Zor günlerden değil, zoru başardık; ama stresli ve sıkıntılı günlerden geçiyoruz. Bir yanımız karınca kadar azimli, diğer yanımız güvercin kadar tedirgin. Adına ister terörsüz Türkiye deyin ister barış süreci fark etmez; Türkiye için ne anlama geldiğinin ve ne büyük bir potansiyel arz ettiğinin idrakinde olan pek az kişinin ve zümrenin olması gerçekten çok üzücü. Halbuki; aşmamız halinde her anlamda büyüyeceğimiz, düşmemiz halinde ise her anlamda küçüleceğimiz bir tarihi eşikteyiz. Dönülmez akşamın ufkundayız.
1071, 1240, 1354, 1683 ve daha niceleri; kimisi olumlu kimisi olumsuz, tarihin kırılma anları. Yakın tarihimiz açısından ise bu anlar 1923 ve 1925. 23 olumlu, 25 ise olumsuz olarak tarihe damgasını vurmuş; geçtiğimiz yüz yıl Kemalist paradigma üzerinden şekillenmiştir. Ve bu paradigma, 2024-2025 yıllarında gerçekleşen iki büyük çıkışla son bulmuştur. Lakin yerine yenisini koyma hususunda gösterilen yersiz ve gereksiz direnç, Türkiye’ye, Türkiye yüzyılına zarar vermektedir. Meselemiz, Türkiye’yi kimin yöneteceği değildir; meselemiz, Türkiye’nin nasıl yönetileceğidir.
Günlerimiz umutsuz değil; ama gecelerimiz uykusuz. Türk milleti ve Türkiye hukuka hasret. Tedhiş dönemi bitmesine rağmen maalesef tahkir dönemi bir türlü bitmedi. Kemalist paradigma noktalanmasına rağmen, Öcalan’ın paradigması bir türlü hayata geçirilemedi. Görülmekte ki devlet ricali ile devrin ricali arasında makas var. Devlet ile hükümet senkronize hareket edemiyor. Devletin derin kanadı Öcalan’ın paradigmasına dümeni kırmışken, devletin sığ kanadı buna direnç gösteriyor. Derin tarafın cesareti hakikate dayanmasından, sığ tarafın ürkekliği ise menfaat peşinde koşmasından.
Bahçeli-Öcalan ikilisi fırtınada dağ gibi durdular, duruyorlar. Lakin fırtınayı atlatmak için Erdoğan’a ihtiyaç var. İdare etmek ile liderlik etmek, geçiştirmek ile çözümlemek aynı şeyler değildir. Vakit kalmamıştır. Bahaneler tükenmiştir. Pusulası Likud olanlar baltayı taşa vurmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan, şahsında temerküz ettirilen gücün hakkını vermeli, barışa mührünü basmalıdır. Erdoğan; pundunu bulmaya çalışmamalı, otoritesini kullanma cesareti göstermelidir. Masayı deviren yok, masayı tutan çok. Ama masanın başı masada yok. Fark yaratması gereken kişinin farkındalığı yok. Çıkarcı iyiliğin de kimseye faydası yok.

Bu sebeplerle; farklı tarihlerde ve defaatle ifade ettiğim bazı hususları, daha derli toplu bir şekilde bir kez daha ifade etme zarureti hasıl olmuştur. Zira zarûrât-ı hamse artık bir kesim için değil her kesim için tehdit altındadır. Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan gibi tarihe imzasını atmalıdır. 22 Ekim karşılığını 27 Şubat’ta buldu. 27 Şubat ise karşılığını hala daha bulamadı. Bahçeli-Öcalan ikilisi birbirlerini tahkim ederek, coğrafyamız kan ve ateşle yoğrulurken Türkiye’yi sağ salim bugünlere getirdiler. İki keskin kanat, iki büyük asabiye; Bahçeli ile Öcalan, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) Türkiye’nin birlik ve beraberliği için söylenmesi gereken her şeyi söylediler, atılması gereken her adımı attılar.
Dünün “Kuyruklu Kürt’ü” bugün “Kürt kardeşim” olduysa eğer, bunda PKK ve Öcalan’ın payı büyük. Bunu inkâr etmek boşuna. Zira Kürtler her şeyin farkında. Hakikat bu. Ve hakikatten korkmamıza gerek yok. PKK’nın günahı çokmuş. Evet çok. Ama devletin günahı kadar değil. PKK zulmetmiş. Evet etti. Ama devletin ettiği kadar değil. Devletin kendini örgüt seviyesine ve hatta daha aşağısına indirmesi kabul edilemez. 1921’de karşılıklı olarak ahdettik. Sonrasında ahde vefa etmeyen bizdik. Lakin Atatürk ve arkadaşlarının anlaşılabilir sebepleri vardı. Yargılamamak lazım dedik. Dünden dersler çıkarıp yarınları inşa etmek gerek dedik.
