İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, “Tuzak bir soru: Barış mı, demokrasi mi?” başlıklı yayınında devam eden çözüm sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunurken barış ve demokrasi tartışmasının birbirine karşıt şekilde kurulmasını eleştirdi. Çakır, çözüm sürecinin desteklenmesinin Türkiye’deki antidemokratik uygulamaların eleştirilmesine engel olmadığını söyledi.
Gazeteci Ruşen Çakır, sosyal medyada kendisini çözüm sürecini desteklediği için eleştiren yaklaşımlara tepki gösterdi. Deniz Göktaş’ın tahliye edildikten sonra yeniden tutuklanması, Manifest’in menajeri Tolga Akış’ın tutuklanması ve Ekrem İmamoğlu’nun yaptırılmayan savunmasının kitaplaştırılmasının engellenmesi gibi gelişmeleri hatırlatan Çakır, Medyascope’un bu konularda eleştirel yayın çizgisini sürdürdüğünü belirtti.
Çakır, devlet ile PKK ve Abdullah Öcalan arasında yürütülen sürece destek vermenin devlete ya da Öcalan’a güvenmek anlamına gelmediğini söyledi. “Barışı istemek yani silahların susmasını istemek sizi devlet yanlısı ya da Öcalancı, Apocu yapmaz” diyen Çakır, Türkiye’nin yaklaşık 50 yıllık çatışma deneyiminin ağır bedeller doğurduğunu vurguladı.

“Barışla demokrasiyi birbirine kırdırmak çok yanlış”
Çakır, çatışmanın Türkiye’de otoriter rejimin inşası, hukuk devletinden uzaklaşılması, demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması ve belediyelere kayyum atanması gibi birçok gelişmede kullanıldığını söyledi.
“Demokrasi olmadan barış nasıl olur” yaklaşımının, barış sürecinin Türkiye’deki otoriterliği güçlendireceği varsayımına dayandığını belirten Çakır, bunun kendisine “çok zorlama” geldiğini söyledi. “Barışla demokrasiyi birbirine kırdırma çok yanlış geliyor” diyen Çakır, süreci destekleyenlerin aynı zamanda iktidarın antidemokratik uygulamalarını eleştirebileceğini ifade etti.
Çakır ayrıca sürecin tek aktörlü olmadığını, Abdullah Öcalan ve Kürt hareketinin süreçte önemli bir rolü bulunduğunu söyledi. Kürtlerin geçmiş yıllarda CHP’ye verdikleri desteğe rağmen çeşitli dönemlerde hayal kırıklığı yaşadığını hatırlatan Çakır, Kürtlerin yıllardır bekledikleri barış için siyasi iktidarla birlikte hareket etmesini kabul edilemez bulan bazı aydın ve sol çevrelerin denklemi yanlış kurduğunu savundu.
Ruşen Çakır’dan “Erdoğan kuyrukçuluğu” eleştirisi
Çakır, çözüm sürecini destekleyen herkesin aynı motivasyonla hareket etmediğini de belirtti.
Bazı kişilerin sürece destek vermesinin, iktidarın politikalarıyla aynı çizgide oldukları anlamına gelmediğini söyleyen Çakır, “Onlar süreci desteklemiyorlar. Onlar her zaman yaptıkları gibi Tayyip Erdoğan kuyrukçuluğu yapıyorlar” ifadelerini kullandı.
Mehdi Zana’yı andı
Çakır yayınında ayrıca 1977’de Diyarbakır Belediye Başkanı seçilen ve uzun yıllar cezaevinde kalan Mehdi Zana’nın hayatını anlattı.
Zana’nın Diyarbakır’da düzenlenen cenaze töreniyle toprağa verildiğini belirten Çakır, eşi Leyla Zana’nın da önümüzdeki dönemde yeniden daha fazla öne çıkabileceğini söyledi.
Çakır, Mehdi Zana’nın yanı sıra Fatsa Belediye Başkanı Fikri Sönmez’i de andı ve iki ismin kendi dönemlerinde özgürlük ve demokrasi arayışının sembolleri olduğunu ifade etti.
- Çerçeve yasa Meclis’ten geçti: Yasada neler var, kimler yararlanacak?
- İşte çerçeve yasa teklifinin tam metni
Deşfireyi hazırlayan: Gülden Özdemir
“Merhaba, iyi günler, iyi haftalar ve tabii ki iyi sabahlar.
Şimdi size sosyal medyadan bir paylaşım okuyacağım: ‘Deniz Göktaş’a tahliye/tutuklama, Manifest’in yaratıcısı/menejeri Tolga Akiş’e tutuklama, ‘Ekrem İmamoğlu’nun yaptırılmayan savunmasının kitabına dağıtılmadan toplatma: Barış, kardeşlik, demokrasi, süreç coşkusu bünyeleri sarmış durumda’ Bunu yazan Aydın Selcen. Aydın’ı biliyorsunuz, Medyascope‘un ilk yıllarından itibaren bize çok katkıda bulunmuş, eski bir diplomat, emekli bir diplomat. Fakat Aydın, süreç başladıktan bir süre sonra yaşadığımız bir tartışmanın ardından Medyascope‘a katkı vermeyi durdurdu. Öyle söyleyelim. Çünkü süreci savunduk başından itibaren. Medyascope olarak da böyle bir pozisyonumuz oldu. Ben de yayınlarımda, yazılarımda bunu söyledim. Bu duruşu bütün sorunlara rağmen korumaya çalıştık. Ama şimdi Aydın’ın burada söylediği mesela ‘‘Deniz Göktaş’a tahliye/tutuklama’’ haberini de ilk Medyascope yaptı. Tolga Akiş’in tutuklanmasını Medyascope haberleştirdi. Ekrem İmamoğlu’nun yapılamayan savunması üzerine ben önceki gün başlı başına bir yayın yaptım, ‘‘Hani Ekrem İmamoğlu unutulmuştu!’’ diye. Yine bilenler bilir, 19 Mart sürecinden itibaren nasıl bir pozisyon aldığımız, daha sonra butlandan sonra nasıl bir pozisyon aldığımız da ortada.
En azından çok basit bir örnek, ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasında ‘Ekrem İmamoğlu mucizesi’’ başlıklı yayın yaptığı için yargılanan bir gazeteciyim. Dolayısıyla ortada böyle bir sorun var. O sorun da şu. Siz pekâlâ Türkiye’deki bütün antidemokratik uygulamaları eleştirip, hukuk devletinin olmamasını sürekli gündemde tutup aynı zamanda devletle PKK arasında, Öcalan arasında yürüyen sürece destek de olabilirsiniz. Oradan bir umut duygusu yakalayabilirsiniz. Bu sizin orada devlete ya da Öcalan’a güveniyor ya da onları destekliyor olmanız değil. Şu ya da bu şekilde iki çatışan güç bir şekilde anlaşmak aşamasına varmışlar ve bu aşamada da bayağı bir yol katedilmiş. Onu görüyorsunuz. Ve sonra da sürekli bütün kötümserliklere rağmen birçok adım atıldı.
Burada barışı istemek yani silahların susmasını istemek sizi devlet yanlısı ya da Öcalancı, Apocu yapmaz. Burada 50 yılı, diyelim ki yaklaşık 50 yılı yaşamış bir ülkeden bahsediyoruz. Ben şahıs olarak bunu yaşadım. Bu acıya, herkesin acısına ve bu olayın, bu çatışmanın Türkiye’ye ne ağır bedeller ödettiğine bizzat tanıklık etmiş insanlarız. Ve şunu da çok iyi biliyoruz ki bu çatışma, bu devletin diliyle terör olgusu Türkiye’nin önünün kesilmesinde, özellikle de otoriter rejimin inşasında, hukuk devletinden çıkılmasında, demokratik hak ve özgürlüklerin lağvedilmesinde, belediyelere diyelim ki kayyum atanmasında, şunda bunda hepsinde, en son Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçimi kaybetmesinde bir numaralı silah haline geldi ve siz bu olayın devre dışı kalması durumunda bambaşka bir yere gidebilecek bir ülkeye sahip olabilirsiniz. Tabii ki burada aktörlere güvenmeyebilirsiniz. Herkesin farklı farklı gerekçelerle bu aktörlere güvenmemesi diye bir olay var ve saygı duymak gerekir. Ama olayın kendisi artık bir yerden sonra aktörleri de aşan bir hal alabiliyor. Şu anda her iki tarafın da artık istese de geri dönemeyeceği bir noktadayız sanki. Yine tabii ki hep bir yarım kalma ihtimali var.
Dolayısıyla, ‘Demokrasi olmadan barış nasıl olur?’ önermesi; yani ‘Siz barış diyorsunuz ama bu sizin barış dediğiniz olay Türkiye’deki otoriterliği pekiştirecek’ önermesi bana çok zorlama geliyor. Barışla demokrasiyi birbirine kırdırma çok yanlış geliyor. Ve bu süreçte şunu gördüm, 19 ay, 20 ay oldu, çok önem verdiğim birçok insandan farklı yerlere savrulduk ki bu ilk defa olmuyor. Benzer birçok olayda, son dönemde artık böyle her şey birbirine karışabiliyor ve hiç hazzetmediğim birtakım insanlarla aynı şeyi savunuyor görünüyoruz ama aynı şeyi savunmuyoruz. Mesela çok basit; geçen Berk Esen’e sırf sürece karşı çıktığı için ‘uyduruk akademisyen’ diyen Cüneyt Özdemir gerçekten Türkiye’de barışın gelmesini mi istiyor? Hayır. Çünkü nihayet Erdoğan da topa girdi. Devletin böyle bir kararı var. Devlete aykırı olmamak için her zaman olduğu gibi her devrin adamı pozunu alıyor, o tutumu alıyor ve onunla aynı pozisyonda görünüyor olmak benim canımı sıkıyor. Herhalde o da benzer duyguları karşılıklı olarak düşünüyordur.
Öyle çok isim var ki, bir bakıyorsunuz düne kadar Kürt adı duyduğu zaman tüyleri diken diken olan, Suriye’de Halep’te başlayan gelişmelerde nasıl Kürt düşmanı olduklarını kanıtlamış olan isimler devlet istedi diye, ‘Erdoğan da buna demek ki razıymış’ diye barış istiyormuş gibi, süreci destekliyormuş gibi olabiliyorlar. Değil aslında. Onlar başka bir şey yapıyor. Onların duruşu sivil bir duruş değil, resmî bir duruş ve görevleri gereği diyelim. Aldıkları pozisyon gereği bunu yapıyorlar. Öte yanda, çok az sayıda insan — tabii ki Kürt hareketinin destekçilerini, ona angaje olan kesimleri ayırıyorum — çok az sayıdaki insan buradaki, bu süreçteki PKK, Öcalan faktörünü çok önemsiz görüyorlar. Benim belki de bir kısım insanla en büyük ayrıcalığım, bu sürecin tek aktörlü bir süreç olmadığını düşünmem ve burada Öcalan ve Kürt hareketi faktörünün de çok önemli olduğuna inanmam. Ve bu nedenle de çok sayıda Türk milliyetçisinden ve Kürt milliyetçisinden eleştiri de alıyorum, saldırı da alıyorum ama çok da umrumda değil.
Bunca yıl izlediğimiz ve belli bir mesafeyle izlediğimiz bir harekete, Kürt hareketi ve Öcalan’a sempati duymak gibi bir şey söz konusu değil. Burada önemli olan, tarafların Türkiye’yi nereye götürebileceği konusunda birtakım akıl yürütmeler. Ama en çok, benim burada en çok güvendiğim husus, toplum ve özellikle de Kürtler. Kürtler yaşadıkları bu süreç içerisinde geliştirdikleri politizasyonla, sorumluluk bilinciyle yaşanabilecek ve yaşanmasını umduğumuz barışın üzerine Türkiye’ye demokrasinin gelmesi için bence çok ciddi bir çaba sürdürecekler. Dolayısıyla bugünden onlara barış getirmenin dışında aynı zamanda, hatta öncelikle demokrasiyi getirme gibi bir yük yüklemek bana çok hakkaniyetli gelmiyor.
Bakın, bunu birkaç kez söyledim. Tekrar tekrar söylemekte yarar var. 2019’dan bu yana diyelim, hatta daha öncesi var ama esas olarak 2019’dan bu yana Kürtler, Kürt hareketi CHP’yi destekledi. Çok açık. 2019’da, 2023 cumhurbaşkanlığı seçiminde ve sonra Kılıçdaroğlu tarafından ikinci tur öncesinde alenen satıldılar. Ona rağmen yine bir kısmı, önemli bir kısmı yine ikinci turda Kılıçdaroğlu’na oy verdi. 2024’te belediye seçimlerinde özellikle büyük kentlerde CHP’nin elde ettiği oylarda çok ciddi katkıları oldu. Ama o dönem Ekrem İmamoğlu-Özgür Özel ikilisi Kürt düşmanı olduğu tescilli olan Bolu, Afyon, Aydın belediye başkanlarını aday göstermekten hiç de geri kalmadılar. Yani bir yanda Kürtlerle kent uzlaşması yaparken bir yanda da Kürt düşmanlığı üzerinden siyaset yapmaya kalkan bu isimleri gösterdiler. Ve sonra bunlardan iki tanesi biliyorsunuz AKP’ye geçti. Bir tanesi de hem yolsuzluk suçlamaları hem başka şeylerle tutuklandı. Şimdi onların o kadar sürede Türkiye’nin demokratikleşmesi ya da Erdoğan iktidarından kurtulması için çaba sarf eden Kürtlerin yıllarca bekledikleri barışın gerçekleşmesi uğruna siyasi iktidarla birlikte bir şeyler yapıyor olmasını kabul edilemez bulan geniş bir kesim var. Özellikle aydın olarak tanımlanabilecek, sol olarak tanımlanabilecek kişiler bence denklemi yanlış kuruyorlar ve özellikle Kürtlerin bunca yıl yaşadıklarını tam olarak ya görmüyorlar ya görmek istemiyorlar. Sempatik bakmasınlar ama bir empati geliştirme konusunda çok bocalıyorlar.
Bugün siz Türkiye’de hem çözüm sürecini destekleyip hem de yaşanan her türlü antidemokratik uygulamayı sonuna kadar risk alarak eleştirebilirsiniz. Eleştirmeniz de gerekir. Sadece birisine destek verip ötekisine göz kapamak son derece yanlış bir tutum olur. Öte yandan şunu da vurgulamak lazım, bir not olarak son olarak onu düşeyim; bu Türkiye’deki otoriter rejimin yapıp ettikleri karşısında ses çıkaran ya da eleştiri getiren kişilerin bir kısmı özellikle bu konuda sahada, gerçek hayatta bir şeyler yapma konusunda nedense geri duruyorlar. Onu da bir not olarak düşmek lazım.
Evet, başa dönelim. Aydın benim çok sevdiğim bir arkadaşım ama ben süreci destekliyorum diye bana kızıyor. Bana gönül koydu diyelim. Hadi öyle diyelim. Ama öte yanda hayatta hiç hazzetmediğim — birisinin ismini verdim, başka çok isim var — birçok kişi, hatta yakalasalar beni bir kaşık suda boğacak, Medyascope‘un kapanması için ellerinden geleni ardına koymayacak bazı insanlar, özellikle medya dünyasında diyelim, sözüm ona süreci destekliyorlar. Onların süreci desteklemesine bakıp, bunu bir şey olarak koyup, ‘‘İşte bakın bunlarla aynı şeyi destekliyorsunuz’’ diyenler yanlış yapıyorlar. Onlar süreci desteklemiyorlar. Onlar her zaman yaptıkları gibi Tayyip Erdoğan kuyrukçuluğu yapıyorlar. Süreci destekleyenler, gerçekten destekleyenler kendi halindeki insanlar, vatandaşlar ve özellikle Kürtler.
Evet, Kürtler bugün üzgünler. Çünkü Kürt hareketinde çok sembol bir isim olan Mehdi Zana’yı kaybettiler. Mehdi Zana 1977’de bağımsız olarak Diyarbakır belediye başkanı seçilmişti. Türkiye İşçi Partiliydi. Onun Diyarbakır’da belediye başkan seçildiği tarihleri hatırlıyorum. Bizim de ilk solculuk dönemlerimizdi ve çok mutlu olmuştuk. Özellikle Diyarbakır’da olmasından ayrı bir mutluluk duymuştuk ama hayatı hapislerde geçti. Çileler çekti. Çok çileler çekti. Yıllarca hapis yattı. Sonra sürgüne gitti. Bir süredir, yanılmıyorsam 20 yıldır falan Türkiye’de yaşıyor ama hastaydı. En son Diyarbakır’a gittiğimde kendisinin sağlık durumunun kötü olduğunu öğrenmiştim, ailesinden öğrenmiştim ve dün kendisi çok büyük geniş katılımlı, Diyarbakır halkının katıldığı bir törenle toprağa verildi ve tabii ki eşi Leyla Zana burada en önde. İşte burada mezarına çiçek koyarken görüyorsunuz. Şu da bir realite tabii; Mehdi Bey sürgündeyken, Türkiye’de yokken Leyla Zana Türkiye’de çok öne çıktı. Kürt hareketinin en sembol isimlerinden birisi oldu. Ve hâlâ öyle ama o da bir süredir özellikle siyasetten geri durmaya çalışıyor. Fakat önümüzdeki süreçte Leyla Zana’nın daha fazla öne çıkma ihtimali olduğunu da bir yere not edelim.
Mehdi Zana bir terziydi, terziymiş zamanında belediye başkanı olmadan önce. Aynı tarihlerde Fatsa’da da bir terzi vardı: Fikri Sönmez. O da Devrimci Yol hareketi içerisinde yer alan birisiydi. O da belediye başkanıydı. Bu terziler o tarihlerde Türkiye’de birisi kuzeyde birisi Güneydoğu’da Türkiye’de özgürlük arayışının, demokrasi arayışının sembolleri olmuştu. Bu vesileyle Fikri Sönmez’i de hayırla rahmetle analım. Kendisiyle tanışma imkanım olmadı ama hep uzaktan çok sevip takdir ettiğim Mehdi Zana’ya da rahmet diliyorum. Sevenlerinin, yakınlarının ve tüm Kürtlerin başı sağ olsun. Tüm Türkiye’nin aslında başı sağ olsun.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.“








