Doğancan Özsel yazdı | Bir mitin sonu: İzmir kalesi düşerken

İzmir’in Türk siyasetindeki yeri ile ilgili son derece yaygın, ancak yanlış bir kanaat var. Epey sayıda insan İzmir’i CHP’nin kalesi olarak görüyor. Hatta daha da ileri gidip kenti solun merkezi sayanlar dahi var. Oysa her iki iddia da doğru değil. 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası çatısı altında kısa süreliğine organize olan tek parti karşıtı muhalefet İzmir’den büyük bir teveccüh görmüştü. İzmir, çok partili hayata geçildiğinden bu yana da merkez sağın ciddi bir oy tabanına sahip olduğu kentlerden biri oldu. Bugün biraz da söz konusu merkez sağ taban AKP ile CHP arasında paylaşıldığı için bu miras pek hatırlanmıyor.

Bir mitin sonu
Doğancan Özsel yazdı | Bir mitin sonu: İzmir kalesi düşerken

İzmir’i AKP karşıtlığının kalesi zannedenlerin son yerel seçim sonuçlarına bir kez daha bakmaları iyi olur. Bu seçimlerde CHP’nin oyların neredeyse yarısını aldığı doğru. Öte yandan iktidar ile muhalefet arasındaki farkı abartmamak gerek. Aynı seçimlerde AKP adayı Hamza Dağ da %37’lik bir oy oranına ulaşmıştı. AKP’nin kendi kalelerindeki oylarının %60’ların çok üzerine çıktığını ve CHP’nin buralarda hiç varlık gösteremediği düşünecek olursak, iktidarın %37’lik bir desteğe eriştiği bir yer için “muhalefetin kalesi” sıfatını kullanmak fazlasıyla abartılı.

Erdoğan’ın Cemil Tugay transferi işte bu noktada son derece rasyonel bir hamle. Bir kere bu, Üsküdar’da ya da Adalar’da olduğu gibi bir el koyma değil. Başkan kendi arzusuyla, ortada herhangi bir zorlama ya da açıktan gösterilmiş bir yargı sopası dahi yokken iktidara yanaşmakta. İktidar bu transferle muhalefete büyük bir psikolojik darbe vurdu. Şimdi, “İzmir’i bile kaybettik” diye düşünecek muhalefet seçmenlerinin yılgınlığa düşmelerini bekliyorlar. Dahası, bu darbe ile muhalefet içi tartışmaların da alevlenmesini umuyorlar. İşin bu psikolojik boyutunun altını özellikle çizmek gerek.

Öte yandan mevcut başkanın iktidar saflarına katılımı Erdoğan’a büyük bir fırsat penceresi açacak. Bir sonraki yerel seçime kadar önümüzde iki buçuk yıl var. Bu süreçte İzmir’e büyük bir kaynak aktaran hükümet, belediyenin pek çok projeyi hızla tamamlamasını sağlayacak. Böylece Tugay’ın bir sonraki seçimde en azından birkaç puanlık bir muhalefet oyunu kendi yanına çekmesini bekleyecek. Bu beklentinin bir kısmı karşılansa bile, iki parti arasındaki fark 5-6 puana kadar inecektir. Buna bir de YENİ Parti–CHP ayrışmasını ve Terörsüz Türkiye süreciyle Kürt oylarının farklı partilere dağılma ihtimalini eklerseniz, sarayın planının ne olduğunu daha net görebilirsiniz. Kısacası bu transfer, siyasi pragmatizm bakımından iktidarın diğer uygulamalarına nazaran çok daha anlaşılabilir bir hamle.

Gelelim çiçeği burnunda Ak Partili Cemil Tugay’a. Kendisi bir önceki döneminde Karşıyaka belediye başkanıydı. Burnu havada siyasetçilerin arasında nezaketi ve alçakgönüllülüğü ile dikkat çeken, çevresinde sevilen bir isimdi. Ancak onu bir defa izleyenlerin rahatlıkla fark edecekleri gibi, bir siyasetçi kumaşı da yoktu Cemil Başkan’ın. Eski bir tıp doktoru olarak birebir ilişkilerde iyi olsa da, hitabeti zayıftı. Onu dinleyenler üzerinde harekete geçirici bir etki bırakma bakımından pek çok siyasi figürün epey gerisinde kalıyordu.

Bir mitin sonu
Doğancan Özsel yazdı | Bir mitin sonu: İzmir kalesi düşerken

Belediye başkanlığını da bu tarzına uygun bir biçimde yürüttü. İmamoğlu gibi ulusal siyaset konuşmak ya da açık politik pozisyonlar almak yerine proje ve belediyecilik odaklı oldu hep. Ülke gündemindeki konulardan çok, kente dair projelerini konuşmak isteyen, yerelin sorunlarını çözmeye talip bir belediye başkanı izlenimi verdi.

Aslında bu konuda da çok başarılı olduğu söylenemez. Ne Karşıyaka’daki döneminde ne de büyükşehirde çok büyük atılımlara imza atabildi. İzmir’in çehresini değiştiren bir başkan olamadı. Nitekim onu bugüne kadar eleştiren AKP ve MHP çevreleri, sunulan belediye hizmetlerinin yetersizliğine dikkat çektiler hep.

Ancak Karşıyaka döneminden gelen vasat performansı, 2024 seçimlerinde bu defa İzmir Büyükşehir’i kazanmasına engel olmadı. Her ne kadar kendisi ideolojik bir başkan imajı vermese de, ona oy verenlerin çoğu, vaat ettiği belediyecilik kalitesinden ziyade politik gerekçelerle Cemil Başkan’ı destekliyordu. Seçmenlerin bir bölümü için ona oy vermek, iktidara teslim olunmadığının bir göstergesiydi adeta.

Tugay’ın AKP saflarına katılacağı haberi, bu yüzden hem seçmenlerde hem de siyasiler arasında deprem etkisi yarattı. Özellikle muhalif siyaset elitleri bu konudan hayli rahatsız.

Ancak bu defa rahatsızlık biraz da içeriye dönük. Zira herkes biliyor ki Cemil Tugay’ın büyükşehir adayı olarak gösterilmesi tümüyle CHP iç siyasetinin bir sonucu. Özel ile Kılıçdaroğlu’nun yarıştığı 38. Olağan Kurultay’da dönemin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer tavrını Kılıçdaroğlu’ndan yana koyarken, onunla sürtüşen Tugay ise Özel ve İmamoğlu ikilisinin yanında yer almıştı. Mevcut başkan, bu tavrın bir karşılığı olarak aday gösterildi.

Şimdi herkes Özel ve İmamoğlu ikilisinin aday tercihlerinin sorunlu olduğunu konuşuyor. İmamoğlu’nun Buğra Gökçe’yi İzmir’den aday yapma talebine karşın Özel’in Cemil Tugay isminde karar kılmasını eleştiriyor. Oysa buradaki ana sıkıntı, gösterilen adaylardan çok siyasal partilerin işleyişinde. Bu yapılar birer rant dağıtım mekanizması olarak işliyorlar. Parti içinde birbirleri ile karmaşık ilişkiler içerisindeki gruplar, kendilerine dönük aidiyet ve bağlılığı mümkün olan ilk fırsatta siyasi ve ekonomik kazançlarla ödüllendirmeyi vadediyor. Bu bağlamda Özgür Özel’in yanında duran Cemil Tugay’ın bunun karşılığında büyükşehir adaylığı ile ödüllendirilmesi son derece olağan. Türk siyasetinin normali bu. Özgür Özel ve çoğu arkadaşı da, tıpkı karşılarında durdukları Kılıçdaroğlu çevresi gibi, aynı sistem içerisinde siyasal sosyalizasyonlarını tamamladı. Dolayısıyla ne Özel’in ne de rakiplerinin ortada duran sistem sorununu görebilmeleri kolay değil. Görseler de, tüm siyasi kariyerlerini böylesi ilişkiler üzerinden yükselerek yapmış bu isimler için mevcut parti yapısının alaşağı edilip farklı bir alternatifin inşa edilmesi zor.

Türkiye’nin gerçekten yeni bir partiye, aslında tam bu yüzden ihtiyacı vardı. İçerisinde yeni yüzler barındıracak, örgüt yapısı, işleyiş mantığı ve politika üretme biçimiyle yirminci yüzyılın parti kurumsallığından ayrışacak bir siyasal hareket gerekiyordu ülkeye. Genel merkez etrafında kurulan bürokratik yapılar yerine, cumhurbaşkanlığı kampanyası vesilesiyle yerelde örgütlenecek çok daha gevşek ancak kapsayıcı bir örgüt modeli ortaya çıkmalıydı. Böylece hem cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin gerçekleri ile hem de sosyal medyanın dönüştürdüğü yirmi birinci yüzyılın toplumsal dokusuyla çok daha uyum içerisinde genç bir muhalefetimiz olabilirdi. Ancak böyle bir hareket ortaya çıkarılamadı. Eski yüzler, yeni bir tabela altında siyaset yapmayı sürdürüyorlar. Gerçekten yeni bir hareket üretilemediği için de muhalefet, karşı karşıya kaldığı krizlerin kökenindeki yapıları tartışmak yerine sorunu kişiler üzerinden kavramaya devam ediyor.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş