Şu bizim salim arkadaşlar, çok can alıcı bir noktayı atlıyorlar, haberleri yok!
Karl Marx da, onun fikirlerini Vladimir İlyiç’e karşı müdafaa eden Plekhanov da, sosyalizmin sanayileşme sonrası oluşan proletarya ile gelebileceği konusunda hemfikirdiler.
Bizim arkadaşlar, ilgili isimleri bilmezler. Halen daha Politzer falan okurlar, bunun adı da sosyalizm olur. Hani Kaptan’ın deyişiyle “kitap okuru değil, gazete okuru”, yani yarı-aydın!
Bunun tipik bir örneği olan rahmetli Bülent Ecevit’i hatırlayacaksınız: Bir tarihte köykent adını verdiği bir saçmalığı “hayata geçirmeye” çalıştı, emirle uygarlık değiştirir gibi emirle bir kasaba kurdurdu, oraya birtakım insanları yerleştirdi falan.
Sonuç? Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür, derler ama, sanırım DSP oradaki seçim sandığından ala ala kol saati almıştı, oy değil!

Çünkü efendim, merhum Ecevit bilmiyordu ama, siz biliniz: Köy ile kent bambaşka iki olgudur.
En basit tarifiyle, köy “tarım yapılabilen yer” anlamına gelir. Bir yer köy ise kent değildir, kent ise köy değildir. Elma ile armut gibi bir şeydir bu, “hem o hem bu”, pilav üstü az kuru gibi, şehir üzeri az köy olmaz, olamaz, olabilemez.
Bundan otuz sene mukaddem, “soğuk savaş” kasesinin artığı bir ekip, kafayı çekip “aşırı hız” yaptığı için, Susurluk “mevkiinde” Niyazi olmuştu… Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunlarını takmamanın cezası olmamıştı ya, Tanrı’nın kanunlarını takmamanın da cürmü olmaz sanmışlardı.
İşte tıpkı bunun gibi, sosyoloji bilimine de aykırı giderseniz -belki ağzınız burnunuz yamulmaz veya ölmezsiniz ama!- hayatınızı hep eğik düzlemde yaşarsınız ve hayat dersinden de döne döne çakar, ikmale kalırsınız.
Atlamayalım: Tarih boyunca, kapitalizmin ilerleyiş süreciyle birlikte, kırsal üretimde bulunan ve artı değeri son derece verimsiz olarak üreten köylüler, büyük fabrikaların bulunduğu şehirlere göçerek oradaki çalışma düzeninin bir parçası olmuşlardır.
Böylece artı değer üretimi hızlanmış, niteliksel bir artış da yaşanmıştır.
Ulus-devlet dediğiniz model, birbirinden kopuk halde bulunan feodal beyliklerin belli başlı ek yerlerinden bitiştirilerek daha geniş topraklar yaratılması, bu yolla da elde edilen verimin arttırılıp verilen verginin azaltılması sonucunu doğurmadı mı? Ya “üniterlik” dediğiniz nedir? Türkiye’de bu konuyu tartışan kaç kişi bu kavramlar üzerinden berrak tanımlamalar yapabiliyor?
Mesela, “disiplin” dediğiniz, modern anlamıyla, çalışma saatlerinin çizelgesinin oluşturulması demek değil midir?
Köyde zaman değil, mekân önemlidir. Harmanı sabah kaldıracaksın. Saat 5 veya 6, fark etmez. Ancak şehirde her bir dakikanın önemi vardır, A buluşmasından çıkıp B noktasına varana kadar yarım saatin varsa, ince eleyip sık dokuyacaksın ki adamı bunaltıp kaçırıp parasız pulsuz kalmayasın.
İşte başka bir örnek: “Moda” dediğiniz, fabrikada çalışan işçinin tulumunda pantolonunda yapılan ufak tefek değişikliklere verilen isim değil midir?
Yani efendim, küçük burjuvanın bunalıp iki haftalığına köye kasabaya kaçıp kendini doğaya falan vermesini ciddiye almamak gerekir (-orada dahi ellerinde telefonlarla geziyorlar- mutluluğu paylaşmak like falan getiriyor kardeş…), kente gelen köye geri dönebilemez. Bu “istisna” olarak görülür.
Dünyanın her yerinde, “köye geri dönüş” özlemi faşistlerde rastlanılan bir durumdur. Şehir yaşamına ayak uyduramayan köy kökenli ayaktakımının bir avuntusudur bu. Yirminci yüzyıl boyunca bu dangalaklığa, pek çok Sovyet bürokratıyla beraber Naziler de düştüler. Himmler bildiğiniz tavukçuydu yahu, ve bu fikrin de babasıydı! Meşhur “Erbhof Kanunu”nu anımsayın…
Anlı şanlı Millî Şef diktatoryası, köylüyü köyünde tutarak işçiye dönüşmesini engellemek amacıyla destek verdiği ve işin içine komünizm kokuları karıştığı için Reşat Şemseddin Sirer’e kendi elleriyle boğdurttuğu Köy Enstitüleri abukluğundan sonra, bu yasayı Köylüleri Topraklandırma Kanunu adı altında geçirmeye çalıştı Meclis’ten!
Dörtlü takrir ile CHP’den ayrılan muhalifler sayesinde başarılı olamadılar!
Hani DP için hep “toprak ağası ve mütegalliba partisi” denir ya, kuruluşunda yer alan Cavit Oral falan daha sonra kısa sürede hemen CHP’ye döndüler, üstelik 1950 seçimlerine gidilirken Halk Partisi’ndeki toprak sahibi aday sayısı DP’den fazlaydı çünkü DP’nin kazanamayacağı varsayılıyordu…
Köylü, şehre gelip burjuva kültürü ile hemhal bir işçi olunca ilerlemiş olacaktır, köyünde oturup Sophokles okuyunca ve haybeden keman eğitimi alınca değil. Troçki boşuna mı “proletkult yoktur” dedi? Amaç işçiyi “birinci mevkii” vagona bindirmek midir, yoksa herkesi “ikinci mevkii” vagona yığmak mı?
Bunları es geçen “solcular”, ezilen, horlanan ve angarya çalıştırılan Anadolu köylüsünün büyükşehirlere vakitlice getirilip “soğurulamadan” lumpenproletaryaya dönüşmesini de bir türlü anlayamadılar.
2002’den beri yaşadığımız süreci sınıf savaşımlarının imbiğinden süzüp algılayabilecek bir kapasitede olmadıkları için de bir yanılgıdan diğerine savrulup durdular.
Frenk gömleğinin üzerine “içten iliklenmeli” yelek giyen ve yazılarını “eser-i cedit kâğıdına” yazan kimileri de, “altmışlı yıllardan” ne ezberledilerse onu tıkırdatıp durdular gazetelerinde… Çünkü İlhan öyle yazmıştı: Önceleri dünya ateşten bir toptu, James Watt derler bir kefere buhar makinesini icat etmişti, Kurtuluş Savaşı’nı “imalat-ı harbiye fabrikalarında kasatura yaparak” kazanmıştık, İnönü büyük adamdı, DP gerici, 27 Mayıs devrimdi, 9 Mart’ta bizimkiler kazanacaktı ama gene okkanın altına gittiler, oğul İnönü de büyük adamdı vallahi…
Bilmemek ayıp değildir ama safsatalarla çoluğu çocuğu gaza getirip sonra da onları iyot gibi ortada bırakmak fevkalade ayıptır.













