“Cerxa Şoreşê”ye, Kürtlerin “Çav Bella”sı diyebilirsiniz.
“Çav Bella” diye bilinen “Bella Ciao” (Elveda Güzelim), gelmiş geçmiş en meşhur sosyalist-devrimci marştır. II. Dünya Savaşı yıllarında faşist yönetime, sonra Alman işgaline karşı direnen İtalyan partizanlarının sembolü haline gelmiştir. Hemen her dilde yerel versiyonları ile, devrimci şiddeti benimseyen sol-sosyalist-komünist hareketlerin kült olarak benimsediği “Çav Bella”sı mutlaka vardır. Benim favorim Farsçası.
Marşın bestesi çok güçlüdür, bir halk şarkısından alınmadır, devrimci sözler bu besteye giydirilmiştir. Marş, ajitasyon amaçlı, pastoral duygularla yüklü, ölümü kutsayan, dayanışmayı teşvik eden sözlerden ve uygun adım yürümeye uygun vurgulu besteden oluşur. “Partizan” arkadaşına “Sen gömmelisin ellerinle beni/ Ellerinle toprağıma” diye seslenir. Sonra o toprakta kızıl bir çiçek açacak, partizanın ve özgürlüğün sembolü olarak hatırlanacaktır.
“Devrim Çarkı” anlamına gelen Cerxa Şoreşê şarkısının sözleri de Bella Ciao’yu andırıyor. Türkçesi şöyle devam ediyor: “Yaşam tohumlarını serptiler, meydanlarda yeşerdi/ Sümbüller kök saldılar, partizanların sesleriyle/ Dağların kalbinden rüzgarların dalgalarını yürüttüler/ Ayağa kalkıp, Kürdistan’a yaşam verdiler, zindanların duvarlarından.”
Cerxa Şoreşê, Bella Ciao gibi gerilla romantizmi adı verilen devrimci türde hamaseti besliyor. PKK’lılar dağ yollarında bu şarkının nakaratlarını tekrarlayarak birbirlerinden güç almış olmalılar. Gece ayazda, A 47’nin soğuk kundağına yanağını yapıştırarak uyuyan Kürt genci, rüyasında marşta geçen dağ sümbüllerini görmüş olmalı.
Taziye çadırları
Cerxa Şoreşê şimdi, DEM’in ön safta yer aldığı, sivil Kürt örgütlerinin organize ettiği taziye çadırlarının önünde söyleniyor. “Şehîd namirin” (Şehitler ölmez), “Her şehîdek felsefeyek e”(Her şehit bir felsefedir), “Şehîdên me rûmeta me ye” (Şehitlerimiz onurumuzdur) sloganları bu marşa eşlik ediyor. Gerçi sadece bu marşlar söylenmiyor, Kur’an ve Mevlîd de okunuyor.
Kürt siyasetinin bugünlerde yoğunlaştığı konu işte bu taziye çadırları. Konu yavaş yavaş Süreç karşıtlarının da gündemine giriyor. Acılar ve siyaset arasındaki çok hassas, çok ince bir köprünün üzerindeyiz.
Münfesih PKK’nın önemli isimlerinden Murat Karayılan, 50 yıl zarfında Kürtlerin toplam kaybının 25 bin 922 kişi olduğunu söyledi. İstatistikler biriken acıyı açıklamaz, yine de bu rakam her Kürt evine veya yakınına ateşten bir parçanın düştüğünü anlatmak için yeterli. Taziye çadırlarının arkasında bu acılar duruyor.
Türkiye’nin Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerinde kurulan taziye çadırlarından maksat geçmişte kalan acıların paylaşılması; geride kalanların evladının veya kardeşinin hatırasının yad edilmesi ile sınırlı değil. Çözüm sürecinin geldiği aşamada siyasî mesajlar veriliyor, ortak bir bilinç ve ruh inşa ediliyor. Galiba biraz da gelinen aşamayı yetersiz gören ve eleştiren Kürtlerin gazı alınıyor. Sonuçta siyaset acılara karışıyor.
Sebahat Tuncel bu taziyelerden birinde “Şehitlerimize vereceğimiz en temel söz onların mücadelesini sürdürmek ve demokratik, eşit, özgür bir yaşamı inşa etmektir” diyor. İmralı sekreteryasından, temsil kabiliyeti yüksek Veysi Aktaş, Cizre’de benzer sözleri söylüyor. Tülay Hatimoğulları, İstanbul’da açılan taziye çadırında, geçmişten bugüne intikal eden acılar arasında bir umut köprüsü kuruyor. “Bugün toprağa düşen her bir canımız devrimci, yurtsever, sosyalist mücadelenin ve Kürt halkının mücadelesinin birer neferi olarak toprağa umut ekti, umudu büyüttü. Bu umut ki Irak’ta, İran’da, Suriye’de, Rojava’da ve Türkiye’de sadece umutları büyütmedi, umutlar gerçeğe dönüşmeye başladı” diyor, sonra da konuyu, sürecin gerçekler dünyasına, “Artık somut kazanım zamanı” diyerek bağlıyor.
Paylaşılan acıları ve hatıraları derin bir parantez içine alıp söyleyelim: Taziye çadırlarının, çerçeve yasa ile sürecin geldiği aşamada, Kürt siyasetinin kendi tabanına karşı yürüttüğü bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğu anlaşılıyor. Bu faaliyet, DEM’e yönelik içeriden eleştirilere karşı iki mesaj taşıyor: Birincisi, “sürecin geldiği aşama Kürtler için büyük bir kazanımdır”. İkincisi, “yenilmedik, mücadelemiz sürecek”.
Konu kapalı devre, Kürt siyasetinin kendi iç dengeleriyle alakalı görünüyor; ancak, sahnenin seyircileri arasında sadece Kürt kamuoyu bulunmuyor. Dişleri sıkılı vaziyette olan biteni izleyenler var. Açılan kapı iki tarafın acılarının yarıştırılacağı tüketici, hatta Süreci baltalayacak bir mecraya doğru gidebilir. “Şehitlik” kavramı üzerinden başlayan tartışma işaretlerden sadece biri.
İliklenecek bir yığın düğme var. Taziye çadırları, vardığımız aşamada yanlış bir düğme.
Kürt siyaseti zamanlama ve üslup hatası yapıyor.
Sürecin evreleri
Vardığımız aşama, öncekilerle mukayese edilirse büyük bir başarı; ancak, henüz işin başındayız. Çerçeve yasadan beklenenlerin gerçekleşmesi en az altı ayı alacak. Cezaevlerindekilerin çıkması, dağdakilerin inmesi, yurtdışındaki siyasî elitlerin meşrû zeminde Kürt siyasetinde yerlerini alması, kısaca normalleşme ilk evreyi oluşturacak. Bu evre tamamlandığı zaman Türkiye’de siyasî yelpaze yeniden tanımlanacak, dengeler yeniden oluşacak, siyasî dil yeniden kurgulanacak. Beklenti, Kürt siyasetinin topyekûn Türkiye siyasetine entegre olması. Öcalan’ın “demokratik entegrasyon” adını verdiği sürecin ilk aşaması. Bu evre aynı zamanda Kürt siyasetinin çoğullaşmasını, farklı seslerin duyulmasını da getirecek.
İkinci aşama, Kürtlerin dil konusu başta olmak üzere eşit ve onurlu vatandaşlık taleplerinin anayasal tartışmalarda hâkim yerini alması ile kendini gösterecek. Anayasal tartışmalar, ancak iklimin yumuşaması ile yapıcı bir dile evrilebilir, ezberler ancak bu iklim ile bozulabilir. Tersine başka dertlerin maskesi olarak sertleşebilir.
Üçüncü aşama pürüzlerin giderilmesi, karşılıklı güvenin oluşması ve kazanımların yapıştırıcı bir tutkal gibi hükmünü icra etmesiyle kendini gösterecek. Meşhur bir sözdür: Millet olmak, her gün tekrarlanan bir referandumdur. Ortaya, üzerine saraylar inşa edeceğimiz bir sonuç çıkmayacak, bir irade gösterisi, dinamik ve yaratıcı bir uyum ile yolumuza devam edeceğiz. Birlikte çözeceğimiz, çözdükçe karşılıklı olarak maddi ve manevi anlamda zenginleşeceğimiz çok sorun var.
Arada bir yığın provokasyon olacak. Pire için yorgan yakanlarla, sinekten yağ çıkarmaya kalkanların kavgalarını şaşkınlıkla izleyeceğiz. Kavgamız da barışmamız da eksik olmayacak.
Dağdan inenler, ergenlik dönemindeki gençleri uzun uzun anlattıkları hatıralarla bezdirecek. İşsiz kalan militanların, İzmir’de, İstanbul’da araba camları silmekten bıkıp illegal işlere başladıklarına dair şehir efsaneleri yayılacak. Belki de 80’lerin ortasında tasfiye edilen Kürt mafyası geri dönecek.
Önümüzdeki yol dikensiz bir gül bahçesi değil. Her aşamada itidalle çözmemiz gereken bir yığın sorunla karşılaşacağız. Birden parlayan, ortalığı yakıp yıkan provokasyonlar hep duygusal yükü ağır meselelerden beslenir.
Şeytan, avukatına “Bir çare bul, şu süreci baltala” deseydi, sizce şeytanın avukatı bize ne derdi?
Kürt siyasetçilerin taziye çadırları programına bir de bu gözle bakması lâzım. Bilhassa bir zamanlama ve üslup meselesi olarak.
