Frenklerin böyle bir deyişi bulunur efendim, başlık ondan mülhem. Niye kullandığımız ise gayet açık:
Bugün biraz “atmasyon serbest” olacak. Farazi konuşacağız, hani avukat ağzıyla “Bir an için öyle farz edeceğiz” falan filan. Yani, varsayımsal bir muhabbet olacak bu.
Hani gene Frenklerin deyişiyle “What if” konsepti diyeyim de aydınlarımız da anlasınlar. Ya şöyle değil de böyle olsaydı? Hitler Viyana Akademisi’ne kabul edilseydi, Stalin değil de Troçki galebe çalsaydı, 1938’de İnönü yerine Çakmak reisicumhur seçilseydi?
Büyük yazar Philip K. Dick’in bu tarzı kullanarak yazdığı çok güzel bir kitabı vardır (Yüksek Şatodaki Adam). Hatta dizisini de yaptılar, bir tamam oturduk izledik okuduktan sonra.
Gördüğünüz üzere yazarınız gayet de birikimli bir adamdır. Az biraz huysuz ve çabuk sinirlenen bir adam da olmasa dört dörtlük sayılacak! Neyse, geyiği bırakıp senaryomuza dönelim:
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken… Ben dedemin yamuk beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Ve fakat evren aynı evren, dünya aynı dünya, insan aynı insan, matbuat aynı matbuat iken… Yani, bir bakıma rezillik berdevam iken… Hayalgücümün amansız genişliğine rağmen tüm bunlarda bir değişiklik görme umudumun her geçen gün daha da çok azaldığı herkesin malumu iken…
Türkiye, 1939’da müttefik devletlerle birlikte giriştiği İkinci Dünya Savaşı’ndan devasa bir ekonomik zararla ve insan kaybıyla da olsa galip ayrılmıştı. Hemen akabinde, ülkeyi demir yumrukla yöneten Mareşal Fevzi Çakmak ve onun değiştirilmez ve değişmesi teklif dahi edilemez başvekili Mahmut Celal Bayar önderliğindeki bir kadro, ülkeyi 60’lı yıllara başarıyla taşımış, Türkiye dünyada parmakla gösterilen ülkelerden biri olmuştu.
Mareşal’in 60’ların başındaki ani kaybı, ülkede demokratik atılımların desteklenebileceği bir ortam yaratmışken, yasaklı Türkiye İşçi Partisi legale çıkarak ana muhalefet partisinden sonraki en kuvvetli siyasal odak haline gelmişti. Türkiye İşçi Partisi aynı zamanda iktidardaki Demokrat Parti’ye karşı yürüttüğü çetin muhalefeti bir yana bırakarak bu sürece en büyük meşruiyeti sağlamıştı.
Türkiye, altın yıllarını yaşarken jeostratejik bir hamle ile yerini de sağlamlaştırmayı bilmiş, komşu ülkeleri ile, eski Osmanlı vilayetleri olan periferi ülkeleri ile, ve kimi Akdeniz ülkeleri ile beraber bir ekonomik ve siyasal birlik kurmuştu. Böylece tüm ülkeler Türkiye’nin başatı olduğu bu birliğe girmek için kapı aşındırmaya, “Ankara kriterlerine” uyum için şekilden şekile girmeye, kendi anayasalarına özel maddeler koymaya falan başladılar.
Akdeniz Birliği, dünyanın önde gelen prestijli oluşumlarından biri olarak evvela kendi üyeleri arasında tam bir mutabakat sağlayarak “kaime” isimli paranın birlik parası olarak kabul edildiğini duyurmuş, hemen akabinde ortak parlamento ve ortak siyasal kurumlar gelmişti. Yakın bir tarihte, ortak ordu, anayasa ve ortak hükümet modelleri de denenecekti.
İşin “adı konmamış gevşek bir Roma konfederasyonu” olduğu iyiden iyiye ayyuka çıkıyorken, savaş yıllarında alttan alta Nazileri destekleyen Fransa devleti, o günden bugüne yaşadığı onca darbe ve darbe girişimine -yani iç karışıklığa- rağmen bu birliğin üyesi olmak için başvuruda bulundu.
Tövbe, aslında çok daha önceden bulunmuştu ama ondan hemen evvel başvekil Pompidou, Komünist Partisi militanlarının darbe girişiminde idam edilmiş olduğundan, bu öneri pek ciddiye alınmamıştı.

Fransa’nın üyelik hayali
Fransa, kendisine verilen onca desteğe rağmen büyük ve bitmek bilmez bir ekonomik kriz yaşıyordu. Sürekli hükümet sistemleri değişiyor ve yeni anayasalar yapılıyordu. Ama son tahlilde bunlar hep kâğıt üzerinde kalıyor ve hiçbir işe yaramıyordu.
Fransızlar, Villefrance ve Cannes gibi denizkıyısı vilayetlerinde denize girince “aburru buburru” diye sesler çıkarıyorlardı, çünkü yanıbaşlarında deniz olmasına rağmen bir bozkır toplumu olmaktan kurtulamamışlar, “makus talihlerini” yenememişlerdi. Son derece kaba ve cahildiler. Yaz aylarında Fransız mevkuteleri, baraja yüzmeye gidip boğulan genç dağlıların haberleriyle dolup taşıyordu.
Le Monde ve Le Figaro, hükümet kontrolüne girmelerine rağmen öyle değilmiş gibi yapan iki gazeteydi. Daha evvel, 70’li yıllarda biri sol bir darbe girişimine payanda oldu. Yöneticileri yakayı ele verince de “Yandım Allah” nidası eşliğinde ağlaşmaya koyuldu. Öteki de 90’lı yıllarda sermaye köpekliği ve darbeci yalakalığı yaparak yolunu buldu. Bunun için de şimdi aslını inkâr ve mevcut hükümete tabasbus girişimi içerisinde, boynu bükük hâldeydiler.
Fransız politikacıları, halktan beter bir hâldeydiler. Solcular sosyal politikalar geliştirmekten uzaktılar, komünistler halen Moskova’dan medet umuyorlardı. Aşırı sağcılar, OAS örgütünün silah bırakmasından Allah’tan korkar gibi korkuyorlardı. Sağcı politikacılar ise sırtlarını devlet otoritesine yaslamışlar, otoriter bir rejimi koyulttukça koyultmanın peşindeydiler. İktidara gelirken iddia ettikleri gibi “Akdeniz Birliği’ne girme” durumu mevzubahis değildi bile.
Fransız halkı, köylülükten kurtulamamıştı. Şehirlerde büyük isyanlar çıkıyor, ulusal ve dini bayramlarda birçok Fransız bayramı “aslen memleketi olan” Lille gibi, Nantes gibi, Montpelier gibi kasabalarda geçiriyordu. İşsizdiler, ve onlara vatanı sevmenin en büyük iş olduğu öğretilmişti. Fransız halkının büyük kısmı ruh hastalıklarıyla boğuşuyordu, eğitim düzeyi ilkokul beşinci sınıf seviyesindeydi, bilgi birikimi düzeyi de François Mitterand’ı General Bonapart gibi birisi sanmalarından belli oluyordu.
Hastanede sağlık personeli dövüyorlar, tokyo terlik giyip Champs-Elysees’e gelen turistleri taciz ediyorlar, ellerinde bıçakları ile olası bir kavga için alesta bekliyorlar, dünyanın en önemli meselesi olarak Fransız milli takımının ahvaliyle Paris Saint German’in lig birincisi olup olmaması mevzuunu sayıyorlardı.
Ortalama Fransız aydını ise Saint-Germen-de-Pres’ten çıkmıyor, yazarı çizeri ressamı ve bestecisiyle hak etmediği bir konumda olduğuna canıgönülden inanıyordu. Proust, Hugo, Stendhal gibi yazarları adamdan saymıyordu, Modigliani ve Schubert ile ilgilenmiyor, Camille Claudel’i tanımıyor, Saint-Exupery ile Moliere’e burun kıvırıyordu.
Orhan Pamuk, Ahmet Altan ve Perihan Mağden “çağdaş klasikler” olarak Fransız kitapçısı Fnac’ın raflarını süslüyor, Attilâ İlhan ve Kemal Tahir okumayan bir Fransız’ın kesinkes adam olmayacağı düşünülüyordu.
Oktay Akbal’ın bir yazısında Fransız milletinin dürüstlüğünü övmesi, Aka Gündüz namıyla maruf Enis Avni’nin ise Paris’in mümin kadınlarının esrarlı güzelliğini anlattığı romanı Fransa için büyük şeref anlamına geliyordu.
Fransız aydınları harıl harıl Türkçe ve İngilizce öğreniyorlar, bu arada Cumhuriyet ve Sabah okuyamayan aydından sayılmıyordu. Kimi aydınların ise “gizli gizli Müslüman oldukları, bir Türk deyimiyle ihtida ettikleri” söyleniyordu. Kimisi cuma günleri göstere göstere camiiye gidip namaz kılıyor, ele güne bunu yayıyor ve şişiniyordu.
Şarap içmek gericilik, rakı içmek ilericilik olmuştu. Dalida’ya “superstar”, Jacques Prevert’e “Yazık oldu Charles Efendi’ye mısra-i meşhurunun sahibi”, Charles Trenet’ye ‘sanat güneşi’ deniyordu.
France24 Kanalı, Akdeniz Birliği’nin yeni bir askeri planlama üzerinde çalıştığını duyurduğunda Fransa’daki “vaziyet ve manzara-i umumiye” işte buydu. Buna rağmen Fransa, çok güçlü durumdaki ordusu ile bu plana destek verebilirdi. Evet, asli üye olarak değil belki ama, bir çeşit imtiyazlı ortak olarak birliğe üye bile olabilirdi!
Tabii ki, emek ve sermaye serbestisi olmadan…
Çünkü Türk yetkililer, bu azgın lumpenproletarya kitlesinin İstanbul sokaklarında paldır küldür gezinmesinden, “dini bayram kutlama” adı altında Taksim’deki kiliselere zarar vermelerinden, ve özellikle “bir Türk kızıyla evlenip oralardan çöplenme” fikrinde olmalarından dolayı çok rahatsızdılar.
Bu işi politikacı katında “havanda su dövmeyle” yokuşa sürüyorlardı. En olmadı, bu çok sınırlı imtiyazlı ortaklık pakedini oylamaya sunarlardı. Her ülkede teker teker referanduma gidilecekti ya, elbette Fransa Akdeniz Birliği’ne giremeyecek, havasını alacaktı. Böylece değerli ve uzun bir süre daha yitirmiş olacaktı. Acaba Paris değerleriyle önüne baksa, daha başarılı olabilir miydi?
Sen ne dersin aziz halkım, Fransa’yı birliğe alalım mı, yoksa sabaha mı bırakalım?














