İnsanın içi bir tuhaf oluyor… “Pompei’nin son günleri”ni andıran bir sıkıntı, geçmek bilmeyen bir bungunluk, kemiklerde sızı ve yorgunluk, ağızda pas tadı… Her şey birbirine girmiş gibi hissediyorsunuz, herkes yanlış bir yerde sanki, siz de hiç olmamanız gereken bir yerdesiniz.
Lafı fazla uzattım, çünkü bir yakınımı, hayatta çok, ama çok sevdiğim bir yakınımı, en yakın dostumu, sırdaşımı, arkadaşımı yitirdim.

Doğrusu böyle bir zamanda cemaatlere yapılan operasyonlar, “çerçeve yasa” tartışmaları, iktisadi gidişat, Fenerbahçe’nin lige gene puan kaybıyla başlaması, bilmemhangi dizinin başrolüyle filanca filmin yan rolü arasındaki muhasebet falan filan gibi pek çok “konu”, insana çarçur geliyor.
Elbette ki bu “elim ziya”, ıspanakla pırasanın fiyatlarından da Yeni Parti’nin MYK toplantısını yapacağı salonun henüz tayin edilememesinden de daha önemli.
Siz beni anlarsınız, ne de olsa o benim babamdı…
Altmış sekiz yaşında ve saçlarına inen aklar yüzünü aydınlatsa bile, babam. Hani merhum Oğuz Atay’ın “ne yani, ben de senin gibi ölecek miyim?” diye sorduğu kişiyle aynı “müşkül mevkiyi” paylaşan babam.
Babasının haşinliğini çocuğuna ve bütün çocuklara karşı duyduğu sevgi ve saygıda eritmişti, dışarıdan bakınca sert görünmesine karşın yufka yürekli, bir o kadar da ince fikirliydi, ve geniş yakalı mavi gömleğinin kollarını iliklemeden gezerdi.
Babası gibi “safari” ceket giyip gömlek cebine iskarpinlerini parlatmak için “kadife bir bez parçası” ve saçlarını sık sık tarasın diye Perşembe pazarından alınma tarak koymazdı. Çünkü memur değildi, tam bir halk adamıydı.
“Ağalık vermekle olur” derler; öldüğünde, elinde avucunda bana miras bıraktığı ve Babıali’de hiç mi hiç geçer akça olmayan “doğrucudavutluk”tan başka bir şey kalmamıştı.
Ailesiyle arası şeker renkti, bir tarihte istediği kızı istemeye gidip tezgahını bozmuşlar, başka bir zaman kurmaya kalkıştığı işin önüne set kurmuşlardı… Onları terketmeye karar verdi. Ta ki kendi ailesini kurana kadar.
Köstence’den Roma’ya, İstanbul’dan Hayfa’ya uzanan ve Lefkoşa’da son bulan “avantür” bir hayatın gölgesiyle veda etti, ve her limanda en az bir sevgili ve bir dost edindi. Yalnız gezindi, bununla birlikte yalnız ölmedi.
Sinirli adamdı. Kimseciklerin dikkat etmediği ince detaylara önem verir, üzülür, elinden bir şey gelmediği için öfkelenirdi. Şenlikli adamdı. Zaman zaman evin içinde anneme ve zaman zaman bana “takılarak” vakit geçirir, her anını beni düşünerek yaşamak isterdi -bunu yapardı da!-, üstelik bununla övünürdü. Zevkli adamdı, varlık içinde değilse de yokluk içinde de değildi, sefa sürmediyse cefa da çekmedi, dostlarıyla birlikte kurduğu sofraların mırıltısı, ayışığının eşsiz manzarası eşliğinde şıngır mıngır kadeh sesleri, rengarenk ampullerin nazende salınışıyla ve saz tellerinin tıngırtısıyla beliriyor şimdi.
(Sahi, gözünüze sabun kaçtı mı sizin hiç?)
Cenazesi de “halk işi” oldu: Nâzım’ın deyişiyle, “kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı/kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan” olan dostları, “ağır ellerini yavaş yavaş toprağa basıp doğrularak” onu uğurlamaya gelmişlerdi… Arkasından hem kuyucu ağladı, hem sabık bakan… Orada mezar kazıcısı da vardı, Meclis Başkanı da. Akademisyen de vardı, işsiz de. İnşaat işçisi de vardı, tacir de. Sağlıklı da vardı, vücudu yorgun düşmüşler de. Tanrı’ya inanan da vardı, inanmayan da. Ömrünü “vatan millet Sakarya” naralanmasıyla geçiren ihtiyarlar da ona el salladı, yirminci yüzyıldan kalma sosyalist “eski tüfekler” de.
Ben o arada, yanıbaşımızdaki müteveffanın cenazesine saygısızlık yapma pahasına birilerine yağ çekmeye çalışan “bilmemne holding” temsilcilerinin bayağılığından uzaklaşmış, onun resmine bakıyordum. Bu adam, halk türkülerini çok seven, ara ara ıslıkla “Yeşil Ördek Gibi Daldım Göllere” türküsünü çığıran o adam mıydı? Boyum filiz vermemiş ve “ülkemizi eli yüzü düzgün bir ülke sandığım” o yıllarda, elinden tutup Çağlayan’da flanörlük ettiğim babam mıydı acaba, bahar yeşili tabutun içinde yatan? O zamanlar yaz akşamları esintili olurdu ve ben, Abdullah Yüce’nin sesini duyardım: “Nasibim olsun bir yudum şarap, sun da içelim yarin elinden…” Taşlıktan sokağa doğru seğirttiğim saatler boyunca gelip geçen araba bir elin parmağını geçmezdi, ve ben elinde torbalarla salına salına gelen bir adamı beklerdim.
Komşularımız vardı, kocasına sigara almamı isteyen Cemaliye Hanım vardı, arada çıkar, “top oynarmış gibi” yapardım, hani Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne “girmek istermiş gibi” yapması gibi, ve babamı beklerdim. Jale Hanım’la İngilizce temrini yapardık, Hibeti Hanım çoktan rahmetli olmuştu, artık “gâvur” falan da kalmamıştı zaten, hava her geçen yıl biraz daha serinliyor, eski dinginliğin tadı gitgide kaçıyordu.
Babam elimden tutardı, kocaman bir cüssesi var gibi gelirdi bana, hiç yıkılmayacak, devrilmeyecek gibi, ve Budak Pastanesi’nin önünden karşı kaldırıma geçerdik, bana radyodan Zeki Müren’in söylediği Nergis’in şarkısını dinlediğini anlatırdı, bir “Behice Boran muhibbi” olan amcasını ve “sıkı İsmet Paşacı” olan babasını…
Hayatını direk gibi dosdoğru yaşayan, telefonla haşır neşir olmamayı hem kendine yediremeyen hem de bu teknolojiden azıcık ürken, “ iktidara doğru düzgün bir sol parti lazım” fikrinden bir an için uzaklaşmamış, 1976 senesinden beri içki içen ve cıgara kullanan bu adam, benim babamdı ve çok sevdiği eşini, oğlunu, dostlarını önce Tanrı’ya, sonra da birbirlerine emanet ederek 18 Ağustos akşamı vefat etti.
Zaman zaman birbirimize kızdığımız olmuştur. İki ay kadar önce, hastalığını benden sakladığını henüz bilmediğim ama alttan alta sezdiğim bir gün, bu şüphemin getirdiği endişe ve üzüntüyle ona biraz çıkışmıştım… Sonrasında gönlünü almama rağmen “bir iki ay sonra öleceğim zaten, idare et” deyişini unutamıyorum. Gerçekten de iki ay sonra, akciğer kanserinden yitirdik onu… Yazar Claude Mauriac, babası ünlü yazar François Mauriac’ın ölümü üzerine, “babayla oğul arasında her şey için hep ya çok erkendir, ya da çok geç” demişti.
“Daha fazla acı çekmedi” deriz, enayi tesellisidir. İnsan ölmeyegörsün, hemen yıkanır gömülür, eve giren çıkan dostlar geceleri sabahlara taşır, eşya ortamalı olur, sen de “vecibelerini” yerine getirmenin verdiği telaşla gözlerin her an kapanacakmış gibi dolaşır durursun… Bunun da apayrı bir hüznü vardır.
Babam artık yok, bunların hiçbirini yaşamadı.
Başka bir gün ben de olmayacağım, ben de yaşamayacağım o zaman bunları.
Denecek başka laf kalmadı… Haftaya “bambaşka bir mevzuda” ahkam kesmeye devam edeceğiz şimdi, öyle mi?
Yani vay anasını be kardeşim… Hey gidi peder bey…
Söyle yavrum söyle, bu akşam Hüzzam makamından söyle vesselam…
Kaderde bunu da yaşamak varmış… Çerağan vakti gelip de lalezarın didesine teğet geçince, gözbebeklerimizi karanfillerle donatırlarmış.
Hem ne demiş şair?
“İnsanlar hınçla, hırsla, dirençle bir yaşamı boyarlar
Aslında durmak bilmeden bir soğanı soyarlar
Ondan bazen ıslanır kirpikleri”…














