İSTANBUL (Medyascope) – Transatlantik programında Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, Hamas ile ABD arasındaki doğrudan görüşmeleri, Gazze’de silahsızlanma tartışmalarını, İsrail’de yaklaşan seçimlerin sürece etkisini ve Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki gerilimi değerlendirdi.
Transatlantik programında konuşan Gönül Tol, Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in Hamas’ın yeni lideri Halil el-Hayya ile ikinci kez görüştüğünü söyledi. Tol, daha önce rehine takası çerçevesinde yürütülen temasların artık Gazze’nin geleceğini ve Hamas’ın silahlı yapısını da kapsadığını belirtti.
Tol, görüşmelerin ardından olumlu mesajlar verilmesine rağmen temel anlaşmazlıkların devam ettiğini ifade etti. Tol, İsrail’in Hamas tamamen silah bırakmadan Gazze’den çekilmeyeceğini savunduğunu, Hamas’ın ise İsrail’in çekilmesini ve saldırıların durdurulmasını silahsızlanma sürecinin bir parçası olarak gördüğünü anlattı.
“Hamas’ın bütün silahlarını bırakmasını beklemek gerçekçi değil”

Tol, Hamas’ın tüm silahlarını kısa sürede teslim etmesinin gerçekçi olmadığını söyledi. Kuzey İrlanda modelinin tartışıldığını belirten Tol, silahsızlanmanın siyasi çözüm süreci ilerledikçe tamamlanacak aşamalı bir süreç olarak ele alınmasının önerildiğini ifade etti.
Gazze’de Hamas’ın yerini alabilecek meşru ve etkili bir yönetimin bulunmadığını söyleyen Tol, bunun yeni bir kaos riski yarattığını dile getirdi. Filistinlilere yeni bir siyasi vizyon sunulmadığını da sözlerine ekledi.
Taşpınar: “Amerika’nın İsrail’e bakışı değişiyor”
Ömer Taşpınar, Hamas ile ABD arasındaki görüşmenin Mısır’ın arabuluculuğunda gerçekleşmesinin önemli olduğunu söyledi. Bu temasın, Hamas’ın sembolik de olsa uluslararası düzeyde görünürlük kazanmasına yol açtığını belirtti.
Taşpınar, İsrail kamuoyunun Hamas’ı meşru bir siyasi aktör olarak kabul etmeye hazır olmadığını ifade etti. Netanyahu’nun seçim sürecinde güvenlik politikalarını öne çıkardığını belirten Taşpınar, ABD ile İsrail arasındaki görüş ayrılıklarının giderek derinleştiğini söyledi.
Amerikan kamuoyunda İsrail’e yönelik yaklaşımın değiştiğini savunan Taşpınar, ekonomik ve askeri desteğin artık geçmişte olduğu kadar koşulsuz olmayabileceğini dile getirdi.
Husiler ve Suudi Arabistan arasındaki gerilim yeniden yükseliyor
Programın son bölümünde Husiler ile Suudi Arabistan arasındaki gerilim değerlendirildi. Tol, Husilerin kendilerini yalnızca Yemen’deki bir grup olarak değil, bölgesel bir güç olarak konumlandırmaya çalıştıklarını söyledi. Hem Yemen yönetimine hem de Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların yeni bir çatışma riskini beraberinde getirdiğini belirtti.
Tol, Husilerin son yıllarda füze ve insansız hava aracı kapasitelerini geliştirdiğini, bunun da Suudi Arabistan karşısındaki konumlarını güçlendirdiğini ifade etti. Suudi Arabistan’ın ise ekonomik dönüşüm hedefleri nedeniyle yeni bir savaştan kaçınmak istediğini söyledi.
- Kadir Topbaş’ın damadına FETÖ/PDY operasyonu
- Akşener MHP’ye seslendi: “Terörle aranıza mesafe koyun”
- ABD ve İngiltere, Yemen’de Husilere saldırı düzenledi
- ABD, 4. kez Yemen’deki Husileri vurdu
- Yemen’de hükümet Husiler’e karşı ayrılıkçılarla anlaşma imzaladı
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
“Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Transatlantik’le karşınızdayız. Washington’da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’la dünyayı konuşacağız. Arkadaşlar merhaba. Bugün Ortadoğu ağırlıklı bir yayın olacak. Ne zamandır pek konuşmadığımız Filistin meselesini bir hatırlayalım istiyorum, özellikle Gazze meselesi ve Hamas’la ilişkiler diyelim. Trump’ın damadı Jared Kushner, Trump’ın Ortadoğu’da en güvendiği isim, değil mi? Birçok yerde Amerikan başkanı adına müzakereler yürütüyor. Hamas’la görüşmüş, niye görüştü, neler çıktı, neler biliyoruz Gönül?