Nureddin Zengi ve Selahaddin’in minberi
Tarih boşuna yaşanmadı. Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyubi’nin ortak idealini hatırlayalım.
Nureddin Zengi, Haçlılara karşı askeri gayrete getirmek için 1168’de kündekâri stili sanat harikası olan bir minber yaptırır ve seferlerde bu minberi bir devenin sırtında ordunun en ön safında taşıtır. Maksat bu minberi Mescid-i Aksa’ya yerleştirme ideali ile askere moral vermektir. Bu ideali gerçekleştirmek Selahaddin Eyyubî’ye nasip olur. Kudüs alındıktan sonra minber Mescid-i Aksa’ya yerleştirilir. Selahaddin’in getirip yerleştirdiği bu minber 1969’da bir Yahudi fanatiğin çıkardığı yangına kadar ait olduğu yerde kalır.
Merak edip fikir sahibi olmak isteyenler, Konya’da Alaaddin Camii’nde bulunan hemen hemen aynı tarihlerde muhtemelen aynı ustaya yaptırılan minberi görebilir.
Kudüs, Nureddin Zengi’den devraldığı devlet ile Selahaddin Eyyubî’nin ağırlıklı olarak Türk ve Kürtlerden oluşan ordusunun, Hıttin’de Haçlıları yenmesi ile geri alınmıştır. İşin ilginç tarafı, Kudüs’ün alındığı tarihin, Kürtlerle Türkler arasında on yıla yayılan ve binlerce insanın ölmesine sebep olan bir kan davasının tam ortasına denk gelmesidir. O kadar ki Kerek kuşatmasında Türkler ve Kürtler düşmanı bırakıp kendi aralarında kavgaya tutuşmuştur. Olayın sebebi siyasî değildir, sadece kitleselleşen bir kan davasıdır.
Kürtler ve Türkler, birbirleriyle sudan sebeplerle kavga etmesini de barışıp ortak idealler peşinde koşmasını da iyi biliyor. Tarihsel gerçekliği romantize etmenin gereği yok. Bugün de inişlerimiz ve çıkışlarımız olacak.
Çözümün dili
Türk tarafında şu dil veya üslup dediğimiz sorunun niteliği çok farklı. 1980’lerin sonundan itibaren devlet katında Kürtlere karşı çok incitici-yaralayıcı bir dil seferber edildi. Toplumda PKK düşmanlığı üzerinden inşa edilen Kürt karşıtlığı bu dilin eseridir. Şimdi devlet tersini yapmaya hazırlanıyor. Öyle ki bu konu milli eğitimin müfredatına bile sokuldu. Gerçi resmî müfredata konu olan her şey tersine etki yaratıyor, ama bu sefer devlet katında bir irade değişikliği olarak yorumlanacağı için çok fazla sorun teşkil etmeyecektir. Düşmanlığı yaratan devlet idi, sona erdirmesi biraz zaman alsa da çok zor olmayacaktır. Provokasyon olarak ortaya çıkan şu İzmit’teki sarı torba hikâyesi, örgütlü olduğu için benzerleri de kolay sindirilir.
Kürtlerin işi o kadar kolay değil. Acılarını yeteri kadar yaşayamamış bir toplumun umut dolu barış ortamına hemen intikal etmesi ve yapıcı bir dil ile geçmişe sünger çekmesi elbette kolay değil. PKK’lıların cenazelerini taşıyan belediye araçlarının bile soruşturulduğu günleri hatırlayın. Yine de barış umudu her şeyi çözecek sürükleyici güce sahip.
Ortak ölçülerimiz sağlam: Hukuk, demokrasi, refah ve güvenlik.
Sonunda gelip her şey bu aşamada bir dil ve üslup meselesine dayanıyor.
Öcalan, Kürtlerin idealleri için yeni bir istikamet çizdi. 50 yıl önce işe Marksist-Leninist teori ve jargon ile başlayan bir siyaset çizgisinin zaman içinde değişmesi, çoğulcu bir yelpazeye evrilmesi beklenmeli. Kastettiğim yapıcı, uzlaşmacı, başka dünyalarla diyalog kurabilen bir dil. Ajitasyon veya hamasetin zamanı değil.
Böyle bir dilin, öncelikle duyguları sömürmekten, acılar üzerine politika inşa etmekten vazgeçmesi lâzım. Bugün, Diyarbakır Trabzonspor’u misafir edecek. Kendilerine yakışır bir ev sahipliği yapacaklarından ve bu maçın tek başına çözüm iklimini yumuşatmaya önemli katkıda bulunacağından en küçük kuşkum yok.
Taziye çadırları provokasyona açık yanlış bir program, yeri ve zamanı değil. Cerxa Şoreşê de Kürt gençleri için Çav Bella gibi nostaljik bir hatıra olarak kalmalı.














