Hem Türk hem de Kürt milliyetçilerinin Kürdistan tasavvurunun bugünkü halini konu ediyorum.
Birincilerinki distopya veya kara ütopya, ikincilerininki ise İrem bağlarında bir cennet hayali. Bu kelime birincilerde gözlerini karartan öfkenin, ikincilerde ise aşkla bağlandıkları bir tutkunun somutlaşmış hali. Öcalan, 27 Şubat seslenişi ile bu hayalin üzerine bir kova dolusu erimiş kurşun döktü. Çözüm Süreci’ne itiraz eden Türk milliyetçileri, henüz üzerine kurşun dökülmüş bu mezarın farkında değiller; Kürt milliyetçileri ise durumun taktik-stratejik mülahazalarla bir geri çekilme olduğunu öne sürüyorlar.
“Kürdistan” lafı konusunda, bir Türk olarak hiçbir kompleksim yok, tersine tarihin mirası olarak coğrafyaya verilen isimlere itibar etmenin, kader birliğini, entegrasyonu kuvvetlendireceğine inanıyorum. Türkiye’de Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgenin önemli bir kısmı, Kürdistan’ın dışında. Mesele isimler değil, yaşanan gerçekler. Kürt coğrafyasından bağımsız bir devlet çıkarma fikri, cayır cayır yanmakta olan koca bir şehrin tam ortasına Kürt milliyetçilerinin gönlü hoş olsun, birileri otursun diye gösterişli bir saray inşa etme teşebbüsüydü. Hiçbir zaman gölgesinde huzur ve güven içinde yaşayamayacakları bir saray.

Milliyetçiliğin iki türü
Milliyetçiliği, Ulus-Devlet’in ideolojik temeli olarak icat eden Fransızların yaptığı sevgi-nefret ikilemine dayanan bir ayırım vardır. Nasyonalizmi başkalarından nefret edenleri, Patriotizmi, yani vatanseverliği ise benzerlerini sevenleri tanımlamak için kullanıyorlar. Her ikisi de ulus devletin payandası olmakla birlikte, birincisi ötekileştirmeyi ve düşmanlığı, ikincisi ise ortak paydalar arayışını öne çıkartıyor. Türkiye’de böyle bir ayırım yok. Herkes az ya da çok milliyetçi; faşizmden milliyetçiliğin liberal türüne kadar milliyetçilik yelpazesinin tamamı siyasi olarak temsil imkânı buluyor. Sol milliyetçilik için ulusalcılık deyişi de bizim icadımız.
Devlet, dişi bir yaratıktır; rakip kabul etmez, iffetine-namusuna söz ettirmez. Ulus devlet olarak inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti, Kürt kimliğini inkâr ederek potansiyel rakibini etkisiz kılmayı denedi. Başarabildi mi? Bugün çözüm adını verdiğimiz sürecin arkasında, asimilasyon politikalarının başarısı değil hem Türkiye hem de Kürtler için bölgesel zaruretler yattığına göre yanlış bir yolda büyük bedeller ödendiği ortaya çıkmış oldu. Ancak yüz yıllık Kürtçeyi ve Kürt dilini yok sayan, son 42 yıldır da şiddet yüzünden düşmanlığa konu edilen asimilasyon politikalarının, Türk milliyetçilerinin zihinlerinde tortulaşmış bakiyeleri var. Alışkanlıklar ve ezberler kolay kolay değişmiyor. Hatta, sadece ve sadece Kürt karşıtlığından ibaret bir Türk milliyetçiliği türü bile mevcut.
Kürt ve Türk milliyetçileri arasında yaklaşık olarak yüzde 5’e tekabül eden karşılıklı birbirinden nefret eden damar, Çözüm Süreci ilerlerken iyot gibi açığa çıktı. Mantık ve muhakemeden çok bastırılmış duyguların zorladığı bu düşmanca milliyetçilik, önümüzdeki dönemde başımızı çok ağrıtacağa benziyor. Bağıra bağıra konuşan, bu yüzden sesi çok duyulan bu iki kanat sosyal medya kazanlarına eteklerinde biriktirdikleri taşları aksatmadan dökecekler. Bir tarafta bırakın eşit vatandaşlık prensibini, kendisini Kürtlerden üstün gören bir kibir ve düşmanlık; diğer tarafta önünü arkasını ve somut şartları dikkate almayan ve duygusal patlamalarla nefret kusan Kürt milliyetçileri olacak. Birincilerin sırtlarını devlete dayadıkları tuzu kuru bir arka planı, ikincilerin ise bugüne kadar silahı eline almamış Kürtlerden oluşan karmaşık bir sosyolojileri, daha çok psikolojileri var.