Gönül Tol: Jared Kushner’ın Hamas’ın yeni lideri Halil el-Hayya ile ikinci görüşmesi bu. İlk görüşmesini Ekim 2025’te yapmıştı ve rehine değiş tokuşu müzakerelerinin bir parçası olarak görüşmüştü. Halil el-Hayya Hamas içerisinde önemli bir isim. Özellikle Gazze savaşından sonra örgüt içinde yıldızı parladı, ama 2024’te öldürülen Hamas lideri Yahya Sinvar’a hep çok yakındı, Gazze’de onun yardımcısıydı ve onun ölümünden sonra Hamas’ı kontrol eden 5 kişilik bir ekibin parçasıydı. Temmuz ayından bu yana örgüt, Halil el-Hayya’yı örgütün lideri olarak tanımlıyor. Ama bu ilk görüşme değil, onun altını çizmek lazım. Görüşmeden sonra çıkan birkaç şey var: Bir kere Kushner görüşmeden memnun ve çok pozitif mesajlar veriyor: “30 gün içerisinde silahsızlanma olabilir, 60 gün içerisinde tünelleri kapatılabilir” diyor. Bu arada Jared Kushner, Netanyahu ile de görüştü, pozitif mesajlar verildi. Trump Fox TV‘ye çıktı, orada da benzer pozitif mesajlar verdi, ama biz bunları daha önce duyduk.
Asıl önemli konu, başından beri olan sorunun hâlâ önümüzde durması. İsrail ve Hamas önce kimin hangi adımı atacağı konusunda hâlâ anlaşamıyor. Netanyahu “Hamas tamamen silah bırakmadan İsrail Ordusu Gazze’den çekilmeyecek” diyor. Hamas, İsrail’in çekilmesini ve saldırıların durdurulmasını, silahsızlanmanın ön koşulu ya da en azından bu sürecin bir parçası olarak görüyor. ABD’nin bir mevcut yol haritası var biliyorsun, 30 Temmuz’da açıklandı. Bu yol haritasına göre, Hamas’ın aşamalı olarak silah bırakmasıyla, İsrail’in Gazze’den çekilmesinin paralel ilerlemesini öngörülüyor. Fakat bunun pratikte nasıl olacağı, hangi sırayla yapılacağı hâlâ belirsiz ve en temel sorun da bu aslında. Çözülmesi gereken birkaç mesele var. Birincisi, Hamas’tan bir anda bütün silahlarını bırakmasını, teslim etmesini beklemek gerçekçi değil, bunun aşamalı bir süreç olarak yapılması gerekiyor. O çerçevede, Kuzey İrlanda modeli konuşuluyor. Nedir bu? Siyasî taahhütler hayata geçirilirken, silahlar da uluslararası denetim altında aşamalı olarak kullanım dışı bırakılsın. Yani, silahsızlanma, bu siyasi çözümün başlangıç şartı değil, siyasi süreç ilerledikçe tamamlanan bir süreç olsun diye söyleniyor. Jared Kushner’ın ve Netanyahu’nun açıklamalarına baktığımızda, sanki İsrail Hamas’a saldırmaya devam etsin, askerî operasyonlar devam etsin, ama Hamas bütün ağır silahlarını, her şeyini İsrail’e teslim etsin gibi bir beklenti var. Bu hiç gerçekçi değil.
İkincisi, İsrail’in çekileceğine dair inandırıcı ve karşılıklı bir düzenleme yok. En kritik meselelerden biri bu, İsrail ordusu Gazze’de kalmaya devam ederken, Hamas’ın elindeki en önemli pazarlık konusu bu silahlar. Nasıl Hamas’tan bu silahları bırakmasını bekliyoruz ve aynı zamanda İsrail’in çekileceğine dair güvenilir ve uygulanabilir bir garanti mekanizması da yok. Bu arada Ekim sonunda İsrail’de seçimler var. Netanyahu şöyle ikili bir strateji izliyor: Bir taraftan Jared Kushner’a, Trump’a, “Tamam, ben sizin söylediklerinizi yapacağım” diyor, ama öbür taraftan iç siyasete bambaşka bir mesaj veriyor, ” İsrail kesinlikle Gazze’den çekilmeyecek” diyor. Dolayısıyla, bütün o duyduğumuz pozitif mesajlara rağmen Hamas’ın silah bırakması pek mümkün değil. Silahlanmanın nasıl olacağı konusunda bile bir anlaşmazlık söz konusu.
