Bir gazetenin “sermuharriri” bir ağabeyimiz doksanlı yıllarda ne demişti, bilir misiniz? Hani şu, Kenan Evren gibi kendi kavlince bir “konsey” kurup üyesi olmayan gazetecilere ve yazarlara kendi kafasına göre cezalar veren ağabeyimiz. “Gazetelere sansür konulamaz ama, televizyonlara konulabilir” demişti. Çünkü o sıralar yazdığı gazetenin patronu, henüz bir televizyon kanalı kurmamıştı. Çok değer veririz ifade hürriyetine, çok.
O nedenle Kanunî Sultan Süleyman şakası yapan bir komedyen hanım onca ay hapis yatırılır. Neden? “Tarihi, millî ve manevi değerlere hakaret” etmişmiş! Öyleyse başta merhum Emin Oktay ve bu fakir dahil olmak üzere herkesi hapse tıkmak zorundasınız. Koskoca Osmanlı sultanı İbrahim’e ondan “Deli İbrahim” diyoruz.
Din ve vicdan hürriyetine de çok değer veririz. Dünyayı birbirine katan “The Satanic Verses” isimli orta halli romanın çevirisi memleketimizde hâlâ yoktur. Hiçbir mütercimi kınamıyorum, hiç kimse doğal olarak kıytırık Anadolu otellerinde yanmak istemez.
Yahu bu memleket ne korku veren bir ülkedir, bizim şu basın ne kadar korkunç bir kasaba panayırıdır… Hani mahkemeye çıkarsın, yazarlar. Ama beraat edersin, yazmazlar. Yahu, şu bizim yokuş ne kadar haysiyet dolu hareketler sergiler. (O eskidendi demeyin, şimdi de yokuş yokuşluğunu iyi yapıyor, ondan yazdım.)
Bir gazeteye açıklama yollarsın, yayınlamazlar ha, kafalarına göredir. Oysa buna hakları yoktur. “Tekzip” diye bir şey, bizim buralarda görülmüş değildir. Hoş, biz “habere değil, yoruma tekzip” gönderen aydın da gördük. Kendisi Stockholm taraflarında bulunmuştu. Ama demek bu gariplik oralarda “ahval-i adiyeden” (sıradan) sayılıyordu.
Yeni çıkan bir kitap üzerine yazı mı arıyorsunuz? Bekle, bulursun elbet! O herifin adı bizim gazetede geçebilemez ahbap. Ya da yıkama yağlama kabilinden yazarız. Böylece ortamlarda “critique” (eleştiri) etmiş gibi caka satarız, herkesle iyi olursak kimse bize laf da atamaz!
Bâb-ı Âli’nin içine böyle böyle ettiler. “Nota bilmeyen ama sesi de fena olmayan” fahişeleri, pardon, “sanatçıları” yazılarına meze ede ede.

Yani ben anlamıyorum ki. 1900. kez “CHP nasıl kurtulur” diye yazmanın nesi “irdelemek” olur? Bu sözü de çok severler! Hani artık yapılamayan “Direklerarası ve haminnemin mendili” edebiyatı ya da “Birleşmiş Milletler’in bilmemkaç sayılı kararına göre” geyiği gibi bir şey.
Bayram seyran olunca veya pazar günlerinin ağırlığı yüreklerine çökünce de şiir “alıntılayıp” Laz fıkrası anlatırlar. Bu yazıları da fena bulmayıp sonradan çıkardıkları kitaplarına koyarlar.
Herkes, papağan gibi başka hiçbir fikri dinlemeden ve dillendirmeden kendi söylemini yineler ve bunun adı “irdeleyici gazetecilik”, yazarlık falan olur! Aydın diye geçinen zibidiler bu basını nerede otluyorlar? “Biz aşağıda imzası olanlar, oyumuzu bu seçimde şu partiye vermek konusunda…” diye başlayan ve barlarda elden ele gezindiği için imza vermemenin ayıp olduğu bildirilerin yazılageldiği yerlerde. O partiler de asla iktidara gelemezler. Bu, bambaşka bir komedi ya da isteyene trajedi.
Aynı aydınlar, koy kaldır temcit pilavı usulü benzer metinleri savaş zamanlarında da kaleme alırlar.
“Biz aşağıda imzası olanlar, Filistin’de başlayan çatışmaların derhal son bulmasını ve dünya barışının bir daha geri dönüş olmaksızın kurulmasını…”
Sabah kalkınca ilk iş Netanyahu’nun ya da Trump’ın bizimkilerin sözünü dinleyip savaşı bitireceğini sanmak… En hafif ifadeyle naifliktir.
Eh, böylelikle sıranı savmış olursun. Sumud filosuna yazılıp Filistin’e gidecek halin mi var hemşerim? Takılmana bak.
Ha, itiraz eden olursa da sustur. Bize başka türlüsü yakışmaz. Şaka falan da yaptırma sakın. Türk dediğin ciddi olmalı, ayaklarını kaşımadan alesta durmalı.
Bu arada sağcılar da solcular gibi “platformlar” falan yapabilirler. İsterlerse adına “kurultay” da diyebilirler. Çorbacılar ille ekmek yemek isteyebilirler. Türk dediğine böylesi uymalı.
Sonra o “oluşumlardan” bildirgeler falan da çıkar. Eskiden kitap da yaparlardı. Artık hangi şaşkın alıp okuyacaksa… Gevezeliği ve gürültüyü çok severiz. Düşünüyormuş gibi yapmak ata sporumuzdur. Sloganlarla konuşmaya bayılırız.
“Düşünceyi temellendirme”, “argümantasyon”, “çelişkiye düşmeme” gibi hususlarla asla ilgilenmeyiz. Bilge Kağan ne takardı ulan ad hominem falan? Politikacılarımız da “çok laf, az icraat” şiarıyla arılar gibi çalışmıyorlar mı?
Sahi kuzum, siz herhangi bir partinin programını falan şöyle göz ucuyla bile olsa karıştırdınız mı?
Efendim? “Baktık ama bir halt anlamadık” mı diyorsunuz? Haklısınız. Ne? “Baktık ama hepsi aynı” mı? Vallahi, Nasreddin Hoca misali olacak ama, siz de haklısınız!
Herhangi bir konuda düşünceniz var mı yahu? Avrupa’ya gireceksiniz, herhalde vardır.
TRT ne olsun TRT?
Mesela söyleyin bakalım:
TRT ne olsun TRT? Tasfiye mi edilsin, yoksa yeni gelecek iktidar partisi de kendi lehine kullansın mı bu devlet kurumunu? BBC bile işten çıkartmalara hız vermişken TRT’ye hâlâ ihtiyaç var mı mesela?
Efendim? Bir fikriniz yok mu? Nasıl yani?
Sizler, fikir sahiplerini Sultanahmet Meydanı’nda “Durun, söyletmen” diye pataklayan aziz ve muhterem bir milletin evlatları değil misiniz? Elbet vardır söyleyecek bir şeyleriniz, mutlaka bulunur canım. Hadi, konuşun bakalım Avrupa namzetleri. Dilinizin altındaki baklayı çıkarmadan olmaz. Yok öyle 25 kuruşa simit.














