“Onlardan” değilseniz kim olabilirsiniz?
Taşrada yönetici olmak, yalnızca bir makama oturmak, bir odanın kapısına isim yazdırmak ve altına imza atmak değildir. Asıl mesele, o makama nasıl geldiğiniz ve o makamda ne yaptığınızdır. Çünkü bazı yerlerde yöneticilik, ehliyet ve liyakatten önce başka ölçülerle belirlenebiliyor: Kime yakın olduğunuz, kimlerle aynı düşündüğünüz, hangi çevreden geldiğiniz, kimlerin sizi desteklediği… Bir süre sonra insan kendisine şu soruyu sormaya başlıyor: “Eğer onlardan değilseniz, yönetici olabilmeniz için kim olmanız gerekiyor?”
Buradaki “onlar” elbette belirli bir siyasi parti ya da dini grup değildir. Daha çok birbirini tanıyan, birbirine referans olan, aynı dili konuşan, aynı çevrelerde bulunan ve zamanla kurumsal yapının üzerinde görünmez bir ağ oluşturan küçük kliklerden söz ediyorum. Bu klikler bazen siyasi, bazen bürokratik, bazen ticari, bazen de cemaatsel bir karakter taşıyabiliyor. İsimler ve biçimler değişiyor ama mekanizma çoğu zaman aynı kalıyor: İçeride olan korunuyor, dışarıda olan kendisini sürekli ispat etmek zorunda kalıyor.

Makam başka, yöneticilik başka
Bir insanın makam sahibi olması, onun yönetici olduğu anlamına gelmiyor. Yönetici olmak, öncelikle karar verebilme cesaretidir. Çünkü yöneticilik, bir noktada önünüze gelen dosyaya bakıp “Evet” veya “Hayır” diyebilme sorumluluğudur. İmza atmak da bunun en görünür hâlidir.
Gerçek yönetici imza atmaktan korkmaz. Elbette yanlış karar vermekten çekinir, hukuku düşünür, sorumluluğu hesaplar, danışır, araştırır. Fakat bütün bunların sonunda karar verir. Çünkü yönetici olmanın özü, sorumluluğu başkasının üzerine atmak değil, gerektiğinde o sorumluluğu kendi üzerine almaktır.
Liyakatsizlik üzerine gelmiş bir yönetici ise çoğu zaman bunun tam tersini yapar. Karar vermek yerine bekler, beklemek yetmezse dosyayı başka bir masaya gönderir, mümkünse hiç imza atmaz. Çünkü onun için makam bir sorumluluk alanı değil, kaybedilmemesi gereken bir güvenli bölgedir. Yanlış karar vermekten değil, kendisini oraya getiren çevreyi kaybetmekten korkar.
Bu yüzden taşrada bazen makamı en yüksek olan kişinin iradesi en düşük kişi olabiliyor.
Korku, yöneticiliği çürütür
Max Weber, modern bürokrasiyi kurallar, yetki alanları ve görevlerin rasyonel biçimde düzenlenmesi üzerinden ele alırken aslında önemli bir noktaya işaret eder: Kurumların kişilere değil, kurallara dayanması gerekir. Çünkü kurum kişiselleştiğinde liyakat geri çekilir, sadakat öne çıkar.
Bence taşrada yöneticilik meselesinin en büyük problemlerinden biri de burada başlıyor. Yönetici, kurumun yöneticisi olmaktan çıkıp kendisini oraya taşıyan ilişkiler ağının yöneticisine dönüşüyor.
Sonra korku başlıyor.
“Bunu yaparsam ne derler?”
“Bu imzayı atarsam arkamda dururlar mı?”
“Şu kişiye karşı karar verirsem yarın başıma iş gelir mi?”
Oysa yöneticinin görevi herkes tarafından sevilmek değildir. Herkesin sevgisini kazanmak isteyen insan, bir süre sonra kimseye karşı gerçek anlamda sorumluluk alamaz.
Kant’ın o meşhur çağrısı burada hâlâ anlamlıdır: “Aklını kullanma cesaretini göster!”
Yönetici için bunun karşılığı belki de şudur: “Karar verme cesaretini göster.”

Liyakat yalnızca diploma değildir
Liyakat denildiğinde çoğu zaman diploma, sınav veya kariyer akla geliyor. Oysa liyakat bundan daha büyük bir mesele. Bir işi bilmek, o işi yapabilecek ehliyete sahip olmak ve sahip olunan yetkiyi doğru kullanabilecek karaktere sahip olmak gerekiyor.
Bir insan çok iyi eğitim almış olabilir ama karar veremeyebilir. Çok deneyimli olabilir ama sorumluluk almaktan kaçabilir. Çok başarılı olabilir ama kendisinden farklı insanlarla çalışamayabilir.
Dolayısıyla gerçek liyakat, bilgi ile karakterin birleştiği yerde ortaya çıkıyor.
Ehliyet ise biraz daha somut bir şey söylüyor: Bu insan gerçekten bu işi yapabilir mi?
Taşrada bazen bu basit soru unutuluyor. Onun yerine “Bizim insanımız mı?” sorusu geliyor.
İşte problem tam burada başlıyor.
Gerçeklikten kopan yönetici
Bir yöneticinin en büyük tehlikelerinden biri de gerçeklik duygusunu kaybetmesidir. Çevresindeki herkes ona iyi şeyler söylüyorsa, herkes aldığı kararları alkışlıyorsa ve kimse karşısına çıkıp yanlışlarını söylemiyorsa, yönetici bir süre sonra gerçekten başarılı olduğuna inanabilir.
Oysa gerçek hayat makam odasının dışında devam eder.
Sokakta başka bir hayat vardır. Kurumun koridorlarında başka, vatandaşın hayatında başka bir gerçeklik yaşanabilir.
İyi yönetici, kendi odasından çıkan haberle yetinmez. Sokağa bakar. İnsanları dinler. Kendisine karşı söylenenleri de duymaya çalışır. Çünkü gerçeklik, makamın penceresinden her zaman görünmez.
Belki de yöneticiliğin en önemli meziyetlerinden biri kendisi hakkında söylenen hoş olmayan sözleri de dinleyebilecek kadar güçlü bir psikolojiye sahip olmaktır.
“Bizden biri” değil, işinin ehli
Taşrada yönetici seçerken veya bir göreve insan getirirken sorulması gereken ilk soru aslında çok basit:
“Bizden biri mi?” değil, “Bu işin ehli mi?”
Çünkü kurumlar akrabalıkla, arkadaşlıkla, siyasi yakınlıkla veya cemaat bağıyla değil; ehliyet ve sorumluluk duygusuyla ayakta kalır.
Bir yöneticinin farklı düşüncelere tahammül edebilmesi, kendisine itiraz eden insanları düşman olarak görmemesi, gerektiğinde “Ben yanılmışım” diyebilmesi ve attığı imzanın arkasında durabilmesi gerekir.
Aksi hâlde elimizde yalnızca bir makam sahibi kalır.
Yönetici değil.
Benim için taşrada yönetici olmak, tam da burada anlam kazanıyor: Bir grubun adamı olmak değil, görevin adamı olmak. Bir çevrenin çıkarını değil, kurumun ve toplumun gerçekliğini gözetmek. Herkesin hoşuna gitmeye çalışmak değil, doğru bildiğinin sorumluluğunu alabilmek.
Çünkü makam insanı büyütmez.
İnsan, makamı büyütür.
Ve gerçek yönetici, kendisini o makama getirenlere değil; o makamın gerektirdiği sorumluluğa sadık kalabildiği gün gerçekten yönetici olur.














