Recep Karagöz, Süleymancılar’a yönelik operasyonun ardından konuşan Murat Bakan’ın “Cemaatler kapatılsın” sözlerine tepki gösterdi. Recep Karagöz yazdı – Cemaatleri kapatmak: YENİ Parti’nin CHP’den devraldığı yasakçı bagaj…
Süleymancılara yönelik operasyonun hemen ardından YENİ Parti İzmir Milletvekili Murat Bakan, Sözcü TV’de tarikat ve cemaatlerin yalnızca denetlenmesini değil, “kökten kapatılmasını” savundu. Bakan bununla da yetinmedi; “Bu ülkede cumhuriyetin değerlerine inanmış özgür yurttaşa ihtiyacımız var. Tarikat ve cemaatlerin tedrisatından geçmiş insana ihtiyacımız yok” dedi.

Bu sözler, bir milletvekilinin belirli bir dini yapıya ilişkin eleştirisinin çok ötesine geçiyor. Burada artık suç isnat edilen kişilerden, mali ilişkilerden veya kamu düzenini tehdit eden faaliyetlerden değil; belirli bir toplumsal geçmişe sahip insanların bütünüyle değersizleştirilmesinden söz ediyoruz.
Süleymancılara yöneltilen suç örgütü kurma, kara para aklama, kamu kurumlarını dolandırma ve vergi mevzuatına aykırılık iddiaları kuşkusuz araştırılmalıdır. Cemaat, tarikat, vakıf, dernek veya şirket adı hiç kimseye hukuktan muafiyet sağlamaz. Çocukların barınma ve eğitim hakkını istismar eden, bağışları kişisel servete dönüştüren, kamu kaynaklarını yağmalayan ya da devlet içinde ayrı bir hiyerarşi kuran her yapı bağımsız yargı önünde hesap vermelidir.
Fakat belirli kişilere yöneltilen suçlamalardan hareketle bütün inanç topluluklarının kapatılmasını istemek hukuk değildir. Bu, kolektif suç üretmek ve devlete toplumun inanç hayatını yeniden biçimlendirme yetkisi vermektir.
Suçu soruşturmak başka, inancı yasaklamak başka
Demokratik hukuk devletinin temel ilkesi açıktır: Suç şahsidir. Devlet insanların inançlarını, ailelerini, geçmişlerini veya mensup oldukları toplumsal çevreleri değil; somut fiillerini yargılar. Bir cemaat yöneticisi suç işlemişse soruşturulur. Bir vakıf kamu kaynağını usulsüz kullanmışsa hesabı sorulur. Bir yurtta öğrenci güvenliği ihlal edilmişse sorumlular cezalandırılır. Bir yapı devlet kadrolarında paralel bir hiyerarşi kurmuşsa bunun önüne geçilir.

Ancak aynı inanca mensup binlerce insan, bazı yöneticilerin fiilleri nedeniyle topluca suçlu ilan edilemez. İnsanların bir araya gelmesi, dini bilgi edinmesi, ibadet etmesi, dayanışma ağı oluşturması, öğrenci okutması veya ihtiyaç sahiplerine yardım etmesi demokratik toplumun doğal parçalarıdır. Bunların hangi hukuki statü içinde ve hangi şeffaflık kurallarıyla yürütüleceği düzenlenebilir. Suç teşkil eden faaliyetler engellenebilir. Fakat devlet, “Sizin inanç yorumunuzu ve bir araya geliş biçiminizi uygun bulmuyorum” diyerek bütün bir toplumsal alanı ortadan kaldıramaz.
Üstelik “kökten kapatma” sözü pratikte ne anlama geliyor? İnsanların evlerinde sohbet etmesini mi yasaklayacaksınız? Bir şeyhin veya dini önderin etrafında toplanmalarını mı suç sayacaksınız? Aynı inancı paylaşanların birbirlerine burs ve yardım sağlamalarını mı engelleyeceksiniz? Yoksa yalnızca dernekleri, vakıfları ve yurtları mı kapatacaksınız?