Bir de tabii Hamas silah bıraktıktan sonra ortaya çıkacak güvenlik boşluğunun nasıl bir mekanizmayla doldurulacağı da net değil. Sonuçta Hamas üyeleri silah bıraktıklarında İsrail’e karşı ya da rakip Filistinli gruplara karşı savunmasız bir durumda kalacaklar. Önerilen bir uluslararası istikrar gücü var, o, tam da bu noktada önem kazanıyor. Çünkü bu istikrar gücüne göre, Hamas’ın silahsızlanması, İsrail’in çekilmesi, Gazze’de yeni bir Filistin yönetiminin kurulması konularında aynı anda ilerleme sağlanması gerekiyor, ama öyle bir oluşum yok. Bir de tabii Hamas’ın yerini doldurabilecek meşru, etkin bir Filistin yönetimi yok. Hamas’ın silahsızlandırılıp Gazze’de yürüttüğü güvenlik ve yönetim işlevlerini yerine koyacak, yerine geçecek bir şey söz konusu değil, bu da bir kaos riski yaratıyor. Tabii bir de Filistinlilere gerçek bir siyasi vizyon sunulmuyor. Tamam, Hamas silah bıraksın da Hamas’ı ortaya çıkaran bir siyasi ve insani konjonktür var. Filistinlilere bir gelecek vadedilmiyor. Bütün bunlar nedeniyle ve İsrail’deki seçimler nedeniyle, şu anda ne kadar pozitif mesaj duyarsak duyalım bana inandırıcı gelmiyor. Ama tabii Kushner’ın Hamas’la görüşmesi önemli, çünkü sonuçta ABD artık Hamas’la doğrudan ve çok üst düzeyde görüşüyor. Sonuçta Hamas Amerika’nın terör örgütleri listesinde. Bu nedenle bile bu başlı başına önemli bir gelişme. Ama dediğim gibi Ekim 2025’te de görüşülmüştü. Fakat bu son görüşmeyi farklı kılan, artık diyalog sadece rehine meselesine odaklanmış durumda değil, aynı zamanda Hamas’ın silahlı yapısının geleceği ve Gazze meselesi konuşuluyor, bunun sembolik bir önemi de var.
İkincisi, Kushner tartışmayı artık “Hamas silah bırakacak mı, bırakmayacak mı?” meselesinden çıkarıp, “Silahlanma süreci nasıl başlatılabilir?” noktasına eviriyor; bu da faydalı bir tartışmayı körüklüyor. Mesele sadece Hamas’ı silah bırakmaya ikna etmek değil, burada İsrail’i de karşılığında adım atmaya ikna etmek ve şu konjonktürde İsrail seçimleri bu kadar yaklaşırken bu mümkün değil. Zaten iki tane çalışma grubu kurdular, Washington’da “Ne zaman bir sorunu çözümsüzlüğe itmek istiyorsan çalışma grubu kur” denir. Şimdi iki tane çalışma grubu kuruldu. Bu da İsrail’de seçimlerden önce bu konuda anlamlı bir gelişme sağlanamayacağını tarafların kabul ettiğinin bir göstergesi.
Ruşen Çakır: Ömer, bu konuyu sana da sorayım ama ek olarak şunu da sorayım: İsrail seçimleri yaklaşıyor ve Netanyahu’nun Erdoğan’ı kampanyasında kullandığını görüyoruz. Mealen “Ben gidersem bunlar kazanır” gibi bir şey söylüyor. Bunu da içimizdeki İsrail uzmanı olarak sana sormuş olayım.
Ömer Taşpınar: Mısır’ın arabuluculuğuyla Hamas ve Amerika’nın görüşmesi önemli bir gelişme. Çünkü ilk defa bu seviyede, Kahire’de Mısır Devlet Başkanı Abdülfettah es-Sisi’nin arabuluculuk yaptığı bir platformda, Mısır’ın devreye girmesiyle, Amerika ile Hamas arasında böyle bir görüşme gerçekleşiyor. İşin bu tarafı önemli. Bir terör örgütü olmasına rağmen Hamas’ın belirli bir meşruiyet kazanması, kameralar önünde -gerçi Hamas liderini kamerada göstermemeye çalıştılar- böyle bir görüşme olmasının başlı başına sembolik değeri var.
İsrail boyutu, Gönül’ün anlattığı gibi son derece zor; adeta “Mission Impossible” durumu var. Çünkü seçim döneminde Netanyahu’nun kabinesi belli. Nitekim dün Kushner ile Netanyahu 4 saat görüştükten sonra “Çok yararlı bir görüşme oldu, hâlâ belirli farklılıklar devam ediyor fakat görüşmeler devam edecek. Çalışma grupları kuruldu” diye İngilizce üç satırlık bir resmî açıklama yaptılar. Bir de bir sayfalık İbranice bir açıklama var. Orada, İsrail iç kamuoyuna ve senin bahsettiğin seçimlere yönelik kısaca “Buradan bir şey çıkmaz. Hamas kesinlikle silahlanma konusunda imkânsız şartlar istiyor, İsrail’in kesinlikle Gazze’den çıkmaya niyeti yok” diyor. Gönül’ün bahsettiği gibi zamanlama, ‘’kim önce yapacak?’’ meseleleri var. Dolayısıyla “Hamas’ın silahsızlanacağına zaten inanmıyoruz” mealinde bir açıklama. Bu önemli çünkü niyeti gösteriyor, siyasi irade yok. Açıkçası, Netanyahu gider de yerine daha ılımlı bir kabine gelirse, orada bir değişiklik olur mu, ondan da emin değilim. Çünkü İsrail kamuoyunda Hamas’ı bir şekilde meşru bir aktör olarak kabul etme, “Gazze’de artık sadece Müslüman Kardeşler olacak, bunlar silahsız bir siyasi parti olarak Gazze’yi yönetecekler” görüşünü kabul edecek bir İsrailli politikacı yok.
İsrail toplumuna baktığımızda da iki devletli çözümü kabul edecek bir toplum yok; bu mesele maalesef artık İsrail kamuoyu gözünde kapanmış durumda. Netanyahu da bunu sonuna kadar sömürüyor. “Hamas olduğu sürece zaten karşımızda bir meşru muhatap olamaz. Filistin cephesi ikiye bölünmüş durumda” diyor. Bırak Gazze’yi, Batı Şeria’da bütün dünyanın meşru olarak gördüğü, Mahmud Abbas’ın başında olduğu El Fetih var; onlarla bile görüşmüyor. Amerika, İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşkelerini, oradaki işgalci yerleşimcileri terörist olarak nitelendirmeye başladı. Şu anda Amerika ile İsrail arasında ciddi bir makas var. Nence en önemli konu bu. Nihayetinde artık öyle bir noktaya gelindi ki, -İran’daki fiyasko da buna eklenmeli- Amerikan Başkan Yardımcısı JD Vance açık açık, İsrail’i hedef tahtasına oturtan, “Onların yöntemleriyle bu savaşlar bitmez, onların yöntemleriyle zaten Amerika zor durumda kalıyor. İsrail’in çıkarlarıyla Amerika’nın çıkarları arasındaki farkları görmeliyiz” anlamına gelen açıklamalar yapıyor. JD Vance 2028’de muhtemelen Cumhuriyetçilerin adayı olacak. İran konusundaki görüşleri de belli. Zaten o nedenle o müzakereleri o yönetti. Gerçi oradan da bir şey çıkmadı ama İran’a daha ılımlı yaklaştığı kesin. İsrail’e ise daha sert yaklaşıyor. Bu, Amerikan toplumunda, Amerikan Cumhuriyetçi Partisi’nde ve tabii ki Demokratların tabanında artık göz ardı edilemez bir gerçek. Amerika’nın İsrail’e bakışı değişiyor. Eskisi gibi ekonomik yardımı, askeri yardımı, şartsız siyasi desteği garanti göremeyeceğimiz bir Amerika manzarası var karşımızda.
İşte bu manzara içinde Kushner, ki kendisi İsrail’i tutan, Trump’ın damadı olmak dışında İsrail’le aileden gelen bağları olan bir kişi. Bu dosya ona verildi. Şu ânda Hamas’la görüşülüyorsa, Amerika’nın, İsrail’in hiç niyeti olmayan bir konuda İsrail’i zorladığını gösteriyor. Ama Amerika’nın İsrail’e gücü yeter mi? “Gazze’den çıkacaksın, senin de belirli yükümlülüklerin olacak” hamlesi sonucunda, Hamas kendi üzerine düşenleri yapsa bile ben İsrail’in bu adımları atacağına inanmıyorum. Amerika’da da bu konuda ciddi bir tepki oluşacak. Kaçınılmaz olarak oraya doğru gidiyoruz. Önümüzdeki dönemde hem İran nedeniyle Cumhuriyetçi Parti içinde hem Gazze nedeniyle Demokrat Parti içinde İsrail’e karşı artan bir öfke var. Bunun meyvelerini, Hamas’la doğrudan konuşulması, Gazze’deki dinamiklere daha farklı yaklaşımlar açısından görüyoruz.
Seçimlere giden bir İsrail var, doğru ve Netanyahu’nun kaybetme riski var. Karşısındaki koalisyon çok farklı görüşlerden bir araya gelen bir koalisyon, ama İsrail halkında bir Netanyahu yorgunluğu, bıkkınlığı var. En önemlisi, Netanyahu’nun hesap vermesini istiyorlar. Sadece yolsuzluk konusunda değil, daha önemlisi ‘’7 Ekim 2023’te biz nasıl bu durumu yaşadık, nasıl oldu da bu istihbarat zafiyetiyle İsrail tarihindeki en büyük fiyasko yaşandı?’’ konularının hesabını vermesini istiyorlar. Halkta böyle bir öfke de var. Netanyahu çok yetenekli, stratejik, taktik açıdan başarılı bir politikacı, belki de yine kurtarabilir, farklı bir koalisyon kurabilir, fakat bu ihtimal giderek zorlaşıyor. Seçimleri kaybetme ihtimali var. Bu ihtimal karşısında da tabii ki bu tür popülist otoriter politikacıların yaptığı şeyi yapıyor: “Ben gidersem Amerika’yla ilişkiler daha da kötüleşecek, ben zor idare ediyorum Trump’ı” diyor. Gerçekten haklı; Amerika-İsrail ilişkileri zor idare edilebilen bir yere geldi. Ama İsrail politikasına baktığımızda, İsrail’de, Amerikan Kongresi’nde aksansız İngilizceyle konuşup, Amerikan halkına seslenebilecek bir politikacı varsa, o hâlâ Netanyahu. Netanyahu Amerika’da eğitim görmüş, aksansız konuşuyor, Amerika’yı çok iyi tanıyor. Trump’la hâlâ belirli bir düzeyde ilişkisi var; diğer alternatiflerin öyle bir özelliği yok. Hem onu kullanıyor ama bir yandan da İsrail’de Trump’a da öfke olduğu için, Trump’la da arasında mesafe varmış gibi davranmaya çalışıyor. Seçim kampanyasını çok zor bir hatta götürüyor. Netanyahu, bir yandan Amerika’ya çok yakın gözükmek istemiyor, çünkü İsrail’de, İran Savaşı’nı doğru dürüst bitirmediği için Amerika’ya karşı bir öfke var. Son derece yersiz bir öfke bence, çünkü bu zaten İsrail’in savaşıydı, Amerika’nın değil. Ama bir yandan da Amerika’ya muhtaç olduklarını da biliyorlar. Amerika olmasa, İran’dan gelen balistik füzelerden onları koruyan o Demir Kubbe, o füze savunma sistemleri olmayacak. Amerika’da bu füze sistemleri azalıyor. Yani ‘’Amerika bizi koruyamaz mı?’’ diye bir korku da var.
Bu ortamda Netanyahu, Türkiye’yi son derece elverişli bir şekilde, biraz da Türkiye’nin yaptığı gibi, çünkü iki liderin, Erdoğan’ın ve Netanyahu’nun paralel politikaları, birbirlerini büyük tehdit olarak gösterme metotları var. Hatırlarsan, bizde şu anda yaşanan Kürt sürecinin, çerçeve yasanın başlangıcında bile, hep bölgede İsrail’den bahsediliyordu. Türkiye açısından İsrail kullanışlı bir hâle geldi. Türk kamuoyu açısından, İsrail’in politikaları gerçekten o kadar saldırganlaştı ki, neredeyse ‘’İran’dan sonra bize saldıracaklar’’ görüşü oluştu. Büyük İsrail Projesi konusunda siyasi nedenlerle edilen bütün sözler, sanki stratejik gerçeklermiş gibi, İsrail bu adımları atacakmış gibi algılandı Türkiye’de. Erdoğan’ın da siyasi nedenlerle Türkiye’deki kamuoyunu biraz galeyana getirmek için kullandığı söylem, İsrail’de hem Netanyahu hem de İsrail basını tarafından, özellikle sahadaki sansasyonel basın tarafından çok ciddiye alınıyor ve sanki Türkiye ikinci bir İran’mış, siyasi İslam’ın bölgede kalan en güçlü kalesi Müslüman Kardeşler’in arkasındaki güç ve bununla da kalmayıp Hamas’ın arkasındaki güç, İran çökerse Hizbullah’ın arkasında olabilecek güç olarak sunuluyor. Bütün bunlar son derece elverişli, kullanışlı. Bana göre çok gerçekçi değil ama siyasetçilerin işi zaten bu tür tehditleri 10’la 20 ile çarpıp halka anlatarak “Ben olmazsam çok kötü durumdasınız” mesajını vermek. Netanyahu bunu başarıyla yapıyor, tıpkı Erdoğan’ın Netanyahu’ya yaptığı gibi, Erdoğan’ı bir öcü haline getiriyor. Bana göre gerçekler farklı bir yerde. Bu iki ülkenin hâlâ çok ciddi ortak çıkarları ve ekonomik çıkarları var ve bu iki ülke birbiriyle kolay kolay savaşa girecek ülkeler değil. Ama Amerika da dahil bütün dünyada, bu konu çok ciddiye alınıyor; sanki Türkiye-İsrail savaşı çok yakında olabilecek bir savaşmış gibi değerlendiriliyor. Bunda tabii ki iki liderin de katkısı var, ikisi de bu yönde açıklamalar yapınca, basın son derece ciddiye alıyor.
