiyor” dedi. “Yok be,” dedi karşısında esneyip duranı, “bakma sen, değişir. Şu dağlar bile, karşımızdaki, onlar bile değişti” Bunu derken de fanilalının birinin adını öğreniverdim: Serpilmiş adı. Ötekinin adını da elbet öğrenirim, hiç acelesi yok.
Sonra deniz kıyıya vurdu, çekildi. Serpil başını arkadaşının omzuna koydu. “Üşüdüm ama güzel böyle,” dedi. Sustular. Ben de sustum. Üçümüz kumda, karanlığın içinde eridik yavaşça.