Sosyal medya sahalarında, küfürlerin havalarda uçuştuğu sanal savaşlara hazır olun. Tülay Hatimoğulları’nın Kürt siyasetin harcıalem jargonunu dile getirişine “tam bir ihanet” diyen politikacıların bu sanal savaşlara cephane yetiştireceği bir geleceğe adım atıyoruz. Ne zaman patlayacağı belli olmayan serseri mayınlarla dolu uçsuz bucaksız bir alan uzanıyor önümüzde.
Barıştan yana olanların dikkatli ve sorumlu davranmaları lazım.
Türkiye’de negatif milliyetçiliği besleyen Kürt düşmanlığının iki kaynağı var. Birincisi, devlet katında üretilen yüz yıllık asimilasyon politikalarının halk nezdindeki tortuları. Devlet katında tortuları temizlemek için tersi istikamette orta vadeli çabalara ve esaslı kampanyalara ihtiyaç var. “Kürtler artık düşman değil, dost, kucaklayın onları” şeklinde askeri bir komut olarak düşünebilirsiniz bu politika değişikliğini. İkincisi, Türkiye’nin etnik yapısından kaynaklanıyor. Kürtlerin düşmanları etnik olarak Türklerden değil, diğer etnik gruplardan daha fazla çıkıyor. Bilhassa büyüklerinden dinledikleri köken hikâyeleri Anadolu’nun dışına uzanan, ana yurdunu kaybetmiş etnik gruplardan gelenler. Bu gruplar gönüllü olarak Türkleşirken, direnen Kürtlere tahammül edemiyorlar. Bin yıl önce Anadolu’ya dışardan gelip yurt edinmiş Türklerin, daha çok da kökü Oğuz olanların teşkilatlı yapıları yani devletlerine ve vatanlarına sahip çıkarken tarihte defalarca ispatladıkları doğal bir özgüvenleri var. Bu yüzden Ziya Gökalp “Kürdü sevmeyen Türk, Türk değildir” diyor. Doğru söylüyor: Türklüğün ölçülerinden biri Kürdü sevmektir.
Devletin boynunun borcu olarak ilerleyecek sempati taarruzuna Kürt aydınlarının da ezberleri bozarak karşılık vermesi lâzım. Bugüne kadar cephane olarak kullandıkları kavramları, fikirleri, teorileri yeniden gözden geçirmeli, sık vurguladıkları üzere, “savaşın dili ile barışın dili arasındaki fark”ı göstermeliler.
İki taraf da duygularını bastırıp derslerini iyi çalışmalı.

Devletin ulusu
Sürecin başından beri ısrarla tekrarlıyorum. Kürtlerin de içinde özgür ve eşit yurttaşlar olarak rızalarıyla yer aldıkları bir ulus çerçevesine ihtiyacımız var. Yenisi gerekmiyor; Atatürk’ün Medeni Bilgiler kitabında “kader birliği” şeklinde yaptığı millet tanımı ortak bir payda olarak yeterli. Çerçeve yasaya ve bütünüyle Çözüme karşı çıkarken Atatürk’ü referans alanların bu kitabı okumadıkları belli. İradî millet tanımı, beşerî unsurun iradesine dayanır. Kürtlerle omuz omuza kader birliği içinde ortak hedeflere ilerlemeye yüreğiniz yetiyor mu, yetmiyor mu? Cevap vereceğiniz soru bu.
Çözüm sürecinde, Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te Öcalan’a yaptığı çağrı ve Öcalan’ın 27 Şubat’ta verdiği karşılıkla bugünkü aşamaya geldi. Öcalan’ın Kürtlere yaptığı: “Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler”i dışarda bırakma çağrısı gelecek için de temel referans noktası olacak. Bu çağrı ile Öcalan Kürtleri Türk devleti ile yeni bir sözleşmenin tarafı olmaya davet etti. Devlet, bu çağrıya kendi projesi olan Çerçeve Yasa ile karşılık verdi. Bu çağrıyı belirsiz-karanlık analizlerle tevil etmek için çaba harcayan Kürt aydınları yeniden düşünmeli. Türkiye, bu çağrı sayesinde sadece Türkiye’dekilerle değil bütün bölge Kürtleri ile ortak güvenlik ve refah mimarisi inşa edecek. Kürtlerin güvenliği ve refahı Türkiye’ye sırtlarını dayamadan mümkün değil.

Silah sesleri, cenaze törenleri arasında cephane olarak üretilen kelimeler ve kavramların tamamının gözden geçirilmesi gerekiyor.
Türkiye, yüz yıllık bölünme endişesini dört başı mamur şekilde ortadan kaldırırken eski ezberleri tekrarlayanlardan “Türkiye bölünüyor” feryadı yükseliyor. Ne diyelim: Artık korkmayın, Türkiye’nin temelleri de taşıyıcı kolonları da çatısı da sağlamlaşıyor. Türk olmak, Türk etnisitesine mensup olmak bu ülkede bir ayrıcalık değil sorumluluktur. Devlet Türk devleti olduğuna göre, bu ülkede yaşayan herkesin hakkından, hukukundan, şerefinden, güvenliğinden ve refahından öncelikli olarak ben sorumluyum. Biz bin yıldır bu topraklarda insan olanı ayrı-gayrı görmediğimiz için kök saldık ve kalıcı olduk. Benim siyasi bilincim bu tarihten geliyor, var mı aksine bir tutum?
Kürtler, nasırlarına basıldığı için ayakkabılar hakkında enine boyuna düşündüler; Türkler ise Kürt sorununun çözümünü devlete havale edip, sadece kanı-canı istendiğinde koşup geldiler. Şimdi konuşma zamanı. Kürtler konuşmayı, müzakere etmeyi biliyorlar. Türklerin durumunu ise bir Türk atasözü özetliyor: “Türk konuşmaz, dövüşür.”
Artık Türklerin de karşısındakinin gözünün içine bakarak konuşma vakti.
Sakin, özgüvenli ve sabırla.
Konuşacağımız çok şey var.












