Müge İplikçi yazdı: Özlem

Denizin rengiydi her şeyi başlatan. 

Herkesten önce kalktı ve sahile baktı Karam. Bir kıyıdaydı işte; boynu halkasız, yüreği kelepçesiz, ruhu o sabahın kendisi kadar dingin. Gözleri herkesten çok daha net görürdü olup bitenleri — çünkü bakmaz, seyrederdi. Sabahın ilk ışıklarının karşı kıyının morlarından kayıp giderek siluet halindeki ağaçları, zeytinlikleri dolayıp büyüttüğü, adına narin yaz sabahları denilen günlerden geçiyordu dünya. Kıyıda birkaç insan; kimi geceden kalma bir hüznü sırtlayıp gelmiş, kimi sabahı ilk kez koynuna dolamış, ağır aksak yürürlerken ileriden hızlı hızlı yürüyen başka bir gölge belirdi.

Önce bir adam gibi dursa da giderek bir kadına dönüşüyordu. Uçuşan yelkenli bir kadın. Bu bir iletişimdi, bir soluktu havaya karışan. Ve ona doğru gelirken adını seslenerek geldi kadın: Karam. Karam’ın o ebruli kadına bakışı da kendine yakışır cinstendi — ne fazla teslimiyet, ne mesafe; sadece tanımanın o kadim sıcaklığı. Kadın usulca eğilip kafasını sevdi. Arkasındaki denizi, denizin o sıradaki eflatundan maviye, maviden belki de hakiye kayan renginin içerisinde onunla konuştu sessizce. Kelimeler yoktu ama anlam vardı; denizin rengi kadar akışkan, o renk kadar derin.

Özlem
Müge İplikçi yazdı: Özlem

Daha henüz günün karmaşası kıyıyı ele geçirmemişti. Onunla birlikte yürümenin o an için esas olduğu bir dilimdeydiler; zamanın yavaşladığı, adımların birer cümle gibi kuma yazıldığı bir dilim. Gökyüzünün berraklığı kendini yavaş yavaş hissettiriyor, rüzgâr iyiden iyiye kesiliyor, balıklar uyanıyordu. Karam için başlayan gün, kadın ve sahildekiler için de başlamıştı elbette. Ama onlarınki başka türlü bir başlangıçtı; denizin rengine karışan, bir yaz rüyası sabahının esintisine sinen cinsten.

Deniz sustu, dinledi. O da daha uyanmamıştı besbelli. Karam, kadının çıplak ayaklarının ıslak kumda bıraktığı izlere baktı bir an. Her adımda hafifçe suyla dolup sonra yavaşça silinen oyuklar… Geçiciliğin bu denli zarif olabileceğini insanlardan önce kum bilirdi, köpekler bilirdi, bir de denizin rengi. Kadın yürürken ufuk çizgisinde titreşen incecik ışık kırıntılarını seyrediyor, Karam ise kadının yüzüne bakıyordu. İnsanların bir şeyi seyrederken takındıkları o dalgın ifadeyi severdi. Sanki o an ruhları bedenlerinden hafifçe sıyrılıp seyrettikleri şeyin içinde gezinmeye başlardı. Kadının ruhu şimdi eflatunla mavi arasında bir yerlerde salınıyordu; denizin rengiyle aynı tonda.

Kıyı boyunca ilerlediler. Bir balıkçı teknesinin motor sesiyle irkildi Karam, ama kadının eli hemen başına dokundu. Bir işaret, bir sükûnet telkini. Karam için sözcüklerden daha anlamlıydı bu dokunuşlar. İnsanlar konuşur, konuşur, konuşurdu; oysa suskunluğun içinde ne çok şey söylenebilirdi. Kadın bunu bilenlerdendi. Belki de bu yüzden Karam onun yanında kendini bir köpekten çok, bir yoldaş gibi hissediyordu; denizin rengi kadar eski, o renk kadar tanıdık.

Güneş biraz daha yükseldi, denizin rengi biraz daha açıldı şimdi. Karşı kıyıdaki zeytinliklerin gümüşi yeşili seçilir oldu. Kadın durdu, eğilip bir çakıl taşı aldı. Elinde evirip çevirdi, sonra usulca suya bıraktı. Halkalar genişledi, genişledi, sonra yok oldu. Denizin rengi bir an için bozuldu, sonra yeniden kendine döndü. Karam kuyruğunu salladı. Anlamıştı. Bugün de böyle geçecekti işte: sessiz, derin, dalga dalga yayılan ve sonra dinginliğe karışan bir gün. Tıpkı denizin rengi gibi.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş