İSTANBUL (Medyascope) – CHP’ye mutlak butlan kararı ve partinin Genel Merkezi’ne polisin müdahale etmesi Batı’nın umrunda mı? İran savaşında anlaşma ihtimali güçleniyor mu? Trump’ın İbrahim Anlaşmaları çıkışı ne anlama geliyor? Transatlantik’te bu hafta Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar değerlendirdi.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- CHP’ye mutlak butlan kararı ve polisin müdahalesi, Batı’da pek yankı bulmadı.
- Gönül Tol, Avrupa’nın Türkiye’deki durumu ciddiye almadığını ve güçlü bir tepki gelmediğini belirtti.
- Ömer Taşpınar, Batı’nın Erdoğan’a dair olumlu bir imaja sahip olmadığını, ancak Türkiye ile çalışmak zorunda olduklarını ifade etti.
- Programda, İran savaşıyla ilgili müzakerelerde Washington’un iyimser olduğunu, ancak İran’ın temkinli davrandığını vurgulandı.
- Taşpınar, Trump’ın dış politikada gündemi değiştirmek için Küba’ya askeri bir hamle yapabileceğini savundu.
Bilmeniz gerekenler
Video deşifresi
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la hem Türkiye’yi hem savaşı konuşacağız. Arkadaşlar merhaba.
Gönül Tol: Merhaba Ruşen.
Ruşen Çakır: Geçen gün Evren Balta’yla yaptığım yayında kendisine CHP’yi, CHP’ye Kılıçdaroğlu’nun atanmasını, genel merkezin işgalini ve Batı’nın buna nasıl baktığını sordum. O da Artık Batı’nın böyle bir gündemi olmadığını söyledi. Hem ABD’yi hem Batı’yı, Avrupa’yı içimizde en iyi bilen kişiler olarak, özellikle Ömer, CHP’de yaşanan bu olayları nasıl değerlendiriyorsunuz? Medyada çıkan birtakım haberler dışında ciddi bir tepki görmedik. Bu olay AKP’nin ilk yıllarında olabilir miydi? Mesela 2010’da olsaydı nasıl olurdu? Bu konuda herhangi bir şeye tanık olmadım. Sen gördün mü Gönül?
Gönül Tol: Hayır Ruşen, ben de görmedim. Avrupa’dan güçlü bir eleştiri gelmedi. Zaten Trump’ın başkan olduğu Washington’dan da böyle bir açıklama beklenmiyordu, Kongre’den de şimdilik bir tepki gelmedi. Sorduğun soru önemli. AKP, 2010’da ya da 2011’den önceki dönemde böyle bir adım atabilir miydi? Tabii bunun iç siyasi dinamikleri var, onunla ilgili de birkaç şey söylemek isterim. Ama Erdoğan için dış politika, her zaman içerideki gündemini pekiştirmenin bir aracı oldu. Seçildikten sonra, yani 2002 ve 2011 arasındaki dönemde dış politikada son derece ihtiyatlı, Batı’ya yüzünü dönmüş bir dış politika izledi. Şimdi düşündüğümde, bence bunun temel motivasyonlarından bir tanesi, içeride kendisine karşı çıkan askerî cepheyi ekarte etmekti. 2002’de kurduğu koalisyonu hatırlarsak, AK Parti’yi iktidar yapan koalisyonun içerisinde, gerçekten demokrasiye inanan insanlar da vardı ve dış politika aslında o ideolojik olarak birbirinden çok farklı olan koalisyonu bir arada tutmanın aracı da olmuştu bir anlamda. “AB’ye üyelik’’ ve ‘’Türkiye’yi demokratikleştireceğiz’’ söylemi ve AB üyeliğine bu kadar Erdoğan’ın önem vermesini bir siyasi kimliğindeki değişim olarak gösteriyordu. ‘’Biz İslamcı gömleğini çıkardık’’ diyordu ve AB’ye üyelik süreci yönünde attığı adımları bunun kanıtı olarak gösteriyordu. Oysa şimdi dönüp baktığımızda, bu aslında askeri ekarte etmenin önemli bir aracıydı. O dönemlerde tabii ki bu tür adımlar atması mümkün değildi. Dış politikada da öyle.
Şimdi geldiğimiz noktada bu artık çok dramatik bir dönüşüm. Rejimin doğasının çok ciddi bir şekilde dönüştüğünü görüyoruz ve bu aslında yavaş yavaş sandığın anlamını yitirdiği bir sürecin en son ve en dramatik halkası. Erdoğan’ın seçim sonuçları kendi lehine olmadığı sürece halk iradesine saygı duymayacağının en net emaresini, 2015 Haziran seçimlerinde görmüştük. O dönemde HDP’nin aldığı oy %13’tü zannediyorum. Bu oy nedeniyle AK Parti meclis çoğunluğunu kaybetmiş, koalisyon müzakerelerini sekteye uğratmıştı ve bu şekilde neredeyse seçim sonuçlarını fiili olarak tanımamış, Kasım’da yeniden bir seçime gidilmişti. Onun ardından Selahattin Demirtaş’ın tutuklanması geldi.
Bugün yaşadıklarımızın ikinci işaretini 2019 seçimlerinde görmüştük. Erdoğan, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde İstanbul’u kaybettikten sonra seçime müdahale etmiş, usulsüzlük iddialarını dile getirmişti ve Yüksek Seçim Kurulu mayıs ayında İstanbul seçimlerini iptal etti, seçimlerin yenilenmesine karar verdi. Nihayetinde haziran seçimleri oldu ve Erdoğan daha büyük kaybetti. Ama orada da Erdoğan’ın sandığa saygı duymadığını net bir şekilde gördük. Üçüncü olarak bunu, 2025 Mart’ında Ekrem İmamoğlu’nun hapsedilmesiyle gördük. Bugün CHP’ye olanlar bunun son ayağı. Tabii ki iç siyasi dinamikler, dengeler, bütün bunlar önemli faktörler, ama benim yaptığım analizlerde dikkat çekmeye çalıştığım şey, bütün bunlar bir boşlukta olmuyor.
Erdoğan’ın bütün bunları yapabilmesi için cesaretlendiren bir uluslararası konjonktür var. Avrupa Birliği ile başlayalım: AB, 2016 yılında Türk demokrasisi veya insan hakları ihlalleriyle hiç ilgilenmeyeceğini çok net gösterdi. 2016 yılında bu Göç Mutabakatı’nı imzaladı. Ondan evvel, 2015 yılında, Avrupa Birliği Erdoğan’la bunun müzakerelerini sürdürüyordu ve o dönem Avrupa’da yazılan, insan hakları ihlallerine parmak basan ve Erdoğan’ı çok da eleştiren bir rapor vardı. Avrupa, sırf bu göçmen anlaşması konusunda Erdoğan geri adım atmasın diye, o raporun yayınlanmasını 2015 Kasım sonrasına bırakmıştı. O benim kafamda çok net şunu gösteriyordu: Artık kendi çıkarları, jeostratejik öncelikleri için Erdoğan’la iş tutmaya devam edecek ve bunun için de gerekiyorsa içerideki otokratikleşmeye, insan hakları ihlallerine gözünü yumacak. Böyle bir Avrupa Birliği var. Bugün de olan farklı değil.
ABD açısından bakarsak: Bundan önceki Amerikan başkanları Biden ve Obama da benzer… Ben hiçbir zaman, Amerikan başkanlarının, kendi jeostratejik çıkarları bunu gerektirmiyorsa, bir başka ülkenin içerisindeki demokratikleşmeye önem verdiğini düşünmedim. Türkiye özelinde de bunun kökleri çok eskiye gidiyor. Askerî darbeleri desteklemiş, Türk demokratikleşmesi konusunda hiç laf etmemiş bir sürü Amerikan başkanı var. Ama tabii Trump’la gelinen nokta bambaşka bir nokta. Hiç değilse mesela kapalı toplantılarda bunu dile getiren bir Obama vardı. Otokratikleşme ve insan hakları ihlalleri konusunda endişelerini dile getiren Amerikan başkanları vardı. Bugün, hiç olmadığı kadar bunu cesaretlendiren bir Amerikan başkanı söz konusu ve öyle bir uluslararası konjonktür yarattı ki Trump… O otokratlarla verdiği resimler, otokratları her fırsatta övmesi ve burada Amerikan demokrasisinin altını oymak için attığı adımlar bir araya geldi ve öyle bir uluslararası konjonktür yarattı ki, artık Erdoğan herhalde “Ben içeride ne yaparsam yapayım, AB, NATO hâlâ benim yanımda duracak” diye düşündü. Temmuz ayında Ankara’da NATO Zirvesi yapılacak. NATO ülkelerinden Erdoğan’a ve Türkiye’ye dair övgü üstüne övgü duyuyoruz Bütün bu konjonktürde olduğunu unutmamak lazım. İç siyasi dinamikler dışında, uluslararası alanda bu demokratikleşme konusunda gelinen noktada, bence Erdoğan’ın bu kadar hızlı ve agresif hareket etmesinde, bunun çok etkili olduğunu düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Ömer, Özgür Özel ABD Büyükelçisi Tom Barack hakkında çok sert laflar etti biliyorsun. “Sömürge valisi gibi konuşuyordu” diyerek istenmeyen adam ilan etti. Barack ” Ortadoğu’nun güçlü rejimlere ihtiyacı var, demokrasi olmasa da olur” demişti. Hatta şu CHP’ye yapılan operasyonu o dalga boyunda bir operasyon olarak yorumlayanlar da var, “ABD de zaten böyle bir şey istiyor” diyorlar. CHP’nin, birçok açıdan ABD’yi bir şekilde yanına çekebilmesinin imkânı zaten yok. Bir de Trump’la Erdoğan arasındaki ilişki… Bu olayın hemen öncesinde Trump’ın Erdoğan’ı öven bir paylaşımı var, sonrasında sildi o paylaşımını. Hatta onun için, “Meşruiyet aldı ya da izin aldı” gibi diyenler var. Bu, işin Amerika tarafı. Bir de Avrupa tarafı var. Gönül de söyledi ama Avrupa, Türkiye’de demokrasi, Batılılaşma isteyenler için daha büyük bir hayâl kırıklığı sanki. Bir zamanlar Avrupa serüveni vardı. Ne dersin?
Ömer Taşpınar: Tom Barack’ın eleştirilmesini, ‘’CHP Genel Başkanı, Tom Barack’ı ve Amerika’yı eleştirdi, başına da bunlar geliyor. Türkiye’nin bu hale gelmesini Amerika bir şekilde destekliyor ” diye bir analiz yapacak olursak, bence biraz zorlama bir analiz olur bu. Tom Barack’ı çok aşan bir durum var ortada. Trump üzerinden bir analiz yapmak gerekiyor. Tom Barack’ı bir kenara koyalım, Tom Barack Ortadoğu ile ilgili yorumlar yapıyor. Özgür Özel de haklı olarak Amerikan büyükelçisinin Türkiye’deki demokrasiyi veya Ortadoğu’daki gidişatı, güçlü liderleri, otoriterliği, diktatörlüğü destekleyici sözlerini eleştiriyor. Ama Trump üzerinden bir analiz yapmak lazım. Trump, bütün dünyada otoriter rejimlerdeki güçlü liderleri seviyor. Erdoğan’ı çok seviyor; Şi Cinping’i ve Putin’i seviyor. Kazananları seviyor. Trump kazananın yanında ve kazananın nasıl kazandığının da önemi yok kendisi için. Yani Erdoğan seçimle mi kazanıyor, seçimsiz mi kazanıyor, otoriter bir şekilde mi kazanıyor, rakiplerini hapse mi atıyor? Trump’ın elinde olsa o da kendi rakiplerini hapse atar. Sonuçta Trump da kolay kolay seçimle gitmek isteyecek bir lider değil, otoriter eğilimleri olan bir lider. O yüzden, dünyanın en önemli ve en güçlü ülkesi Amerika’nın başında böyle otoriter ruhlu bir başkan olunca, tabii ki Erdoğan’ın eli kolaylaşıyor; elinde daha da büyük fırsatlar oluyor. Trump’ı övüyor, bir şekilde Amerika’dan gelecek bir tepkiden hiç kaçınmıyor. ‘’Temmuz ayında Ankara’da NATO zirvesi var. NATO’nun bütün demokratik ülkeleri -bunlar hâlâ demokratik ülkeler- başkente gelecekler. “Biz de şimdi çok otoriter bir görüntü vermeyelim” deme ihtiyacı bile duymuyor. Çünkü Trump’ın ne diyeceğinin hiçbir önemi yok.
Burada Avrupa meselesi ilginç. Gönül bitirirken “Avrupa’da herkes Erdoğan’a methiyeler sunuyor” dedi. Kısmen doğru, çünkü Türkiye’nin artan bir stratejik önemi var. Ama bundan birkaç hafta önce de Ursula von der Leyen’ın “Avrupa’nın Türkiye’den de kendini koruması gerekiyor” dediğini konuşuyorduk. Rusya, Çin derken işin içine Türkiye’yi de koymuştu. Türkiye’nin nesinden korkuyor Avrupa’nın başındaki dış politika komisyonu? Ursula von der Leyen sonuçta bir şeyi temsil ediyor Avrupa’da, değil mi? Hiç kimse değil. Türkiye, otoriter popülizmi temsil ediyor. Avrupa’da, geçmişte, yakın bir zamana kadar kazanan Orban’la, Doğu Avrupa’da, Romanya’da olsun, Polonya’da olsun, Slovakya’da olsun, hâlâ güçlü olan milliyetçi popülizmi temsil ediyor, biraz da İslamcı yapıları, Müslüman Kardeşler’i temsil ediyor. Avrupa’nın gözünde Erdoğan’ın ne kadar olumlu bir imajı var, ondan emin değilim. Türkiye ile çalışmak istiyorlar ve Türkiye ile çalışmak zorundalar. Türkiye’nin bu içinde olduğu iç buhran, iç otoriterliğe rağmen, dış politikada attığı adımlar var. Mesela Gönül de sık sık bahsediyor; Türkiye şu anda Rusya ile ilişkilerine belirli bir mesafe koyuyor, Ortadoğu Ukrayna’nın biraz önünü açıyor. Avrupa açısından Türkiye’nin Rusya ile arasına biraz mesafe koyması önemli bir gelişme olabilir. Türkiye’nin Kafkaslarda, Karadeniz’de, Suriye’de, Libya’da oynadığı rol Avrupa açısından önemli roller. Türkiye’nin askerî gücü önemli bir rol. Bütün bunlar nedeniyle Türkiye’yi ve Erdoğan’ı bir bakıma yok sayamıyorlar ve onunla çalışmak zorundalar. Erdoğan öyle bir ortamda bu adımları atıyor. Yani eli rahat, içeride ne istiyorsa yapabiliyor.
Şununla bitireyim: “Türkiye’de seçimler var, iktidar seçimlerle gelip gidiyor” algısı Batı’da çoktandır yok. Batı Erdoğan’ı bir diktatör olarak görüyor. Bu, belki 2015’lerden beri öyle. 2013’te Gezi’yle başladı bu, ama son 10 yılda iyice perçinleşti. Bunun etap etap aşamaları vardı. Bana göre, İmamoğlu’nun hapse atılması olayında son perde yaşandı. Ona bir tepki verdi; Türkiye’de halk da, piyasalar da ciddi bir tepki verdi. Türkiye Merkez Bankası dolar/TL paritesini korumak için milyarlarca dolar satmak zorunda kaldı. Türkiye’de yüz binler sokaklara çıktı, gençler sokaklara çıktı ve İstanbul’un Belediye Başkanı’nın hapse atılmasına Batı’da bir tepki oldu. Çünkü Türkiye’nin en popüler lideriydi ve bir ümit teşkil ediyordu. En önemlisi de hapse atılmasından birkaç ay öncesinde, CHP, yerel seçimlerde büyük bir zafer kazanmıştı ve bu, dünyada Türkiye’ye ilgi duyanların biraz kafasını karıştırmıştı, “Nasıl oluyor da bu kadar diktatör bir adamın ülkesinde muhalefet yerel seçimleri kazanabiliyor?” gibi böyle bir kafa karışıklığı olmuştu.Fakat İmamoğlu’nu hapse attıktan sonra bence Batı’da zaten yaklaşık 10 yıldır perçinleşen “Erdoğan bir diktatör, dolayısıyla Türkiye’de seçimlerle iktidar değişmez. Türkiye Rusya gibi bir yer oldu” algısı iyice oturdu. O yüzden bugün hiçbir tepki yok. Bugün, malumun ilanı olarak görülüyor. Erdoğan en güçlü partiyi kapatıyor. Zaten en güçlü lideri hapse attı, ondan önce Selahattin Demirtaş’ı attı, sonra İmamoğlu’nu attı. Yarın bir gün CHP’yi kapatır, belki de Özgür Özel’i de hapse atar. Belki Ankara Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ı da hapse atar. Bunlar artık maalesef Batı’da haber değeri bile azalan şeyler.
Eğer bir ülkede bir diktatör varsa ve bu diktatör seçimleri anlamsız kılmışsa, zaten bu adam diktatörse, niye uğraşıyor? Demek ki bir şey kaybetmekten korkuyor. Bu güçlü otoriter liderlerin neden muhalif liderleri hapse attıkları, partilerini kapattıkları… Mesela Putin’in ülkenin en popüler liderini hapse attığını, hapiste öldürttüğünü hatırlayalım. Bu adamlar bunları neden yapıyorlar? Çünkü kaybetmekten korkuyorlar. Aslında gözüktükleri kadar güçlü değiller ve seçimleri kaybetmekten korkuyorlar. Eğer ülkede bir dalga olursa, halk gerçekten sokağa çıkarsa, hele ekonomileri iyi olmadığı için, ülkeyi doğru dürüst yönetemedikleri için, dünyaya yansıttıkları o büyük güçlü görünümlerine rağmen aslında bunlar zayıf liderler. Çünkü toplumda meşruiyetleri azalıyor ve böyle zorbalıklarla ayakta kalmaya çalışıyorlar. Bununla ilgili ciddi yazılar yazılmalı. Akademide zaten bu literatür var. Rusya ile ilgili en iyi kitaplardan bir tanesi, Timothy Frye’ın The Weak Strongman kitabı. Putin’in aslında gözüktüğü kadar güçlü olmadığını anlatan bu kitabı herkese tavsiye ederim, okunması gereken bir kitap. Bu otoriter liderler gözüktükleri kadar güçlü değiller ve zorbalık yapıyorlar. Zorbalığı kim yapar? Korkan yapar. Korktukları için yapıyorlar bunları. Bunu Batı’ya anlatmak lazım.
Ruşen Çakır: Gönül, savaşla devam edelim. “Anlaşma yakın” dendi, sonra Trump “Acele etmeyin” dedi. Sonra ABD İran’a yönelik bir saldırı yaptı, İranlılar da “Buna cevap vereceğiz” dedi. Bir diğer husus, Trump, eğer savaş biterse Türkiye, Pakistan gibi ülkelerin de İbrahim Anlaşmaları’na dâhil olması gerektiğini söyledi ki bu, İsrail’in bölgedeki gücünü teminat altına alan çok kritik bir anlaşma. Türkiye’nin böyle bir şeye girme ihtimali olduğunu pek sanmıyorum, ama yine de sözü sana bırakayım, ne dersin?
Gönül Tol: Ondan önce, Ömer’in söylediği Timothy Frye’ın Weak Strongman kitabı gerçekten çok önemli bir kitap. Kitabın ana argümanı şu: İngilizce “strongman” deniyor otokratlar için ve “weak strongman” diyerek, aslında bu otokratların, gücü ellerinde merkezileştirdikçe kurumların içinin boşaltıldığını anlatıyor. Bunu Türkiye’de çok net görüyoruz. Bir adam güçlendikçe, aslında bütün ülke zayıflıyor, bürokrasi zayıflıyor ve rejimin, halkın ihtiyaçlarına yanıt verme kapasitesi azalıyor. O nedenle bir adamın gücü elinde tutması, elinde toplaması, ekonomi yönetiminden tutun, toplumu ilgilendiren bütün sosyal, politik konularda kapasitesi zayıflamış bir devlete neden oluyor. Tabii bir taraftan da zayıflayan bir toplumsal meşruiyet var… Bütün bunlar aslında bu otokratları, bir taraftan güçleniyor gibi görünürken aslında zayıflatan bir şey. Çok güzel bir kitap, ben de öneriyorum.
İbrahim Anlaşmaları ile ilgili konuda Trump “Ben bütün ülkelerin İbrahim Anlaşmalarına katılmalarını istiyorum” dedi. Bunun içerisine Türkiye, Pakistan, hatta Mısır ve Ürdün de dâhil. Bu aslında bir kafa karışıklığı da yarattı. Çünkü İbrahim Anlaşmalarının altında yatan temel mantalite, İsrail’le resmî diplomatik ilişkisi olmayan ya da çok sınırlı arka plan ilişkileri olan (ki Körfez ülkeleri bunların arasında) ülkelerle İsrail’in ilişkilerini normalleştirme adımıydı. 2020 yılında Birleşik Arap Emirlikleri’yle, İbrahim Anlaşmalarının bir parçası olan Sudan, Fas gibi ülkeler, bu angajmanın bir parçası olmuştu. Oysa Türkiye, İsrail’i 1949 yılında tanımış bir ülke.
