Önder Özden yazdı: Ve Erdoğan Kılıçdaroğlu’na yenildi 

CHP’nin son kurultayının iptaline ilişkin mahkeme kararı, ardından parti genel merkezine yönelik polis müdahalesi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden partinin başına geçirilmesi kuşkusuz birçok farklı şekilde yorumlanacak. Zaten yorumlanıyor da. Bu ana çıkan birçok yol, birçok kesişen yorum ve olan biteni anlamlandırmanın farklı biçimleri var. Kimileri bunda karamsarlık için sebepler görecek, kimileri ise hâlâ umutlu olmak için nedenler bulunduğunu söyleyecek. Muhtemelen ikisi de aynı anda doğru.

Bu metin de o yorumlardan yalnızca biri. Tarih hakkında nihai bir hüküm verme iddiası taşımıyor. Sadece sonucu henüz kimsenin tam olarak göremediği bir sürecin kenarına düşülen bir dipnot olmaya çalışıyor. Ama artık görmezden gelinmesi giderek imkânsızlaşan bir şey var: Kemal Kılıçdaroğlu, derin bir ironiyle, sonunda Erdoğan’ı yenmiş ya da Erdoğan kendi eliyle Kılıçdaroğlu’na yenilmiş gibi görünüyor.

Erdoğan ve Kılıçdaroğlu
Önder Özden yazdı: Ve Erdoğan Kılıçdaroğlu’na yenildi 

Özgür Özel’e karşı değil. Erdoğan’a karşı.

İlk bakışta bu durum garip görülebilir elbette. Sonuçta Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a karşı birçok seçim kaybetti; özellikle de son cumhurbaşkanlığı seçimini. O yenilginin etkileri hâlâ sürüyor. Sandıklar kapandıktan sonra bitmeyen bir hayal kırıklığıydı bu; toplumun üzerine çöken kalıcı bir yorgunluk gibiydi. Birçok insan için yıllarca biriktirilmiş umudun çöküşü anlamına geliyordu.

Ama şimdi, bunca yıl sonra, Kılıçdaroğlu tam da o seçimi kaybederek, Erdoğan’ın siyasi olarak onsuz yapamayacağı bir figüre dönüştü anlaşılan.

Erdoğan’ın muhtaç olduğu rakip

Asıl dikkat edilmesi gereken nokta burada kanımca. Eğer Erdoğan gerçekten Kılıçdaroğlu’nu siyasi ve toplumsal olarak yenmiş olsaydı, bugün mahkeme kararlarına, polis müdahalelerine ya da yargı mühendisliğine ihtiyaç duyulmazdı. Seçimler yeterli olurdu. Siyasal meşruiyet yeterli olurdu. Toplumsal rıza yeterli olurdu.

Ama belli ki olmadı.

Kılıçdaroğlu bugün muhalefet partisinin koltuğuna demokratik bir rekabetle değil, yargı eliyle geri getiriliyor. Ve bunu herkes biliyor – tıpkı tekrar edilen 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde inanmamızı istedikleri “çünkü çaldılar” gibi garip bir kampanya. Bilmezden gelenler de biliyor. Dosyanın kendisi zayıf, açık biçimde siyasi ve demokratik hukuk açısından savunulması oldukça güç. Fakat burada önemli olan yalnızca kararın adaletsizliği değil; bu zorunluluğun neyi açığa çıkardığı.

Çünkü bu durum bir bağımlılığı gösteriyor.

Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Muhalefetin başında onun bulunmasına ihtiyaç duyduğunu. Rejimin, en azından bugünkü haliyle, o koltukta Kılıçdaroğlu olmadan kendisini siyasi olarak sürdürebileceğine artık inanmadığını gösteriyor. Erdoğan bu anlamda kendisini Kılıçdaroğlu’na bağlamış durumda. Kendi yargı mekanizmalarıyla, kendi müdahale araçlarıyla bu bağımlılığı herkesin gözü önünde ilan etmiş oldu.

Hatta bu şartlar altında bir seçim olursa Erdoğan’a verilecek her oyun, Kılıçdaroğlu’na yazılacağını söylemek pek de abartı sayılmaz.

Ve fakat bu durum siyasal yenilginin anlamını değiştiriyor.

Çünkü bir iktidar artık yalnızca seçimlerle kazanabileceğine güvenmiyorsa, muhalefeti mahkemeler ve polis baskısıyla şekillendirmeye ihtiyaç duyuyorsa, orada zaten temel bir şey kırılmış demektir. Bir dönem etkili biçimde işleyen siyasal yöntem kendi sınırlarını açığa çıkarmaya başlar.

İnkârın son kullanma tarihi

Yıllardır Türkiye’de iktidarın siyasal stratejisi belirli mekanizmalar üzerine kuruluydu: Troll ağları, propaganda kampanyaları, sistematik karalama faaliyetleri, sosyal medya üzerinden kamuoyunun manipülasyonu ve muhalifler üzerinde kurulan yargı baskısı. Gazeteciler, siyasetçiler, aktivistler, öğrenciler ve sıradan yurttaşlar bu yapının nasıl işlediğini fazlasıyla öğrendi. Soruşturma, gözaltı ya da hapis tehdidi siyasetin atmosferinin doğal bir parçası hâline geldi.

Bu mekanizma hâlâ varlığını sürdürüyor. Trolller hâlâ orada. Propagandacılar hâlâ aktif. İftiralar dolaşımda olmaya devam ediyor. Mahkemeler hâlâ siyasi araçlar olarak kullanılıyor. Bunların hiçbiri ortadan kalkmış değil.