İktidar, PKK’yı bahane ederek süreci sulandırmayı bırakmalı. Yasal olan ile meşru olan aynı olmayabilir. Bu vaziyet, meşruiyete halel getirmez. Öcalan da PKK da meşrudur. Yapılması gereken, meşru olanın yasal sınırlar içine alınmasıdır. Hukuka merhaba demeden silahlara elveda demenin hiç kimseye faydası yoktur. Ankara, tarihin ve siyasetin hakkını vermelidir. TSK ile PKK artık karşı karşıya değil yan yanadır. TSK ile PKK’nın namluları artık aynı yöne dönmüştür. Hal bu iken ve Orta Doğu yangın yerine dönmüşken PKK’ya silah bırak demek, kendi ayağına sıkmaktır. PKK artık TSK’nın bir nevi serhat gücüdür. Şimdi değil, ancak vakti zamanı geldiğinde Türkiye onu geri çekmelidir.

Tahkir dönemi bitmediği için kara propaganda devam ediyor. Her kesimin, devletler veya örgütler ya da partiler fark etmez; radikalleri vardır ve olacaktır. Lakin su-i misaller emsal olamaz. Şahsı maneviler yok sayılamaz. Hakikat ise değişmez. Devlet aygıtının propaganda dili bu zamana kadar hep nefreti ve savaşı tahkim etti. Bu değişmeden olmaz. Kriminalize etmek isteyen demagojiye dur demeliyiz. Öcalan da PKK’lılar da Anadolu çocukları, Türkiye’nin evlatları. Bununla yüzleşmemiz gerekiyor. Onları muhatap almalı, onlarla konuşmalı ve onlarla müzakere etmeliyiz. Zira onlar tarihin bu kırılma anında, geçmişte yaşanan tüm acılara rağmen Türkiye’den yana oldular. 1000 yıllık kardeşliği 100 yıllık kavgaya kurban etmediler. Kendilerine uzatılan eli sıktılar. Ve şunu unutmamalıyız; Türkiye yüzyılı, ancak ve ancak Kürtlerin de devleti olan bir Türkiye ile mümkün.
Ne demişti şair Hasan Hüseyin;
“Himalayaların tepesine tırmanmak güç
Ama mümkün
Okyanusu aşmak da güç
Ama mümkün”
Evet; çağ açıp çağ kapatmak da güç, ama mümkün. İdealizmi olmayan realizm ahlaksızlık, realizmi olmayan idealizm lafazanlıktır derler; Kemalizm’in ezikliğini ve edilgenliğini geride bırakmanın vakti geldi. Bir amaca ulaşmak, hedefi ondan daha ileriye koymakla mümkün. 1789’da başlayan ulus devletler çağını, demokratik ulus ile bitirmek mümkün. Demokratik ulus ise hukuk ile mümkün. Türk-Kürt birlikteliği ile Türkiye’nin tüm bunları başarması mümkün. Demokrasi münafıklarına, hukuk mürailerine, barış müzevirlerine pabuç bırakmamak lazım. Hukuk olmadan yurtta sulh ne mümkün; hukuk olmadan ayağa kalkması Sakarya’nın ne mümkün.
Türkiye kolay kurulmadı. Kolay kolay da kimse yıkamaz. Kimler azmetti, kimler bir araya geldi de başaramadı. Ama böylesi kötürüm halde yaşamak da bize yakışmıyor. Yarım kaldı kuruluş 1923’de, tamamlamak gerekmez mi? Daralttık çatıyı 1925’de, genişletmek gerekmez mi? Kürtler olmadan, Kürtçe olmadan bu mümkün değil. Meşru olanı yasallaştırmadan da Kürtlerle yol yürümek mümkün değil. Kürdistan İşçi Partisi Türkiye’nin güçlerinden biri, Öcalan da Türkiye’nin liderlerinden biri. Madem terörsüz Türkiye dedik, madem Türkiye yüzyılı dedik; iddiaların hakkını vermek gerek. Aculluğa hacet yok; elbette teenni gerek. Ama amel etmek de gerek.
Erdoğan CHP deyip duruyor, yanlış yere odaklanıyor. Hadi yanındaki dalkavukları anladım; ailesinden kimse de mi görmüyor, söylemiyor ona gerçekleri. Süreç Erdoğan için hala buzdolabında. Hala daha taşın altına eline koymadı. Erdoğan daha önce damdan düştü; bundan dolayı da her kesim onun bu pasif hallerini mazur gördü. Lakin temkinin de tedbirin de endazesi kaçtı, işin ucu korkuya yanaştı. Erdoğan’ın artık anlaması lazım; hukuk, siyaseten en çok ona lazım. Rakibi İmamoğlu veya bir başkası değil; rakibi kendisi. Erdoğan; ya kendini yenerek yenilenecek ve bir dönem daha diyecek, ya da kendine yenilerek eskiyecek ve artık tamam diyecek. Mayıs ayı bayram ayı; bayramın ayı barışın da ayı olmalı.














