Türkiye’nin 70’li yılları veya 68’liler denildiği gibi, 77-78’lilerin hikâyesi de belki hiçbir zaman yeterince merak edilmeyecek. O yılların hayatta kalmış veteranlarının kendi internet grupları içinde yaptıkları yazışmalar, zamanla biraz da “geyik” niteliğinde kalacak. Halbuki bir ülkenin tarihinde yaşanan toplumsal gerilimlerin, özellikle gençlik çatışmalarının ve hareketlerinin bugüne yansımalarını anlamak; o dönemin yasını doğru tutmak, ortak hafızayı yenilemek ve sağlıklı bir ortak kimlik inşa edebilmek açısından son derece önemlidir.
Ne yazık ki 70’li yılların, 12 Eylül’e kadar uzanan sağ-sol çatışmalarının çok yönlü analizi akademik ve kültürel alanda yeterince ilgi görmedi. Hatırladığım kadarıyla Çemberimde Gül Oya ve Hatırla Sevgili dışında güçlü bir televizyon-sinema aktarımı olmadı. Orhan Pamuk’un birkaç romanındaki dokunuşlar dışında da o dönem geniş biçimde mercek altına alınmadı. Üstelik yapılan anlatıların önemli bir bölümü Türk solu ve devrimci pencere üzerinden resmedildi. Dolayısıyla hikâye eksik kaldı.

Ben kendimi 1974’ten itibaren milliyetçi camianın içinde buldum. Ayrıntılarını ve hatıralarımı Türk Sağının Düşünce Atlası kitabımın girişinde uzun uzun anlatmıştım. Öğrenci olayları ve şiddet beni 1976’da Haydarpaşa Lisesi’nde yakaladı. Muhtemelen ideolojik tavrını açıkça belli ettiği halde okuldan kaydını aldırmadan ve ciddi bir saldırıya uğramadan mezun olabilen ender öğrencilerden biriydim.
Lisenin mescidinden vakit namazından çıkarken çok değer verdiğim ülkücü arkadaşım Ömer’in çevrelenip acımasızca dövülüşü hâlâ hafızamdadır. Benim sağcılığım ise hafta sonları Pınar dergisinde, bugün çok popüler olan bazı isimlerin de katıldığı kültür çalışmalarına gitmekten ibaretti.
1977’de İTÜ Elektrik Fakültesi Gümüşsuyu’nu kazandığımda hayat bize yeni bir sayfa açıyordu. Fakat ortada ciddi bir problem vardı. 1977’den önce okula başlamış, “faşist” olarak tanınan öğrenciler devrimci gruplar tarafından derslere sokulmuyor, yalnızca polis kordonunda sınavlara girebiliyorlardı.
İlk günlerde okula parkamla ürkerek girdiğimi hatırlıyorum. Kapıdan içeri girince farklı aşırı sol grupların danışma masalarıyla, parkalı ve malum bıyıklı devrimci ağabeylerle karşılaşıyordunuz. Çoğu yardımsever ve iyi insanlara benziyordu. Ben ise onlara mesafeli durmak zorundaydım. Ne sağ ne de sol grupların kimlik kapanlarına ve ideolojik tekrarlarına hapsolmak istiyordum.

Fakat o yıllarda forum, boykot veya protesto gibi etkinliklerin bir tarafına bir şekilde bulaşıyordunuz. Bunun bedelini de sıkıyönetim döneminde, 15-16 Haziran olaylarının yıldönümündeki bir amfi etkinliği sırasında yaklaşık 400 arkadaşla birlikte Davutpaşa Kışlası’nda yirmi gün tutuklu kalarak ödemiştim.
Davutpaşa’nın geniş mahzenlerinde hem namaza başlamış hem de sınıfımızdaki farklı devrimci arkadaşları daha yakından tanıma şansı bulmuştum. İşin ilginç yanı, Tercüman gazetesinin “400 Komünist Yakalandı” diye manşet attığı bu grubun en az üçte biri sağ görüşlü ve mütedeyyin, fakat kendisini açığa vermeyen gençlerden oluşuyordu.
Grupların ilgisinden kurtulmak kolay değildi. Aydınlık grubundan, Ankara Koleji mezunu, albay çocuğu, 1975 döneminden kalmış bir arkadaş vardı. O yıllarda Aydınlık grubu da okul içindeki diğer sol gruplar, İGD gibi zaman zaman darp edilen bir yapıydı. Bu arkadaş beni, amiyane tabirle devşirmek için epey uğraştı. Ben samimiyetimi bozmadan mesafemi korumuştum.
Yıllar sonra kendisiyle Enerji Bakanı olan bir dostumun yanında karşılaştım. Dünya çapında bir enerji organizasyonunun başındaydı. Gazetecilerin arasında yanına yaklaşıp “Beni tanıdınız mı?” diye sordum. “Hayır” dedi. Biraz geçmişi açınca kartını hemen verdi uzaklaştı ve “Görüşelim” dedi. Yıllar sonra tekrar karşılaştığımızda ise bu kez “Evet, tanıdım” demişti.
1977’de İTÜ’de daha çok etliye sütlüye karışmayan, eğitimli ailelerin çocuklarından oluşan dar bir grupla birlikteydim. Elit bir ailenin oldukça apolitik bir oğlu da bu gruba dahildi. Bir süre sonra bu arkadaşımız ortadan kayboldu; sanırım Halkın türevi bir devrimci grupla takılmaya başlamıştı.
Ben sınıftan tanıdığım, kendim dahil apolitik gençlerin bir ideolojik grupla indoktrine olabileceğini düşünürdüm ama onu hayal edemezdim. Nitekim arkadaşımızın indoktrinasyonu neredeyse kusursuz olmuştu. Gözleri dahi donuklaşmıştı. Sloganları ve söylevleri çok güçlüydü; kısa sürede öğrenci liderlerinden biri olmuştu. Hele sınıfımızdaki İGD liderlerinden bir arkadaşımıza masanın üzerinden sıçrayarak havada yüzüne tekme atmasını hiç unutmamıştım.

Bu arkadaşımız, sınıfımızın eski kulağı kesiklerinin oluşturduğu ve sonradan benim de dahil olduğum WhatsApp grubuna iki-üç gün önce katıldı. İster istemez hatıralar deşildi. Hoşgörüleri dahilinde, o günkü kavganın aktörlerinin elli yıl sonraki yazışmalarını paylaşmak istiyorum.
İlgili arkadaş hoş geldin için şöyle yazıyordu:
“Ben çok iyi hatırladım ……’yı. Bana sıra üstünden uçan tekme atan arkadaş. Rahmetli …….. hatırlattı idi bana. Toprağı bol olsun …….. kardeşimin.”
Ben de o sahnenin dün gibi hafızamda olduğunu söyledim. Bunun üzerine şu cevap geldi:
“Sevgili Tarık, rahmetli …….. ile beraber yürüdük EMO ile. Ben …….. ile yürümem. Bilginize.”
Tekmeyi atan arkadaş ise oldukça anlamlı bir cevap verdi:
“Sevgili …… Dün İhsan’ı toprağa verirken Arif ile birlikteydik. Senin de kulağını çınlattık.
50 sene öncesinin siyasi kavgalarını sen biraz fazla şahsileştirmişsin.
Arif ile Ali Kerim ile kurduğumuz güzel dostlukları seninle de kuracağıma inanmıştım. Bir tekme de sen bana atardın, rahatlayınca kucaklaşırdık.
Fazla ömrümüz kalmadı, bak ortak dostlarımız bir bir gidiyor.”
Muhatap arkadaş da güzel bir karşılık verdi:
“Teknik Resim 2 sınavından önce öyle seri yumruklar yedim ki sınavdaki kesitleri karıştırdım. ……. o yumrukları atan arkadaşı görememiştim, söyledi. O arkadaşa saygı duydum, gerçekten çok iyiydi. Hiç kimseye kin beslemedim. Şimdi olduğu gibi siyaset ağaları yapay olarak birbirimize karşı kışkırttılar. Yanlışlarımız oldu. Şimdi olsa çok daha birlikte mücadele ederdik.
…….. ile telefonda arar konuşurum, sorun yok, selamlar.”
Tabii bu yazışmalar sürerken yıllar önce birbirlerinin dişini kıranlar, birbirlerini okuldan kovalayanlar da tatlı tatlı konuşmaya başladılar.
Bu yazışmalar beni çok duygulandırdı ve bunları yazmaya sevk etti. Çünkü yarım asır sonra aynı insanların artık birbirlerine ideolojik etiketler üzerinden değil, ortak bir gençliğin kaybolmuş insanları olarak baktıklarını gördüm.
Belki de 77-78 kuşağının asıl anlatılması gereken hikâyesi burada yatıyor. O yıllarda kimliklerimiz bizden büyüktü; sağcı, solcu, ülkücü, devrimci olmak çoğu zaman insan olmanın önüne geçiyordu. Elli yıl sonra ise ölüm, yaşlılık, kaybedilen arkadaşlar ve ortak hatıralar bütün o büyük sloganları küçültmüş durumda. Geriye birbirine tekme atmış ama bugün aynı cenazede yan yana durabilen insanlar kaldı.
Elli yıl sonra gelen bu birkaç satırlık helalleşme, belki de yıllarca yazılamayan 77-78 kuşağının en sahici yarım kalan hikayesiydi.














