Müge İplikçi yazdı: Dut mevsimi

Hurşit Abi’ye ne olduysa başımıza Ali kıran baş kesen kesilmişti. Dut ağaçlarıyla çevrili arsada hepimizi sağdan sola sıralıyor ve sonra sağdan say diye garip ve tutarsız komutlar vererek manasız bir otoritenin ev sahipliğine soyunuyordu. Hurşit Abi’yi bilen bilir. Zerre ciddiye alınacak hali yokken askerden geldikten sonra zoraki ciddiyeti ölçüsüz bir saçmalıkla etrafımıza görünmez çitler çekmişti. Bir zaman sonra “Bana Hurşit Abi diyeni sıra dayağına çekeceğim, bundan böyle bana Hurşit Bey diyeceksiniz laubali yaratıklar” gibisinden tuhaf cümlelerin aksiyon insanı olmuştu.

Peki. Mahallenin kırk yıllık dut ağaçlarının altında otururken, ki bu ağaçlar kurumların değil bizimdi, Hurşit Bey (mecburen) çıkageldi. Elinde bir pano, panoda sert bir çizelge. “Bundan böyle resmi dut toplama saatleri belirlenmiştir,” dedi. “Sabah 9-11 arası toplama, 11-12 arası ayıklama, 12-1 arası yeme faslıdır. Ona göre! 1’den sonra ağaca yaklaşan ve zevzeklik eden olursa, dut değil dayak yer.”

Dut mevsimi
Müge İplikçi yazdı: Dut mevsimi

Saffet, ki kendisi mahallenin en zırt diye gülme refleksine sahip insanıdır, Hurşit Bey’in bu dellenmiş sözleri karşısında bir anda patladı. Öyle bir kahkahaydı ki bu, ne 9-11 arasına sığardı ne de Hurşit Bey’in çizelgesindeki herhangi bir kutucuğa. Hurşit Bey’in kaşları sivrildi, dudakları öfkeden titredi. İşte o an anladım: Hurşit Bey’in çizelgesini paramparça eden o kendiliğinden kahkaha, en sahih nüktedanlığın ta kendisidir. Hurşit Bey’in kaşları benim bu yorumumu duymuşçasına biraz daha çatıldı. Ukalalara da geçit yoktu! 

Ama ben yine de devam ettim! Saffet’in kahkahası, onun “yeni mahalleli” projesine maalesef uymamıştı! Hurşit Bey’in korkusu zaten burada yatıyordu: Gülme plansız ve programsızdı; üstelik Saffet tekinsiz bir oğlandı. Hurşit Bey’in ideal vatandaşı, sadece “dut yeme faslı”nda ve belirlenen biçimde gülmeliydi. Oysa Saffet’in kahkahası, dut ağacından düşen bir dut gibi, vaktini ve yerini kendi seçmişti. Hurşit Bey rejimi, kendiliğinden olan her şeyden, özellikle de denetlenemeyen kahkahadan nefret ederdi.

Böyle diye diye günler geçti gitti, Hurşit Bey’in kuralları çoğaldıkça çoğaldı. Çok gerekliymiş gibi dut ağacının altına  “Dut Toplama ve Tüketim Yönetmeliği”ni astı. Tam 46 madde! Bunu da anlayan anlamıştır… Ortalara doğru ilerlediğimde 23. maddeyi okurken gözüme bir şey takıldı: “Dutlar, sap kısımlarından tutularak, önce güneşe doğru kaldırılıp olgunluk kontrolü yapıldıktan sonra, teker teker acele etmeksizin saat yönünde 90 derece çevrilerek koparılır ve aynı sakinlikle yenilir.” Tamam da Hurşit Bey’in dudağının kenarında, eski mahalle günlerinden kalma bir yara izi vardı ve o iz, tam da dut yerken, sap kısmından değil de açgözlülüğü yüzünden avuçlayarak yediği için olmuştu. Hepimiz bilirdik bunu: Avuçlayarak yediği dutlar yüzünden dudağını feci ısırmış ve dudakları o dakika kan revan içinde kalmıştı. İz de o günlerden kalmaydı zaten. Dediğim gibi bunu yediden yetmişe hepimiz biliyorduk. Mizahın ikinci silahı burada devreye girmişti işte: Çatlak. Çizilen mutlak ve kusursuz kurallardaki o minicik çatlak. Cebimden bir dut çıkardım, güneşe kaldırmadan, saat yönünü umursamadan, hatta sapını bile koparmadan ağzıma attım. “Hurşit Bey,” dedim, “siz de böyle yerdiniz vaktiyle, değil mi? Hani şu dudağınızdaki iz de bunun kanıtı zaten…” Etraftakilerden bir kıkırdama yükseldi. Anıt çatlamıştı. Hurşit Bey’in yüzü kara dut rengine döndü. Çünkü bu tür Hurşitvari rejimler, küçücük bir çelişkinin, gülünç bir uygunsuzluğun başkaları tarafından görünür olmasına bile tahammül edemezdi. O yara izi, onun da bir zamanlar bizden biri olduğunun, yani “kusurlu” bir insan olduğunun kanıtıydı. Ve kahkaha, o kusuru afişe ediyordu işte. Kusursa… Mükemmel ve kural koyucu olduğunu iddia eden biri için işin sonuydu!