Mısır ve Ürdün, biri 1979’da, öbürü 1994’te İsrail’le barış anlaşması imzalamış iki ülke. Bunların İbrahim Anlaşmaları’na katılmasının anlamı ne sorusu pek çok insanın kafasını karıştırdı. Çünkü bizim zaten bir diplomatik büyükelçiliğimiz var İsrail’de. Hoş şunu da söylemek gerekiyor; Türkiye büyükelçisini çekti, bir diplomatik misyon var, elçilik var, fakat büyükelçi nezdinde temsil edilmiyor olabilir. Çünkü ekim saldırılarından sonra Türkiye büyükelçisini çekti. Ama nihayetinde Türkiye İsrail’i meşru bir devlet olarak tanıyor, orada bir diplomatik temsiliyet söz konusu. “Trump ne demek istiyor?” sorusu ortaya çıkıyor. Birincisi, Trump bunu bilmiyor da olabilir, bu beni hiç şaşırtmaz. İkincisi, daha olası olan, Trump’ın aklında, kurmaya çalıştığı bir bölgesel düzen var. Özellikle bu bahsettiğim İsrail’le diplomatik ilişkisi olmayan Arap ülkelerini de İsrail’le bir kampa koymak ve Amerika’nın liderliğinde İran’a karşı bir blok oluşturmak. Bu tür bir düzen tahayyül ediyor Trump. Türkiye’ye, Mısır’a, Ürdün’e, Pakistan’a “Hadi siz de İbrahim Anlaşmaları’na katılın” derken aslında söylemeye çalıştığı şey “Siz de bu benim tahayyül ettiğim yeni bölgesel düzenin bir parçası olun.” Tabii bu, Türkiye İran’a karşı İsrail’in yanında yer alacak demek oluyor. Erdoğan gibi liderler için kamuoyu önünde Trump’ın bu talebi dile getirmiş olması problemli. Çünkü Erdoğan Netanyahu’yu çok sert eleştiriyor. Yerel seçimleri kaybettiğinden bu yana da İsrail’i eleştirmeye başladı. Erdoğan’ın 7 Ekim saldırısından sonra hemen ilk attığı adımlara bakarsak, çok da sert eleştiri yöneltmemişti. Ne zamanki yerel seçimleri kaybetti, Yeniden Refah Partisi yükseldi, “Biz Gazze konusunda durduğumuz noktayı halka anlatamadık” dedi. O günden bu yana sertleşen bir tutum var. Ama dediğim gibi, aslında sahaya baktığımızda, Türkiye ve İsrail arasında Suriye içerisinde bir uzlaşı söz konusu. Türkiye zaten böyle bir İsrail karşıtı bir blokun aktif katılımcısı değil. Türkiye “Yeni bir bölgesel savunma mimarisi oluşturalım, Batı’ya artık bağımlı olmayalım, bölge ülkeleri sahiplensin bunu, kendi aramızda kendi sorunlarımızı çözdüğümüz bir mekanizma oluşturalım” diyor. Ben bunu çok destekliyorum. Ama bu İsrail’i, İran’ı içerecek mi, bütün bunları bilmiyoruz.
İran konusunda da anlaşma meselesine gelince: Aslında Amerikan tarafı birkaç gün içerisinde bir anlaşmaya varılacağı konusunda çok ümitli. Marco Rubio bunun altını çizdi. Ama İran tarafından yapılan açıklamalar aslında çok daha ihtiyatlı. “Evet, ilerleme kaydedildi ama hâlâ müzakereleri bloke eden noktalar var” diyorlar. Bu arada daha dün bir saldırı oldu. Amerikan güçleri Hürmüz’de İran’a saldırdı ve Amerikan Ordusu “Biz kendimizi savunmak için bu saldırıyı düzenledik” dedi. Orada İran’ın mayın döşediğinden bahsedildi. İran, bir taraftan haklı olarak Amerika’ya, zaten güvenmiyor. Dün bu saldırı olunca, İran tarafı “Müzakereleri yürütürken bu saldırı da neyin nesi? Bu ateşkesin ihlalidir” demeye başladı. O nedenle de birkaç gündür özellikle Washington’da mevcut olan o pozitif havaya, ‘’bugün yarın anlaşmaya varılıyor’’ havasına bir gölge düşürmüş oldu.
Müzakerelerde en netameli konulardan bir tanesi, İran’ın yurt dışında dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması konusu. Nisan ayında bir ateşkese varılmıştı, Trump “Bu ateşkesin 60 gün daha uzatılması söz konusu bu müzakerelerle. Biz Amerikan tarafı olarak, İran’ın bu yurt dışındaki dondurulmuş olan varlıklarını kademeli olarak serbest bırakacağız ve bazı yaptırımlar hafifletilecek. Karşılığında Hürmüz’ün açılması, savaşın sona ermesi vesaire gibi konular var” diyor. Burada altını çizmek gereken nokta, müzakerelerin büyük oranda Hürmüz’ün açılması ve çatışmanın sona ermesine odaklanmış durumda olması. Nükleer dosya, İran’ın balistik programı,bir sonraki aşamaya ertelenmiş görünüyor. Aslında bu, bir anlaşmaya varılmasını daha olası kılan bir şey. Çünkü nükleer dosya çok çetrefilli bir dosya. Trump tarafı da bu dosyaya yeterince hâkim değil. Onun bir sonraki aşamaya ertelenmiş olması bir anlaşma ihtimalini daha olası kılıyor. Bana müzakerelerde ilerleme kaydedildiğini düşündürten şeylerden bir tanesi de İran Meclis Başkanı Muhammed Kalibaf’la, İran Dışişleri Bakanı Arakçi’nin bu son detayları görüşmek üzere Katar’a gitmesi. İlerleme kaydedildiği çok görünür bir şey, ama bir anlaşma olacak mı olmayacak mı konusu hâlâ havada asılı. Trump sosyal medya hesabında “Ya çok iyi bir anlaşmaya varacağız ya hiçbir anlaşma olmayacak” dedi. Bakalım, birkaç gün içerisinde anlaşılacak gibi görünüyor.
Ruşen Çakır: Ömer, ortak dostumuz, herhalde sizin oralarda İran’ı en iyi bilen isimlerin en başında gelen Vali Nasr’ın geçen gün bir yorumunu gördüm. Şimdi tam aklımda değil ama “Bu anlatılan anlaşma İran’a çok şey veriyor” İran’ın çok kazançlı çıktığı gözüküyor. Bu bir aldatmaca olabilir ve İranlılar da bundan işkilleniyor olabilir” gibi bir şey diyordu, mealen aktarıyorum. “O kadar iyi bir anlaşma ki…” İngilizcede “gerçek olamayacak kadar iyi’’ kalıbı var değil mi?” Yani, İran için gerçek olamayacak kadar iyi bir anlaşmadan bahsediliyor ve bu, bir sonraki büyük bir saldırının aldatmacası olabilir demeye getiriyor. Bu biraz komplo gibi ama Vali Nasr söylediği için ciddiye aldım. Ne dersin?
Ömer Taşpınar: Evet. Vali Nasr’ın sürekli söylediği bir şey var: ‘’İran neden Trump’la yapacağı bir anlaşmaya güvensin?’’ Trump, o anlaşmanın üzerindeki mürekkep daha kurumadan fikir değiştirip gene saldırabilecek bir adam. Çünkü İran’ın maruz kaldığı son iki büyük saldırı ve bu savaş, tam diplomatik görüşmeler devam ederken oldu zaten. Diplomatik görüşmelerin devam ettiği bir ortamda Amerika saldırabiliyor. Dolayısıyla bir güven eksikliği var bence, asıl mesele o. Ama Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı Katar’a gidiyorsa, ki Katar bu kadar bomba yedi, kendi gaz rezervleri, kaynakları yandı, şu anda 2-3 yıl, çok daha az kapasitede doğalgaz satabilecek bir Katar, normalde İran’la köprüleri atması beklenirken arabuluculuğa tekrar giriyor. Körfez’deki Arap ülkeleri ne kadar çaresizler, düşün. “Tekrar başlatma bu savaşı” diye yalvarıyorlar Trump’a. Çünkü bu tekrar başladığı anda İran’ın yapacağı şey, Katar’a, Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Suudi Arabistan’a, Kuveyt’e saldırmak. Petrol fiyatları artacak, Körfez’deki dinamikler iyice zorlaşacak, Hürmüz Boğazı’ndan hiç gemi geçemeyecek. Onlar o kadar kötü bir durumdalar ki…
Bugün konu yazarlardan açıldı, demin Timothy Frye’ın Putin’le ilgili kitabından bahsettik, sen Vali Nasr’dan bahsettin. Benim eski çalıştığım Brookings Enstitüsü’nde çok önemli bir Amerikan tarihçisi, düşünürü var, Neo-conların da önemli isimlerinden, ismi Robert Kagan. Bob Kagan diye geçiyor, The Atlantic‘te yazıyor, Washington Post‘ta da yazıyordu ama istifa etti oradan. Trump’tan nefret eden birisi. Cumhuriyetçi Parti’den olmasına rağmen, Trump’la köprüleri çoktan attı. Kagan, The Atlantic‘te iki hafta önce Checkmate in Iran/ İran’da Şah Mat” başlıklı bir makale yazdı. Tavsiye ederim, belki Medyascope da çevirmek isteyebilir. Yazısında “Amerika bu savaşı kaybetti, şah mat oldu” diyor. Oradan yola çıkarak ben de şunu söyleyeyim: Şu anda Trump’ın önünde üç seçenek var. Birincisi, İran’la bir anlaşma yapacak ve İran’a o Vali Nasr’ın too good to be true dediği şeyleri sunacak. Mesela balistik füze, vekil güçlere hiç girmeyecek. İran kozmetik olarak uranyum konusunda bir taviz verecek ve Körfez konusunda da bir şekilde bir anlaşmaya varacaklar. Hürmüz Körfezi’ni de açacak, oradan trafik geçecek. Vali Nasr’ın too good to be true dediği bu, çünkü diğer hiçbir önemli konuya girmiyor. İran’la bir anlaşma belki de Trump için olabilecek en iyi ihtimal. Yani İran’da rejim dimdik ayakta kalacak, elinde hâlâ balistik füzeler olacak, belki gizli bir şekilde uranyum zenginleştirmeye devam edecek ve Körfez üzerinde de hâkimiyetini tam olarak bırakmayacak. Körfez üzerinde de orada da elini tutacak bir şekilde “Ben buraya tekrar hâkim olabilirim, buradan bazı geçişi sağlıyorum ama bu geçişler bana sorularak olacak” diyecek. Eskiden olmadığı kadar Hürmüz Boğazı’nda, Körfez’de hâkim bir konumda olacak. Bu, alternatiflerden birincisi.
Trump için ikinci alternatif, savaşa tekrar geri dönmek, anlaşma yok. Tekrar bombalamaya başlayacak ve onu yaptığı anda, Körfez’in ve dünyanın korkulu rüyası, petrol fiyatlarının bugünkünden daha da artması ve İran’ın misilleme yapması. Bu senaryoyu İsrail dışında isteyen yok. Trump da istemiyor, çünkü Trump seçimlere gidiyor ve bir an evvel ortamı değiştirmesi lazım. İran nedeniyle dış politikada bir başarısızlık algısı var, ekonomi de iyi gitmiyor. Dolayısıyla Trump da bu savaşa geri dönmek istemiyor. O yüzden anlaşma ve savaşa geri dönmek de bence çok gerçekçi değil, ama bunlar iki alternatif.
Üçüncü ve en olası alternatif, bence, ateşkes devam edecek ve dün gördüğümüz gibi ufak tefek çatışmalar olacak. Birkaç ay böyle donmuş bir hâlde, sanki mesele bu şekilde devam edecekmiş gibi… Yani dünya petrol fiyatlarının yüksek olmasına alışacak, Körfez’den geçiş neredeyse olmayacak. Amerika İran’ı bir abluka altına almış olacak, İran’ın petrol satamaması nedeniyle İran’ın zayıflamasını bekleyecek. İran, Hürmüz Körfezi’nde egemenliğini bir şekilde kurmaya, devam ettirmeye çalışacak. Ateşkes olacak mı olmayacak mı? Arada çatışmalar olacak ama bu bir donmuş çatışma gibi gözükecek ve birkaç ay daha böyle devam edecek. Bu bana göre en olası durum. Ama bu Trump’ın işine gelmez çünkü petrol fiyatları yüksek ve Amerika kazanmamış olur.