Ama başka bir şey değişti: artık maske düşüyor. Kimse “çünkü çaldılar” saçmalığına dönüp bakmıyor.

Bir zamanlar uzun anlatılarla gizlenmeye çalışılan şeyler artık neredeyse çıplak biçimde görünüyor. İktidarla yargı süreçleri arasındaki ayrım inkâr edilemeyecek kadar görünür hâle geldi. Ancak gözlerini ve kulaklarını bilinçli biçimde kapatan biri hâlâ bu süreçlerin bağımsız ya da demokratik işlediğine kendisini inandırabilir.

Belki de bu yüzden yaşananlar, sonucu ne olursa olsun, tarihsel bir önem taşıyor. Çünkü rejim kendisini korumaya çalışırken aynı zamanda kendisini daha açık biçimde görünür kılmış oldu. Kendi meşruiyet dilinin bir kısmını üzerinden attı. Bir zamanlar kurumsal hukuk görüntüsünün arkasında saklanan şey artık çok daha doğrudan biçimde ortaya çıkıyor.

Bu, sistemin yarın çökeceği anlamına gelmiyor elbette. Siyasal sistemler, çelişkileri herkes tarafından fark edildikten sonra bile uzun süre ayakta kalabilirler. Ama görünürlük başlı başına önemli. Bir şey toplumsal bilinçte inkâr edilemez hâle geldiğinde, siyasetin zemini değişmeye başlar.

Aynı yağmurun altında

Bununla birlikte, bütün bunların içinden başka bir siyasal gerçeklik de yükseliyor gibi görünüyor. Bu gerçeklik dün ortaya çıkmadı. Zaten vardı; farklı toplumsal deneyimlerin içinde dağınık hâlde bulunuyordu. Ama şimdi o parçalar giderek daha görünür bir bütünlük içinde birleşmeye başlıyor.

CHP Genel Merkezi’ne yönelik polis müdahalesinden sonra Özgür Özel’in yanındaki binlerce insanla yağmur altında Meclis’e doğru yürüdüğü görüntüler bile tek başına çok şey anlatıyor. Burada mesele yalnızca dar anlamıyla bir siyasal direniş değil. Daha geniş bir şey var: yalanlardan ve propagandadan duyulan ahlaki yorgunluk, adaletsizliğe karşı öfke, özgürlük ve onur talepleri, aynı zamanda ekonomik krizle giderek derinleşen hınç.

CHP Genel Merkezi'ne polis müdahalesi: Özgür Özel Meclis'e yürüyor
Önder Özden yazdı: Ve Erdoğan Kılıçdaroğlu’na yenildi 

Önceki yıllarda çoğu zaman birbirinden ayrı duran bu unsurlar şimdi aynı yerde buluşuyor gibi görünüyor. Ve bu oldukça önem arz ediyor başlı başına.

Çünkü siyasal hareketler yalnızca örgütlenme ya da liderlik sayesinde tarihsel önem kazanmazlar. Bazen farklı mağduriyet biçimleri birbirini tanımaya başladığında tarihsel bir ağırlık kazanırlar. Tek başına ekonomik öfke yetmez. Tek başına ahlaki tepki yetmez. Tek başına demokratik talepler de yetmez. Ama bütün bunlar birbirinin içine geçmeye başladığında, insanlar yaşadıkları şeylerin ortak olduğunu fark ettiğinde, siyasetin karakteri değişir.

Belki de bugün yaşananlar tam olarak bunu işaret ediyor.

Yağmur altında birlikte yürüyen insanlar artık yalnızca bir parti içi mücadeleyi ya da muhalefet krizini temsil etmiyor. Aynı anda ahlaki, siyasi ve ekonomik taleplerin ortak bir dile dönüşmeye başladığı toplumsal bir ruh hâlini temsil ediyorlar.

Çizgiler yağmurda belirginleşiyor

Elbette bunların hiçbiri kimse için kesin bir zafer anlamına gelmiyor. Peri masalının içinde yaşamıyoruz; sonunda iyilerin mutlaka kazandığı bir dünyada değiliz. Siyasal gerçeklik bundan çok daha sert elbette. Otoriter sistemler yalnızca ahlaken teşhir oldukları için ortadan kaybolmazlar.

Ama çizgiler netleştiğinde yine de bir şey değişir.

Bugün giderek daha görünür hâle gelen şey, insanların bu süreç boyunca ahlaki ve siyasi olarak birbirlerinden ayrışmaya başlaması. Kimin adaletsizliği normalleştirdiği, kimin buna itiraz ettiği artık daha somut biçimde ortaya çıkıyor.

Ve bu da önemli bir hikâye anlatıyor.

Belki yarının siyasi mücadelesini kimin kazanacağı hakkında değil, ama gelecekte tarihin bu dönemi nasıl hatırlayacağı hakkında.

Çünkü bazen siyasal sistemler, kendilerini korumaya çalışırken istemeden kendileri hakkında daha dürüst hâle gelirler. Güç, kendisini sürdürmeye çalışırken kendi zayıflığını açığa vurur. Kılıçdaroğlu’nun yargı müdahalesiyle yeniden göreve getirilme girişimi de belki ileride tam olarak böyle bir an olarak hatırlanacak.

Her şeyi çözdüğü için değil. Demokratik dönüşümü garanti ettiği için değil. Ama sistemin, muhalefeti yukarıdan şekillendirme ihtiyacına ne kadar bağımlı hâle geldiğini açık ve tartışmasız biçimde ortaya koyduğu için.

Gerisi ise her zamanki gibi tarihin meselesi.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.