Toplumsal karşılığı bulunan inanç yapıları idari kararla ortadan kalkmaz. Yasaklandıklarında yeraltına çekilir, denetimsizleşir ve mağduriyet söylemi üzerinden daha kapalı hale gelirler. Devletin göremediği, toplumun konuşamadığı ve hukukun erişemediği yapılar ortaya çıkar. Türkiye bunu defalarca yaşadı. Yasakçılık, sorunu çözmek bir yana, çoğu zaman daha ağır bir sorun olarak geri dönmesine yol açtı.
Bu nedenle yapılması gereken kapatmak değil; hukuki statüyü belirginleştirmek, gelir ve giderleri şeffaflaştırmak, yurtları bağımsız denetime açmak, çocukları korumak, kamu kaynaklarındaki ayrıcalıkları kaldırmak ve devlet kadrolarında liyakati güvence altına almaktır. Dini yapılar devletin ortağı da düşmanı da değil, hukuk karşısında diğer bütün sivil oluşumlarla eşit yapılar olmalıdır.
Devlet kimin “gerekli” olduğuna karar veremez
Murat Bakan’ın açıklamasındaki asıl vahim cümle, “Tarikat ve cemaatlerin tedrisatından geçmiş insana ihtiyacımız yok” sözüdür.
Bir milletvekilinin görevi, bu ülkenin hangi insanlara ihtiyacı bulunduğunu belirlemek değildir. Devletin de böyle bir hakkı yoktur. Demokratik cumhuriyet, vatandaşları “ihtiyacımız olanlar” ve “ihtiyacımız olmayanlar” diye ayıramaz. Başörtülü veya başı açık, dindar veya seküler, bir cemaat çevresinde yetişmiş ya da hiçbir dini yapıyla ilişkisi bulunmamış herkes eşit yurttaştır.

Kaldı ki insanı yetiştiği çevreye mahkûm etmek başlı başına otoriter bir bakıştır. Cemaat içinde yetişmiş biri eleştirel düşünemez mi? Geçmişiyle hesaplaşamaz mı? Farklı bir siyasal görüş geliştiremez mi? Cumhuriyetin ve demokrasinin değerlerini benimseyemez mi? Aynı şekilde seküler bir eğitimden geçmiş olmak da kişiyi kendiliğinden demokrat, özgürlükçü ve adaletli yapmaz.
İnsanı aidiyeti üzerinden tanımlamak, tam da cemaatçi zihniyetin yaptığı şeydir. Cemaatçilik “Bizden olan iyidir” der. Otoriter laikçilik ise “Onlardan olan kötüdür” sonucuna varır. Biri dini aidiyeti, diğeri devletin makbul vatandaş kalıbını esas alır. Her ikisi de bireyin iradesini, değişme kabiliyetini ve eşit yurttaşlığını görmezden gelir.
Murat Bakan’ın tekke ve zaviyelerin kapatılmasını bugüne örnek göstermesi de bu nedenle ikna edici değildir. Cumhuriyetin kuruluş şartlarında alınmış bir kararı, yüz yıl sonra çoğulcu demokrasi ve insan haklarının evrensel ölçüsü haline getiremeyiz. Geçmişte alınmış her karar sonsuza kadar doğru kabul edilecekse demokratikleşmeden, hakların genişlemesinden ve devletin dönüşmesinden söz edemeyiz.
Üstelik Bakan’ın da ifade ettiği gibi tekke ve zaviyelerin kapatılması en fazla Alevileri mağdur ettiyse, bundan çıkarılacak sonuç yasağın doğru olduğu değil; toptancı devlet müdahalesinin farklı inanç topluluklarında nasıl kalıcı yaralar açtığıdır. Bir mağduriyetin bugün örgütsel bir talebe dönüşmemiş olması, o mağduriyeti demokratik bir meşruiyet kaynağına dönüştürmez.

YENİ Parti gerçekten neyi yeniliyor?
YENİ Parti, CHP’den ayrılarak yeni bir siyasal iddia ortaya koydu. Fakat yeni bir tabela, tek başına yeni bir siyaset anlamına gelmiyor. Eğer bu parti CHP’nin demokratikleşme arayışını değil; geçmişindeki katı devletçiliği, toplum mühendisliğini ve inanç özgürlüğüne kuşkuyla bakan vesayetçi anlayışı devralacaksa, Türkiye’ye yeni bir seçenek sunamaz.
CHP’nin tarihsel bagajının en ağır parçalarından biri, devleti toplumun üzerinde konumlandıran ve farklılıkları özgürlük içinde yönetmek yerine onları dönüştürmeye çalışan anlayıştır. Dindarları bir güvenlik meselesi, Kürtleri bir asayiş sorunu, Alevileri kontrol edilmesi gereken bir alan olarak gören bu gelenek, yalnızca mağduriyet üretmedi; demokratik siyasetin toplumsallaşmasını da geciktirdi.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı bu bagajı başka bir partiye taşımak değildir. İktidarın dini yapılar arasında siyasi yakınlığa göre ayrım yapan tutumuna karşı çıkarken, muhalefetin bütün dini yapıları aynı torbaya doldurmasına da itiraz etmek gerekir.
Süleymancılara yönelik mali suç iddiaları araştırılırken kamuoyu haklı olarak şu soruyu soruyor: Aynı denetim neden iktidara yakın yapılara uygulanmıyor? TÜRGEV’in, Ensar’ın, İlim Yayma’nın, ÖNDER’in iMH, İHH’nın ve Menzil çevresindeki ekonomik yapıların kamu kaynaklarıyla ilişkileri neden aynı açıklıkla incelenmiyor? Belediyeler, bakanlıklar ve kamu şirketleri üzerinden bu yapılara aktarılan imkânlar neden şeffaf biçimde açıklanmıyor?
Bu soruların cevabı “Öyleyse bütün cemaatleri kapatalım” değildir. Doğru cevap, herkese aynı hukukun uygulanmasıdır. Süleymancılar muhalif olduğu için hedef alınmamalı; iktidara yakın yapılar da dost oldukları için korunmamalıdır. Denetim siyasi sadakate göre değil, nesnel ve önceden belirlenmiş kurallara göre yapılmalıdır.
Son dönemde CHP’li belediyelere, muhalif siyasetçilere, medya kuruluşlarına ve iktidarla arasına mesafe koyan toplumsal yapılara peş peşe yönelen operasyonlar, hukukun siyasetin ihtiyaçlarına göre işletildiği kuşkusunu büyütüyor. Erken seçim ihtimalinin konuşulduğu bir dönemde muhalif alanın dağıtılmak ve yeniden biçimlendirilmek istendiği izlenimi yabana atılamaz. Bu seçici hukuk düzenine itiraz etmek, Süleymancıları veya herhangi bir cemaati savunmak değildir; herkesin hukuk güvenliğini savunmaktır.
Çünkü bugün siyasi yakınlığını kaybeden bir cemaate uygulanan keyfîlik, yarın başka bir dini gruba, sendikaya, derneğe veya siyasi partiye uygulanabilir. Hukuk, sevdiğimiz insanlar için istediğimiz bir ayrıcalık değil; sevmediğimiz insanlar için de savunabildiğimiz ortak güvencedir.
Murat Bakan’ın sözleri ise iktidarın seçici hukukuna demokratik bir alternatif üretmiyor. Tam tersine devlete daha geniş bir yasaklama alanı açıyor. İktidar dini yapıları “bizden olanlar” ve “karşımızda olanlar” diye ayırırken Bakan, hepsini kapatılacak yapılar olarak görüyor. İki yaklaşım da çoğulcu topluma güvenmiyor; iki yaklaşım da hukukun yerine devlet iradesini koyuyor.
Türkiye, dini veya seküler cemaatlerden bütünüyle arındırılmış tek biçimli bir toplum olamaz; olmamalıdır da. İnsanlar inançları, fikirleri, kültürleri ve dayanışma ilişkileri etrafında bir araya gelir. Demokratik devletin görevi bu çoğulluğu yok etmek değil, özgürlük ile hukuk arasındaki dengeyi kurmaktır.
Bu nedenle söylenmesi gereken açıktır: Cemaatleri değil, suç örgütlerini soruşturun. İnançları değil, hukuk dışı faaliyetleri engelleyin. İnsanları geçmişlerine göre sınıflandırmak yerine herkesi eşit yurttaş kabul edin.
YENİ Parti gerçekten yeni olmak istiyorsa işe CHP’nin en eski ve en ağır bagajını sırtından indirerek başlamalıdır.