Son örneği vereyim: Bundan birkaç ay önce Erdoğan’ın daha önce yaptığı bir konuşma İngiliz basınında yeniden gündeme geldi. The Telegraph gazetesinde “Erdoğan, İsrail’i işgal edebiliriz dedi” diye bir haber çıktı. Erdoğan’ın, yaptığı bir konuşmada, Atina’ya verdiği ültimatomlar gibi, “, Libya’da, Azerbaycan’da yaptığımızı İsrail’de de yaparız” demesi, “Türkiye işgal edebilir” olarak hemen basına manşet oldu ve bu, hem İsrail’de hem dünya basınında müthiş bir galeyan yarattı. Sanki Türkiye İsrail’e yarın savaş açacakmış gibi bir hava yaratıldı. Biz bu hava içinde analiz yapmaya çalışıyoruz.
Ruşen Çakır: Gönül, son olarak biraz Husileri konuşalım. Hep adı geçiyor ama çok fazla bilmiyoruz. İngilizce “proxy” denir değil mi, İran adına savaşıyormuş gibi vekil güç olarak tanımlanıyor, ama etkileri, önemleri giderek artıyor sanki, ne dersin?
Gönül Tol: Evet Ruşen, zaten Husilerin stratejilerinden bir tanesi de bu. Sadece Yemen için mücadele eden bir grup olarak değil, aynı zamanda daha büyük, Amerika ve İsrail’e kafa tutan bir bölgesel grup olarak kendilerini konumlandırmaya çalışıyorlar. Tabii bölgede yeni bir cephe açılması, yeni bir savaş başlaması riski var çünkü Husiler hem Yemen merkezi yönetimine karşı saldırılarını başlattılar hem de Suudi Arabistan’a karşı saldırılar başladı, Suudi Arabistan da yanıt veriyor ve bu, bölgede yeni bir cephe açılması anlamına geliyor.
Son söylemek istediğim şeyi önce söyleyeyim: Bir taraftan ciddi bir yeni bir savaş riski var ama bu, Suudi Arabistan ya da Husiler yeni bir savaş istedikleri için olmayacak muhtemelen. Çünkü baktığımızda 2014-15 ve 2022 yılları arasında Suudiler ve Husiler arasında bir savaş oldu. Ancak Suudi Arabistan, diplomatik olarak imajı zedelendiği için gerçekten bu savaşı bitirmek istedi. Husilerin elinde asimetrik güç var, ekonomik olarak tehdit ediyor. Dolayısıyla Suudi Arabistan ve Husiler arasında yakın zamana kadar bir fiili ateşkes söz konusuydu. Husiler de yeni bir savaş başlatma konusunda aslında çok istekli değiller. Fakat eğer yeni bir savaş başlarsa bu, muhtemelen tarafların caydırıcılık için attığı adımı, diğer tarafın savaş ilanı olarak okumasından kaynaklanacak.
Burada ‘’Husilerin hesabı ne, Husiler ne istiyor, neden şimdi başladı bu ve Suudilerin stratejisi ne?’’ gibi konuları düşünmek gerekiyor. Bir kere, Husiler bu bölgesel konjonktürü bir fırsat penceresi olarak görüyorlar. Bugün kendilerini, Suudi Arabistan’la 2022’ye kadar savaştıkları döneme kıyasla daha güçlü görüyorlar, çünkü yıllar içerisinde hem füze hem İHA kapasitelerini ciddi şekilde geliştirdiler. Kızıldeniz’de gemilere ve İsrail’e yönelik saldırılar gerçekleştirdiler ve bu da onlara önemli bir askeri tecrübe kazandırdı aslında. Bu da tabii Suudilere karşı ellerini güçlendiren bir şey. Bu arada Riyad da burada sıkışmış durumda. Çünkü bir taraftan İran’ın kontrolü var Hürmüz’de. İran Hürmüz’ü kontrol etmeye başladıktan sonra, Suudiler, doğu-batı petrol boru hattını kullanarak petrolü Kızıldeniz’den satmaya başlamıştı. Eğer Husiler şimdi Babülmendep Boğazı üzerinden böyle bir baskı kurarsa, bu, Suudi Arabistan’ı çok daha zorlayacak bir şey. Çünkü geçen gün çıkan bir rapora göre, Suudi Arabistan ekonomisinde bir küçülme söz konusu. Dolayısıyla, Suudiler burada kırılgan bir durumdalar ve Husiler bunu anlıyorlar. Birincisi, Suudilere baskı yaparak Yemen içerisindeki meşruiyetlerini güçlendirmek istiyorlar, ikincisi de Suudilerden ve uluslararası camiadan bir tanınırlık, fiili bir şey elde etmeye çalışıyorlar. O nedenle temmuz ayında yeniden başladı bu çatışmalar.
Riyad ne düşünüyor? Eğer yeni bir savaş çıkarsa, Suudi şehirlerinin, havaalanlarının, sivil altyapının yeniden Husi saldırıların hedefi olacağını biliyor. Ama tabii Husiler açısından bunun bir de Yemen boyutu var. Son dönemde Suudi Arabistan’ın desteklediği Husi karşıtı gruplar, çok daha fazla birlikte hareket etmeye başladılar. Dolayısıyla Husiler kendilerine karşı yeni bir askerî harekât ihtimalini de daha ciddiye alıyorlar ve bunun önünü almak için de böyle bir adım atmış durumdalar. Peki Suudi Arabistan ne hesaplıyor? Dediğim gibi, bence Suudi Arabistan, Yemen Savaşı’na, yeniden o 2022 öncesi döneme girmek istemiyor. Yıllardır zaten bu savaştan çıkmaya uğraştı, Yemen Savaşı hem çok pahalıya mal oldu hem kesin bir askeri sonuç üretmedi. Şimdi Riyad’ın önceliği, mümkün olduğunca ekonomik dönüşüm ve içeride büyük yatırımlar. Bunun için de istikrar gerekiyor. Dediğim gibi, Riyad Husilerin neler yapabileceğini biliyor, sivil altyapıyı, enerji altyapısını vurarak ne kadar Suudi Arabistan’ı zor bir noktaya çekebileceğini biliyor.
Ama Suudi Arabistan açısından şöyle bir durum da var: Bir taraftan da o yeni dinamiğin de farkında. Nedir o yeni dinamik? Yemen içerisindeki Husilerin karşısında duran cephe, bugün, geçmişte olduğundan çok daha birleşik bir cephe. Suudi yetkililer “Biz bu problemi bir askerî hamleyle sonsuza kadar bitirebilir miyiz?” diye tartışıyor. Bir taraftan savaştan çekiniyorlar, ama diğer taraftan da ‘’belki de bu bizim için kritik bir an olabilir’’ tartışması yapılıyor. Böyle bir ikilem içerisinde Suudi Arabistan.
Bir de şunu düşünmek lazım: Bir taraftan, İran Savaşı ile birlikte, Suudi Arabistan dış politikasının, biraz daha agresifleştiğini gördük. Mesela mart ayında İran içerisine saldırılarda bulundu Suudi Arabistan. Aslında 28 Şubat’ta Amerika ve İsrail İran’a saldırdığında, Suudi Arabistan’ın ‘’mümkün olduğu kadar bu çatışmalar bitsin, mesele diplomasiyle çözülsün, biz bu işin içerisine çekilmeyelim’’ gibi bir duruşu vardı dış politikada. Ama aylar içerisinde Suudi Arabistan’da, “Biz ne kadar bu savaşın dışında durmaya çalışırsak, İran bunu o kadar zayıflık olarak görüyor. Bizim bu caydırıcılığı yeniden inşa edebilmemiz için askeri olarak daha agresif bir tutum takınmamız gerekiyor” tartışması başladı. İşte bu nedenle İran içerisinde saldırılar oldu mart ayında, bu nedenle mesela Suudi Arabistan Kızıldeniz’de bir askeri koalisyon kurdu. Eğer Muhammed bin Selman ve etrafındakiler içerisinde böyle bir mantalite söz konusuysa, o zaman Husilere karşı da şöyle bir çıkarımda bulunabilirler: ‘’Eğer biz yanıt vermezsek, eğer biz caydırıcılığı inşa etmezsek, o zaman, bizim bu ekonomik olarak çok sıkışmış olduğumuz noktada Husiler bunu sömürmeye çalışabilir. O nedenle bizim ciddi bir askeri adım atmamız gerekiyor.’’ Böyle bir şey olduğu takdirde yeni bir savaş başlayabilir endişesi içindeyim.
Ruşen Çakır: Ömer, seninle devam edip yayını tamamlayalım. Husiler, vekil güçler… Tabii bu arada diğer vekil güçlerin iyice etkisizleştiği bir ortamda, değeri daha da artıyor değil mi?
Ömer Taşpınar: Tabii. Hamas’ın durumu ortada, silahsızlanmaktan bahsediliyor, büyük oranda etkisiz hâlde. Hizbullah konusunda Lübnan’da ciddi gelişmeler var, fakat orada da eski Hizbullah yok diyebiliriz; hem Lübnan politikaları üzerinde hem bölge politikaları üzerinde etkili olabilecek bir Hizbullah yok. Geriye iki vekil güç kalıyor. Burada İran açısından Husiler’den daha önemli olan, Irak’taki yönetim ve Irak’taki vekil güçler, oradaki Haşdi Şabi gibi oluşumlar. Ama baktığımızda, İran politikası, bir şekilde Lübnan hâline gelmemek. Yani İsrail ve Amerika’nın 6 ayda bir savaş ilan ettikleri, sürekli nükleer santrallere saldırdıkları, sürekli İran’a saldırdıkları bir ‘’Lübnanlaşma’’ durumu yaşamamak ve İran bunun bedelini Amerika’ya çok güzel ödetiyor. Yani Hürmüz üzerinde kurduğu abluka, Amerikan ekonomisi üzerindeki ve siyaseti üzerindeki etki… Şu anda İran, Amerika’da bazı kırsal yerleşim birimlerindeki su sistemlerini bile etkileyecek siber saldırılarda bulunabiliyor. Yani bu savaş hiçbir açıdan Amerika’nın istediği gibi gitmedi, Amerika’nın istediği yerde değiliz. Amerika ve İran “Memorandum of Understanding” denilen bir mutabakat yapmışlardı. Burada herkes buna “Memorandum of Misunderstanding” dedi haklı olarak, çünkü bir sürü konuda aslında mutabık değillerdi; yanlış anlıyorlardı birbirlerini. İki taraf da kendisini galip olarak görüp bu anlaşmaya varmıştı.
Fakat objektif olarak değerlendirmek gerekirse; Trump’ın her gün yaptığı tehditleri, her gün dediği şeyleri bir köşeye koyarsak… Çünkü Trump’ın dünyasında Amerika kazandı. Şu anda Körfez’de en etkili güç. Hatta Hürmüz Amerika’nın elinde. Trump neredeyse “Petrol fiyatları sizin zannettiğiniz kadar da yüksek değil, aslında çok daha ucuz petrol var” diyecek. O kadar rahatça yanlış şeyler söylüyor ki, gerçekle ilişkisi kopmuş durumda. İran’sa bir zafer sarhoşluğu içinde bence. Bunu daha ne kadar götürebilirler bilmiyorum ama rejim, beklemediği kadar başarılı çıktı. Ekonomik açıdan zor durumda olsalar bile, şu anda yaptırımlara rağmen ayakta durmayı başaran, bu savaşa rağmen ayakta kalmış, askeri boyutu güçlenmiş, dini boyutu azalmış bir rejim var. Halk biraz bayrağın arkasında kenetlendi. Yani şu duruma baktığımızda, zaman dahil bütün dinamikler İran’ın lehine işliyor. Husiler de bunlardan bir tanesi. Sadece Hürmüz Körfezi değil, aynı zamanda Babülmendep ve Kızıldeniz üzerinde de etkili. ‘’Eğer siz petrol kaynaklarını oraya aktarırsanız, dünya piyasalarına Kızıldeniz’den ulaşabileceğinizi zannediyorsanız, orayı da kontrol edebiliriz’’ mesajını veren, kendini çok güçlü hisseden bir İran var.
Amerika bütün bu dinamikler içinde ara yerel seçimlere gidiyor. Onu geçen haftaki yayında konuştuk. Normal şartlarda ara seçimlerde Trump’ın ciddi bir hezimet yaşayıp, Demokratların kazanıp hem Kongre’de hem de Senato’da çok daha güçlenmeleri, hatta iki tarafı da ele geçirmeleri gerekirken, bakalım Demokratlar bunu yapabilecek mi? Benim bir gözüm hep bu İran Savaşı’nın Amerikan iç politikası üzerindeki etkisinde. Enflasyon ve dış politikadaki genel başarısızlık nedeniyle, bunlar Trump’ın hanesine son derece negatif yazılıyor.
Ruşen Çakır: Evet arkadaşlar, noktayı koyalım. Atladığımız önemli bir şey yok herhalde. Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’a çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler, haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.”