Bizi bekleyen üçüncü alternatif içinde, ki ben olmasına yüksek ihtimalle bakıyorum, hatta %60 ihtimal diyebilirim, Amerika, dış politikada gündemi değiştirmek için önümüzdeki birkaç hafta içinde Küba’yı işgal edecek. Ben buna gerçekten ciddi bir ihtimal olarak bakıyorum. Çünkü şu anda gözden kaçırdığımız bir gelişme var, o da, Amerika’da Raul Castro hakkında tutuklama ilanı olması. Raul Castro, Fidel Castro’nun kardeşi. Uzun süredir Küba’nın başkanıydı ve şu anda 92 yaşında. Amerika durup dururken niye bunu yaptı? Tıpkı Venezuela’daki durumu tekrar ediyorlar. Venezuela’da Maduro’ya tutuklama emri gelmişti ve bunu sanki uluslararası hukukta, Amerikan hukukunda bir geçerliliği varmış gibi, Castro’yu isteyecek ve Castro’nun gidip teslim olacak hali yok, Küba’da duruyor. Amerika da şu anda bir savaş gemisini çekti Körfez’den, onu da gözden kaçırmayalım. Şu anda savaş gemilerinden bir tanesi Karayipler’de ve önümüzdeki haftalar içinde Trump’ın bütün dış politika gündemini değiştirmek, İran’ı unutturmak için Küba’yı işgal etme ihtimaline ben %50’den fazla diye bakıyorum.
Peki, ne olacak? Seçimlere, Amerika’daki Küba lobisini arkasına alarak girecek ve dış politikada, Kennedy’den bu yana hiçbir Amerikan başkanının cüret edemediği bir hamle yapacak. Biliyorsun Kennedy döneminde bir facia yaşanmıştı, bir skandaldı. Amerika, Bay of Pigs’te (Domuzlar Körfezi) Küba’da bir saldırı gerçekleştirmişti, fiyasko ile bitmişti. Ama bunu bir bakıma CIA yapmıştı. Şimdi donanmanın en ufak güçlerini kullanarak da bunu yapabilir. 20-30 bin asker ve hava kuvvetleri ile bir çıkarma yapabilir. Küba’da ekonomi çökmüş durumda, Küba’da elektrik yok. Latin Amerika’yı konuşmuyoruz uzun zamandır ama Küba’nın içinde olduğu durum zaten vahim. Amerika aldıktan sonra Venezuela’dan Küba’ya petrol gitmiyor. Küba’nın enerji durumu çok kötü, elektriği yok, ülke fakirlik içinde. Hastaneler doğru dürüst çalışmıyor. Normalde Küba’nın iyi giden bir altyapısı vardı, onlar çökmüş durumda, halk illallah demiş durumda. Benim duyduğum “Ne olacaksa bir an evvel olsun” diyen Kübalı bir halk var. “Gelsin Amerika işgal etsin” demiyorlar ama artık direniş gösterecek durumda bile değiller bence. Bu, Trump açısından tarihe geçme fırsatı olacak. “Venezuela’yı çökerttim, Venezuela bana bağlandı.’’ İran’da belki tam istediğimi elde edemedi, o bir fiyasko oldu ama Küba da artık Amerika tarafından işgal edildi, ‘’oradaki rejimi de değiştirdim” diyecek. Oraya bir tane kendine bağlı adam oturtacak. Seçimlere “Bakın, Venezuela Fatihi, Küba Fatihi, büyük bir şamar attık İran’a da” diye girecek. Bakalım, bu birazcık oy toplamasına yeter mi? Bence yetmez. Ama programın başında bahsettiğim gibi, Trump’ın kazanan lider olmak için Küba konusunda bir hamle yapmasını bekliyorum. Bu hamle Türkiye’deki NATO Zirvesi dönemine denk düşebilir; bütün dünyayı karıştırır. Transatlantik ilişkileri, Avrupa’nın, Putin’in, Çin’in tepkisini de hesaplamak lazım. Ama kimse de Küba’yı korumak için harekete geçmez. Birleşmiş Milletlerde kınama kararları dışında, Güvenlik Konseyi’nin toplanması ve kınaması dışında da fazla bir şey olmaz. Bu bir emrivaki şeklinde gerçekleştirilebilir.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Ömer. Bahsettiğin seçenek çok iç açıcı değil ama gerçekten söylediğin ihtimal önemli. Çok teşekkür ediyorum. İyi bayramlar diliyorum size, malum burada bayram. İzleyicilerimizin de bayramını kutlayalım. Haftaya tekrar buluşmak üzere Transatlantik’i burada noktalıyoruz. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’a çok teşekkürler. Herkese iyi bayramlar.
CHP Batı’nın umrunda mı?
Transatlantik’te Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, Özgür Özel’in mahkeme kararıyla görevden alınması ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa getirilmesinin ABD ve Avrupa’da nasıl karşılandığını değerlendirdi. Gönül Tol, Batı’dan güçlü bir tepki gelmediğini belirtti, “Avrupa’dan güçlü bir eleştiri geldiğini görmedim. Trump’ın başkan olduğu Washington’dan da böyle bir açıklama beklemiyordum. Kongre’den de şimdilik bir tepki gelmedi. 2011’den önceki dönemde böyle bir adım atabilir miydi?” diye sordu.

Tol, bugün gelinen noktada Türkiye’de sandığın anlamını yitirdiğini vurguladı:
“Bu artık dramatik bir dönüşüm. Rejimin doğasının çok ciddi bir şekilde dönüştüğünü görüyoruz ve bu aslında yavaş yavaş sandığın anlamını yitirdiği bir sürecin en son ve en dramatik halkası. Bunu 2015 Haziran seçimlerinde net bir şekilde görmüştük. Erdoğan’ın seçim sonuçları kendi lehine olmadığı sürece halk iradesine saygı duymayacağının en net emaresini o seçimlerde gördük.”
Tol’a göre, Avrupa Birliği’nin ve Trump’ın otoriter liderlere yaklaşımı Erdoğan’ı daha rahat hareket etmeye teşvik etti:
“Bütün bunlar bir boşlukta olmuyor. Öyle bir uluslararası konjonktür var ki… Bütün bunları yapabilmesi için Erdoğan’ı cesaretlendiren bir konjonktür var. AB 2016’da çok net gösterdi; Türk demokrasisiyle, insan hakları ihlalleriyle ilgilenmeyeceğini gösterdi. Bugün bunu cesaretlendiren bir Amerikan Başkanı söz konusu. Trump’ın otokratlarla verdiği resimler, otokratları her fırsatta övmesi ve Amerikan demokrasisinin altını oymak için attığı adımlar bir araya geldi.”
Batı, Erdoğan’ı nasıl görüyor?
Ömer Taşpınar, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in ABD Büyükelçisi Tom Barrack’a yönelik eleştirileri üzerinden “ABD bu süreci destekliyor” sonucuna varmanın zorlama olacağını söyledi. Taşpınar’a göre asıl mesele Barrack değil, Trump’ın otoriter liderlere bakışı:
“Tom Barrack’ın eleştirilmesi üzerinden bir analiz bence biraz zorlama olur. Tom Barrack’ı çok aşan bir durum var ortada. Trump üzerinden bir analiz yapmak gerekiyor. Trump bütün dünyada baktığımızda otoriter rejimlerdeki güçlü liderleri seviyor. Erdoğan’ı çok seviyor. Şi Cinping’i seviyor. Putin’i seviyor. Şi Cinping’i, Putin’i seven bir kişi, sonuçta neyi seviyor? Kazananları seviyor. Trump kazananın yanında ve kazananın nasıl kazandığının da önemi yok kendisi için.”
Taşpınar, Avrupa’nın Erdoğan’a dair olumlu bir imaja sahip olmadığını ancak Türkiye ile çalışmak zorunda olduğunu söyledi, “Türkiye’nin bu içinde olduğu iç otoriterliğe rağmen dış politikada attığı adımlar var. Türkiye şu anda Rusya’yla ilişkilerine belirli bir mesafe koyuyor, Ukrayna’nın biraz önünü açıyor. Türkiye’nin Kafkaslar’da, Karadeniz’de, Suriye’de, Libya’da oynadığı rol Avrupa açısından önemli. Türkiye’nin askeri gücü önemli bir rol” dedi.
İran savaşında anlaşma yakın mı?
Programda İran savaşı ve ABD-İran hattındaki müzakereler de değerlendirildi. Gönül Tol, Washington’da anlaşmaya dair iyimser bir hava olduğunu ancak İran tarafının daha temkinli konuştuğunu söyledi:
“Müzakereler büyük oranda Hürmüz’ün açılması ve çatışmanın sona ermesine odaklanmış durumda. Nükleer dosya, İran’ın balistik programı vesaire bir sonraki aşamaya ertelenmiş görünüyor. Aslında bu bir anlaşmaya varılmasını daha olası kılan bir şey. Çünkü nükleer dosya çok çetrefilli bir dosya.”
Ömer Taşpınar ise İran’ın Trump’la yapılacak bir anlaşmaya güvenmesinin zor olduğunu söyledi. Taşpınar’a göre bunun nedeni, ABD’nin diplomatik görüşmeler sürerken İran’a saldırmış olması.
Taşpınar, Trump’ın önünde üç seçenek olduğunu belirtti: İran’la sınırlı bir anlaşma yapmak, savaşa geri dönmek ya da ateşkesin çatışmalarla birlikte donmuş bir krize dönüşmesine razı olmak. Taşpınar’a göre en olası senaryo üçüncüsü:
“Üçüncü ve en olası alternatif bence şu: Ateşkes devam edecek ve dün gördüğümüz gibi ufak tefek çatışmalar olacak. Bu birkaç ay böyle bir donmuş çatışma gibi devam edecek. Dünya petrol fiyatlarının yüksek olmasına alışacak. Körfez’den geçiş neredeyse olmayacak. Amerika kendisi bir abluka altına almış olacak İran’ı. İran’ın petrol satamaması nedeniyle İran’ın zayıflamasını bekleyecek.”
Trump Küba’yı işgal eder mi?
Taşpınar, Trump’ın İran’daki sıkışmışlığı ve dış politikada gündemi değiştirme arayışı nedeniyle Küba’ya yönelik askeri bir hamle yapabileceğini savundu:
“Amerika dış politikada gündemi değiştirmek için Küba’yı işgal edecek. Önümüzdeki birkaç hafta içinde buna ben gerçekten ciddi bir ihtimal olarak bakıyorum. Çünkü şu anda gözden kaçırdığımız bir gelişme var. O da Raul Castro hakkında tutuklama ilanı olması Amerika’da. Amerika aynı Venezuela’daki durumu tekrar ediyor. Aynı Venezuela’da olduğu gibi orada da Maduro’ya tutuklama emri gelmişti ve bunu sanki uluslararası hukukta, Amerikan hukukunda bir geçerliği varmış gibi Castro’yu isteyecek. Raul Castro’nun gidip teslim olacak hali yok. Küba’da duruyor.”
- Ruşen Çakır yazdı: Hilafet kimin umrunda?
- LeBron James, Donald Trump hakkında konuştu: “İnsanlar umrunda bile değil”
- HDP gerçekten PKK’nın umrunda değil mi?
- Ruşen Çakır yazdı: Cumhuriyetin ve tabii Atatürk’ün değerini daha iyi anlamam(ız)da Erdoğan iktidarının payı
- Trump’ın İran savaşındaki hedefleri neydi, ne oldu?