Bunun üzerine Hurşit Bey, kendine çekidüzen vereceğine mizahı tamamen yasaklama yoluna gitti. “Dut ağacı altında gülmek, kıkırdamak, tebessüm etmek, hatta diş göstermek yasaktır,” diye bir madde ekledi yönetmeliğe. 47. madde. Ama yasaklanan kahkahanın yerini dengelemek için bir şeyin olması gerekecekti. Kaba propaganda!  Hurşit Bey, bu iş için mahallenin en yeteneksiz şairi olan kuzeni Rüstem’i görevlendirmişti. Rüstem, tam da o sırada dut ağacına ve yeni kurallarına methiyeler düzen rezil şiirler yazmaya başladı. Bir de iğrenç bir dut yeme marşı besteledi. Geriye ya yasaklanan kahkaha kalmıştı ya da bu zoraki, saldırgan, ruhsuz propaganda. Mahalleli ikiye bölünmüştü: Bir kısmı korkudan marşı mırıldanıyor, bir kısmı evlerde gizli gizli Saffet’in taklidini yapıp gülüyordu.

Ve işte asıl mesele o gizli gülüşlerdeydi. Bir akşam, dut ağacının oradan geçerken, mahallenin en yaşlısı Şükrü Dayı’yı gördüm. Elinde bir avuç dut, yönetmeliğe tamamen aykırı bir şekilde, dutları avuçlayarak yiyordu. Yanında da Saffet. Beni görünce göz kırptı. “Kızım,” dedi, “Hurşit Bey’in 46 ve sonradan eklediği maddeyi de okudum. Ama benim bir fıkram var, hepsini deler geçer.” 

Ve anlattı. 

Boş yere bekleyip durmayın, şu an burada anlatamayacağım onu! Ancak fıkra o kadar komikti ki, üçümüz birden, yasak olmasına rağmen, dut ağacının altında sarsıla sarsıla güldük. O an fark ettim: İki -üç kişinin paylaştığı bir fıkra, Hurşit Bey’in tüm yönetmeliklerinden daha güçlüydü. Çünkü o fıkra, aramızda Hurşit’siz, yönetmeliksiz bir “biz” yaratmıştı. Hurşit Bey’in atomize etmeye, tek tek dut toplayan, birbirine güvenmeyen insanlara  dönüştürmeye çalıştığı mahalleli, bir fıkrayla yeniden bir olmuştu. Kahkaha, en tehlikeli dayanışma biçimidir.

O günden sonra Hurşit Bey’in saltanatı elbette uzun sürmedi. Önce dut ağacına biri “hayat seni çevirmeden sen saat yönünde çevir” diye yazdı. Sonra Rüstem’in marşı, mahalleli tarafından komik sözlerle yeniden yazılıp bir türküye dönüştürüldü. Sonrası hazin. Dut mevsimi bitmeden Hurşit Bey de panosunu toplayıp gitmek zorunda kaldı tabii. İnsanın ortak doğası bambaşka bir şey yahu. Kaldı ki Şükrü Day’nın fıkrasını ne zaman hatırlasak gülmeye devam ediyoruz.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş